Sağlık Bilimleri Enstitüsü Tez Koleksiyonu

Bu koleksiyon için kalıcı URI

Güncel Gönderiler

Listeleniyor 1 - 20 / 584
  • Öğe
    18-65 yaş arası erişkinlerde akıllı telefon bağımlılığı ileyalnızlık ilişkisinin araştırılması
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Birler, Büşra Çiçek; Demirbaş, Nur
    Amaç: Günümüzde teknolojinin gelişmesiyle birlikte akıllı telefonlar yalnızca iletişim aracı olmaktan çıkmış; bireylerin bilgiye ulaşma, sosyalleşme, eğlenme ve gündelik yaşamlarını organize etme süreçlerinin merkezinde yer alan çok işlevli cihazlara dönüşmüştür. Bu dönüşüm toplumda akıllı telefon kullanımını yaygınlaştırmıştır ve akıllı telefon bağımlılığı, sorunlu akıllı telefon kullanımı gibi psikososyal sorunlar ortaya çıkmıştır. Akıllı telefonların aşırı ve sık kullanımı bireylerin yüz yüze iletişimden uzaklaşmasına, sosyal ilişkilerinin zayıflamasına, zamanla yalnızlık duygusunun oluşmasına zemin hazırlayabilmektedir. Bu çalışmada, yetişkin bireylerin (18-65 yaş) akıllı telefon bağımlılığı düzeyinin yalnızlık üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı nitelikteki bu çalışmanın evrenini 18-65 yaş arasındaki yetişkinler oluşturdu. Araştırmacılar tarafından literatür doğrultusunda oluşturulan anket formunda; sosyodemografik bilgiler, bireylerin akıllı telefon kullanımı, akıllı telefon kullanımı nedeniyle günlük rutinlerinin etkilenme durumlarını sorgulayan sorular, Akıllı Telefon Bağımlılığı Ölçeği-Kısa Formu (ATBÖ-KF) ve UCLA Yalnızlık Ölçeği Kısa Formu yer almaktaydı. 2025 Şubat-Mart tarih aralığında oluşturulan anket formu Google Forms ile online olarak uygulandı. Veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences for Windows) programı kullanılarak analiz edildi. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya katılan 403 katılımcının yaş ortalaması 35,61±11,70 (min=18, maks=65) yıl idi. Katılımcıların %59,3’ü (n=239) kadın, %56,3’ü (n=227) evli ve %81,1’i (n=327) üniversite/yüksekokul eğitim düzeyine sahipti. Çalışmaya katılanların algıladıkları stres düzeyi sorgulandığında %42,7’si (n=172) orta düzeyde olarak belirtti, depresyon şüphesi olan katılımcı oranı %50,9 (n=205) idi. Katılımcıların günlük ortalama telefon kullanım süresi 4,02±2,33 saatti (min=1, maks=15). Çalışmaya katılanların akıllı telefon kullanma amacı sorusuna en çok verilen cevap %77,9 (n=313) ile sosyal paylaşım siteleri (Facebook, Instagram vb.) idi. Bekar olan katılımcıların ATBÖ-KF (29,00±11,09) ve UCLA-KF toplam puanları 13,01±4,70), evli olanlardan daha yüksekti (sırasıyla p=0,000, p=0,002). Öğrenim durumu yüksekokul/üniversite olanların ATBÖ-KF puanı (27,12±10,64), öğrenim durumu lise (22,93±10,54) olanlara göre yüksekti (p=0,026). Algıladıkları stres düzeyi yüksek olan katılımcıların ATBÖ-KF (28,39±11,31) ve UCLA-KF puanı (13,08±4,69), stres düzeyi düşük olanlardan yüksekti (p=0,000). Depresyon şüphesi olan katılımcıların ATBÖ-KF (28,66±10,46) ve UCLA-KF (13,08±4,61) puanı, depresyon şüphesi olmayanların ATBÖ-KF (23,84±10,40) ve UCLA-KF (11,41±3,76) puanından yüksekti (sırasıyla p=0,000, p=0,000). Telefon kullanım süresi ile ATBÖ-KF toplam puanı arasında orta düzeyde anlamlı bir ilişki mevcuttu (r=0,336, p=0,000). Cinsiyet, en uzun yaşanan yer, çalışma durumu, aile yapısı, gelir durumu, obezite durumu, sigara kullanımı ile akıllı telefon bağımlılığı veya yalnızlık arasında anlamlı bir ilişkinin olmadığı görüldü. Telefonu yanında yokken huzursuzluk hissetmeyenlerin ATBÖ-KF puanı (21,36±9,30), huzursuzluk hissedenlere (28,23±10,84) göre düşüktü (p=0,000). Telefon kullanımı nedeniyle sosyal ilişkilerin veya performansının etkilendiğini düşünenlerin ATBÖ-KF (30,20±12,91) ve UCLA-KF (13,14±4,49) puanı, etkilenmediğini düşünenlerin ATBÖ-KF (23,63±9,02) ve UCLA-KF (11,72±4,14) puanına göre yüksekti (p=0,000, p=0,012). Telefonun sosyal ilişkilere zarar vermediğini düşünenlerin (21,53±7,87) ATBÖ-KF puanı, bazen zarar verdiğini düşünenlere (29,54±10,74) göre düşüktü (p=0,006). ATBÖ-KF ile UCLA-KF arasında pozitif yönde düşük düzeyde anlamlı korelasyon tespit edildi (r=0,208, p<0,001). Sonuç: Cinsiyet farkının, çalışma durumunun, gelir durumunun ve aile yapısının akıllı telefon bağımlılığını ve yalnızlık durumunu etkilemediği görüldü. Artmış stres düzeyi ve depresyon şüphesi, akıllı telefon bağımlılığı düzeyini ve yalnızlık hissini artırıyordu. Akıllı telefon bağımlılığı düzeyi yüksek olan ve yalnız hisseden bireylerin iş/sınıf performansı düşüktü ve sosyal ilişkileri zarar görmüştü. Akıllı telefonların uzun süreli ve kontrolsüz kullanımının bireylerin sosyal ilişkilerini ve psikolojik iyi oluşlarını olumsuz yönde etkilemişti. Bu nedenle, bireylerin farkındalıklarının artırılması, akıllı telefon kullanımına ilişkin sağlıklı alışkanlıkların kazandırılması ve aile hekimliği birimleri aracılığıyla akıllı telefon bağımlığı ile ilgili koruyucu ruh sağlığı hizmetlerinin yaygınlaştırılması önemlidir.
  • Öğe
    Büyüme farklılaşma faktörü 15(GDF15)'in yaygın değişken immün yetmezlik(CVID) hastalarında tanısal değerinin ve otoimmünite belirteci olarak kullanılabilirliğinin araştırılması
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Karatopuk, Gönül; Çölkesen, Fatih
    Amaç: Yaygın Değişken İmmün Yetmezlik (CVID) tekrarlayan enfeksiyonlar, malignite, otoimmünite gibi heterojen klinik tablolarla prezente olabilen bir hastalıktır. Otoimmün komplikasyonlar CVID hastalarının büyük çoğunluğuna eşlik etmektedir. Büyüme farklılaşma faktörü 15 (GDF15), TGF-β süper ailesine ait bir sitokindir. Hipoksi, doku hasarı, inflamasyon, miyokardiyal iskemi ve malignite gibi çeşitli hücresel stres faktörlerine yanıt olarak ekspresyonu artan GDF15’in, psöriyazis, romatoid artrit, multiple skleroz (MS), tip 1 diyabetes mellitus (tip 1 DM) gibi çeşitli hastalıklardaki rolü incelenmiştir. Mevcut çalışmada CVID hastalarında GDF15’in tanısal değeri ve otoimmünite için biyobelirteç olarak kullanılabilirliğini değerlendirmek amaçlanmıştır. Otoimmün komplikasyonların erken tespiti ile klinik yönetimin kolaylaşması, hastaların yaşam kalitesi ve süresinin uzatılması ile sağlık maliyetlerinin azaltılması hedeflenmiştir. Yöntem: Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi, Erişkin İmmünoloji ve Alerji kliniğinde Nisan 2024 ile Mayıs 2025 tarihleri arasında takipli olan 18-70 yaş aralığındaki 80 CVID hastası ve 40 kişilik kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. CVID hastaları otoimmün hastalık bulunanlar ve bulunmayanlar olarak iki gruba ayrıldı. CVID hasta grubu ve kontrol grubu arasında serum GDF15 düzeyleri karşılaştırıldı. Ayrıca GDF15’in, CVID tanısını koymada kullanılabilirliği ve CVID hastalarında otoimmünite belirteci olarak kullanılabilirliği araştırıldı. Bulgular: CVID hastalarının %52,5(n=42)’inde otoimmün hastalık bulunmaktaydı. CVID(+) otoimmün hastalığı olanların %61,9(n=26)’u, CVID(+) otoimmün hastalığı olmayanların %55,3(n=21)’ü, kontrol grubunun ise %52,5(n=21)’i kadın cinsiyetti. CVID otoimmün hastalığı bulunan kişilerin yaş ortalaması 38,2±13,6 , CVID otoimmün hastalığı bulunmayan kişilerin yaş ortalaması 39,6±13,1 , kontrol grubunun yaş ortalaması 39,1±3,8 idi ve aralarında istatiksel açıdan anlamlı fark yoktu (p=0,701). CVID(+) otoimmün hastalığı olan grubun GDF15 değerleri, otoimmün hastalığı olmayan CVID hastaları ve kontrol grubunun GDF15 değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olarak tespit edilmiştir (p<0,001; GDF15 değerleri sırasıyla 2205, 1526 ve 1083 pg/ml). CVID hastalığı tanısında biyobelirteç olarak GDF15 düzeyleri için AUC (eğri altında alan) değeri 0,769, % 95 güven aralığı 0,687-0,852, kesim noktası 1651 pg/ml ve istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,001’dir. Sensivitesi % 52,5, spesifitesi % 87,5’dir. Pozitif prediktif değeri %89,36; negatif prediktif değeri %52,04’tür. CVID hastalarında otoimmünite belirteci olarak GDF15 düzeyleri için ROC analizinde AUC (eğri altında alan) değeri 0,683, % 95 güven aralığı 0,581-0,785, kesim noktası 1564 pg/ml ve istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,001’dir. Sensitivitesi % 67,9, spesifitesi % 64,3’dir. Multivariate lojistik regresyon analiz sonuçlarına göre serum GDF15 değeri normalden yüksek olan CVID hastalarında, normal veya düşük olan CVID hastalarına göre otoimmünite gelişme riskinin yaklaşık 5 kat arttığı gösterilmiştir (OR:5,164, %95 güven aralığı 1,386-19,241, p=0,014). Sonuç: Mevcut çalışmamızın sonuçları değerlendirildiğinde serum GDF15 düzeyi, CVID hasta grubunu sağlıklı bireylerden ayırmada ve CVID hasta grubunda otoimmün komplikasyonları öngörmede yardımcı bir biyobelirteç olabilir. Ancak GDF15’in CVID hasta gruplarındaki rolünü inceleyen, tedavi hedefi olarak kullanılabilirliğinin araştırılacağı daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
  • Öğe
    Diyabetik hastalarda ultrasonagrafi ile ölçülen arterial kan akımının radial arter kateterizasyonuna etkisi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Taşpınar, Harun; Tavlan, Aybars
    Amaç: Ultrasonografi rehberliğinde radial arter kateterizasyonu, invaziv monitörizasyon açısından kritik öneme sahiptir. Diyabetik hastalarda makrovasküler ve mikrovasküler komplikasyonlara bağlı değişiklikler ve anestezi tipinin hemodinamik etkileri, kanülasyon başarısını etkileyebilir. Bu çalışmada, elektif cerrahi geçirecek diyabetik hastalarda lokal anestezi ve genel anestezi altında radial arter çapı ile kan akım hızlarının (PSV ve EDV) ölçülerek, bu parametrelerin kateterizasyon başarısına, işlem süresine ve cilt perforasyon sayısına etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntem: Çalışmaya 40’ar kişilik iki gruba ayrılan toplam 80 diyabetik hasta dahil edildi. Lokal anestezi grubunda ölçümler işlem öncesi, genel anestezi grubunda ise indüksiyon sonrası yapıldı. Hastaların demografik verileri kaydedildi. Ultrason eşliğinde radial arterin sistolik ve diyastolik çapları ile pik sistolik ve end-diyastolik akım hızları kaydedildi. Ardından, aynı anestezist tarafından kateterizasyon gerçekleştirildi. Kateterizasyon süresi, cilt perforasyon sayısı ve işlem başarısı değerlendirildi. Bulgular: Genel anestezi grubunda PSV ve EDV değerleri lokal anestezi grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Radial arter çaplarında gruplar arası anlamlı fark saptanmadı. Ancak radial arter çapındaki artışın kanülasyon süresini anlamlı derecede azalttığı görüldü. İlk geçiş başarısı genel grupta %70, lokal grupta %85 idi; fakat bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Lojistik regresyon analizinde PSV, ilk geçiş başarısını bağımsız olarak öngörmede anlamlı bulundu. Ayrıca çoklu lineer regresyon analizinde vücut kitle endeksi (VKİ) arttıkça kanülasyon süresinin uzadığı, PSV ve sistolik çap arttıkça ise sürenin anlamlı olarak azaldığı görüldü. Sonuç: Bu çalışma, anestezi yönteminin özellikle radial arterin hemodinamik özellikleri üzerinde belirgin bir etkisi olduğunu ortaya koymuştur. Genel anestezi uygulanan grupta, PSV ve EDV değerleri, lokal anestezi grubuna göre anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. Diyabetik hastalardaki disregüle nitrik oksit salınımı nedeniyle sistolik ve diyastolik arter çapları açısından gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. Regresyon analizleri, artan PSV ve sistolik arter çapının kateterizasyon süresini anlamlı şekilde kısalttığını göstermiştir. Ayrıca, PSV değişkeni, ilk geçiş başarısını öngören tek bağımsız ve anlamlı faktör olarak belirlenmiştir. Öte yandan, diyabetik hastalarda artmış vücut kitle indeksine sahip hastalarda ilk giriş başarısı daha düşük bulunmuş, artan subkutan yağ dokusunun ultrason görüntülemesini güçleştirdiği ve işlemi zorlaştırdığı görülmüştür. Bu bulgular, diyabetik hastalarda ultrason ile yapılan ölçümlerin hasta kliniği ile birleştirildiğinde işlem başarısını artırabileceğinin önemini vurgulamaktadır.
  • Öğe
    Kronik hepatit B ve hepatit C hastalarında IL-28B gen polimorfizmi ve serum IL-28B düzeyi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Çamdere, Hüma; Özdemir, Mehmet
    Amaç: Hepatit B virüs (HBV) ve hepatit C virüs (HCV) enfeksiyonları, dünya genelinde siroz ve hepatoselüler karsinom (HCC) gelişiminin en önemli nedenlerinden olup, ciddi bir halk sağlığı sorunu oluşturmaktadır. Konağın genetik yapısı ve immün yanıtı bu enfeksiyonların seyrinde belirleyici rol oynamaktadır. Tip III interferon ailesinin bir üyesi olan İnterlökin-28B (IL-28B), antiviral savunmada görev alır ve HCV enfeksiyonunun klinik seyrini etkilediği bilinmektedir. Bu çalışmada, IL-28B geninde tek nükleotid polimorfizmleri (SNP) ile serum IL-28B düzeylerinin HBV ve HCV enfeksiyonlarının klinik seyri üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya, kronik HBV enfeksiyonlu 80 hasta (yüksek/düşük viral yüklü alt gruplar), kronik HCV enfeksiyonlu 40 hasta, HBV’ye bağışıklık kazanmış 40 kişi ve 40 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Gen polimorfizmleri Real-Time PCR (RT-PCR) yöntemiyle, serum IL-28B düzeyleri ise ELISA yöntemiyle belirlenmiştir. Veriler, gruplar arası ve grup içi karşılaştırmalarda ki-kare ve Mann-Whitney U testleri ile analiz edilmiştir. Bulgular: İncelenen SNP’ler arasında yalnızca rs12980275 genotip dağılımında, kronik HCV hastaları ile kontrol grubu arasında anlamlı fark saptanmıştır (p=0,042). Kronik HCV grubunda A/G heterozigot genotipi (%60,0) daha sık gözlenmiştir. Kronik HBV hastaları ile diğer gruplar arasında incelenen SNP’lerde anlamlı fark bulunmamıştır. Kronik HBV hastalarında serum IL-28B düzeyleri kronik HCV hastalarına, kontrol ve bağışıklık kazanmış gruba göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Sonuç: IL-28B gen polimorfizmlerinin HBV enfeksiyonuna duyarlılıkta belirgin bir rolü bulunmazken, kronik HBV enfeksiyonu olan hastalarda serum IL-28B düzeylerinin düşüklüğü dikkat çekmektedir. Bu bulgu, virüsün konak immün yanıtını baskıladığını ve Tip III interferon yanıtındaki yetersizliğin enfeksiyonun kalıcılığında rol oynayabileceğini göstermektedir. Elde edilen sonuçlar, IL-28B’nin HBV ve HCV enfeksiyonlarının patogenezinde önemli bir immün düzenleyici ve olası prognostik biyobelirteç olabileceğini desteklemektedir.
  • Öğe
    Üniversitesi hastanesi erişkin acil servisine başvuran geriatrik travma olgularının analizi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Kablan, Harun; Abdullah Sadık Girişgin
    Amaç: Bu çalışmada acil servisimize başvuran geriatrik travma demografik ve medikal özellikleri, geçirilen travmaya ait bilgiler ve acil serviste yapılan tetkikler değerlendirilerek mortalite ve morbidite üzerinde etkili olabilecek parametrelerin araştırılması amaçlandı. Materyal ve Metot: Bu retrospektif çalışma, 2024 yılı boyunca Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Acil Servisi’ne başvuran 65 yaş ve üzeri travma hastalarını kapsamaktadır. Etik kurul onayı sonrası yürütülen çalışmada demografik veriler, travma mekanizması, vital bulgular, travma skorları, yaralanma bölgeleri ve klinik sonlanımlar incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 1296 hastanın yaş ortancası 72 yıl (IQR:10) olup, olguların %87’si 65–84 yaş, %13’ü ≥85 yaş grubundaydı. Cinsiyet dağılımı dengeliydi (%50,1 erkek), ancak ≥85 yaş grubunda kadın oranı anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,005). En sık travma nedeni düşme (%83,9) olup yaş grupları arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). ≥85 yaş grubunda 112/ambulansla başvuru oranı daha yüksek bulundu (p<0,001). Komorbidite oranı %68,2 olup, ≥85 yaşta demans, KAH ve AF sıklığı anlamlı biçimde fazlaydı (tümü için p<0,05). Bu grupta GKS ve RTS değerleri düşük (p<0,001), ISS değeri yüksek (p<0,001) saptandı. BT kullanımı özellikle ≥85 yaşta (p<0,001) ve trafik kazası grubunda belirgin olarak yüksekti (p<0,001). Baş-boyun yaralanmaları ≥85 yaşta daha sık (p<0,001), toraks ve batın yaralanmaları trafik kazalarında anlamlı olarak fazlaydı (p<0,001). Transfüzyon gereksinimi %8,4 olup ≥85 yaşta (p<0,001) ve mortal olgularda daha yüksekti (p<0,001). Cerrahi oranı %22,8 olup TK ve DKAY grubunda anlamlı artış gösterdi (p<0,001). Konsültasyon oranı %53,4 olup ≥85 yaşta (p=0,004) ve mortal grupta (p<0,001) belirgin biçimde yüksekti. Hastaların %19,4’ü servise, %6,6’sı yoğun bakıma yatırılmış, genel mortalite oranı %4,3 olup ≥85 yaşta anlamlı olarak artmıştı (p<0,001). Sonuç: Geriatrik travma hastalarında mortaliteyi belirleyen başlıca etkenler yaş, travma mekanizması ve yaralanma şiddetidir. İleri yaş, komorbiditeler ve yüksek enerjili travmalar kötü prognozla ilişkilidir. Erken tanı, multidisipliner yaklaşım ve hızlı tedavi sağkalımı artırmada kritik öneme sahiptir.
  • Öğe
    Yenidoğanda kan kültüründe üreme olan hastaların prospektif değerlendirilmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Kılınç, Sümeyye Beyza; Altunhan, Hüseyin
    Amaç: Yenidoğan sepsisi, yenidoğanlarda sistemik dolaşımı etkileyen ciddi bir enfeksiyon tablosudur. Yenidoğan sepsisi tüm yenidoğan ölümlerinin yaklaşık olarak %15'inden sorumludur. Çalışmamızda yenidoğan yoğun bakım ünitemizde yatan ve kan kültüründe üreme saptanan hastaların; demografik özellikleri, anneye ve bebeğe ait risk faktörleri, klinik bulguları, laboratuvar tetkikleri, kültür sonuçları ve mortalitesini değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem: Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde 1 Temmuz 2022 ile 1 Mart 2025 tarihleri arasında yatan ve kan kültüründe üreme saptanan hastaların klinik ve laboratuvar bulguları prospektif olarak incelendi. Bulgular: Çalışmamıza alınan kültür ile kanıtlanmış yenidoğan sepsis tanısı alan 103 hastanın 22’sinde (%21,4) erken neonatal sepsis, 81’inde (%78,6) geç neonatal sepsis tespit edildi. Hastaların 43’ü (%41,7) kız, 60’ı (%58,3) erkek idi. Erken neonatal sepsis saptanan hastaların doğum haftası, doğum ağırlığı 1 ve 5. dakikadaki APGAR skoru ortancası geç neonatal sepsis görülen hastalardan anlamlı yüksekti. Kan kültüründe üreme saptanan hastaların şüpheli sepsis anındaki klinik bulguları incelendiğinde; 48’inin (%46,6) tansiyonu düşük, 50’sinde (%48,5) solunum sıkıntısı mevcut, 30’unda (%29,1) batın distansiyonu ve 3’ünde (%2,9) ısı disregülasyonu vardı. Yaşayan hastaların ise 22’si (%26,8) erken neonatal sepsis, 60’ı (%73,2) geç neonatal sepsis idi. Erken neonatal sepsis görülen hastalarda kan kültüründe üreyen en sık üreyen etkenler 7 (%31,8) hastada Enterococcus faecalis, 4 (%18,2) hastada Klebsiella pneumoniae, 2 (%9,1) hastada Acinetobacter baumannii ve 2 (%9,1) hastada Staphylococcus haemolyticus idi. Geç neonatal sepsis görülen hastalarda kan kültüründe en sık üreyen etkenler ise 29 (%35,8) hastada Klebsiella pneumoniae, 17 (%21,0) hastada Acinetobacter baumannii,
  • Öğe
    Hekimlerin algıladıkları iş stresinin yeme davranışlarına etkisinin araştırılması
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Çelik, Ahmet; Küçükceran, Hatice
    Amaç: Hekimlerin, sağlık hizmeti sunumunun merkezinde yer almaları nedeniyle iş stresiyle karşılaşma düzeylerinin yüksek olduğu bilinmektedir. Stresin yalnızca mesleki verimlilik ve ruhsal iyilik hali üzerinde değil, aynı zamanda bireysel sağlık davranışları üzerinde de belirleyici bir faktör olduğu göz önünde bulundurulduğunda, hekimlerde iş stresi ve yeme davranışı arasındaki ilişkinin ortaya konulması, hem bireysel sağlık hem de sağlık hizmetlerinin kalitesi açısından önem taşımaktadır. Bu sebeple sunulan çalışmada, hekimlerin algıladıkları iş stresinin yeme davranışları üzerindeki etkilerini incelemek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı nitelikteki bu çalışmanın evrenini, Türkiye’de farklı kurum ve branşlarda görev yapan hekimler oluşturmuştur. Örneklem büyüklüğü evrendeki birey sayısı bilinmediği için, %5 hata payı, %95 güven aralığı ile en az 385 kişi olarak hesaplandı. Google forms aracılığıyla hazırlanan anket formu sosyal medya aracılığıyla hekim gruplarında paylaşıldı. Yurt dışında çalışan hekimler ve diş hekimleri çalışma dışı bırakıldı. Yaklaşık 3 ayda (01.01.2024-31.03.2024) 530 katılımcıya ulaşıldı. Uygulanan anket formunda, hekimlerin sosyodemografik özellikleri (yaş, cinsiyet, medeni durum, branş, mesleki kıdem yılı, boy, kilo vb.), Genel İş Stresi Ölçeği (GİSÖ), Yetişkin Yeme Davranışı Ölçeği (YYDÖ) yer aldı. GİSÖ ölçeği tek boyuttan oluşmakta ve ölçekten en az 9, en fazla 45 puan alınabilmektedir. Ölçek puanı arttıkça kişinin iş stresinin arttığı varsayılmaktadır. YYDÖ’nün 7 alt boyutu; ‘Açlık Hissi’, ‘Tokluk Hissi’, ‘Duygusal Aşırı Yeme’, ‘Yemek Keyfi’, ‘Duygusal Yetersiz Yeme’, ‘Besin Seçiciliği’, ‘Yavaş Yeme’ şeklindedir. YYDÖ toplam puan üzerinden değerlendirilmemektedir. Her bir alt boyuttan alınan puanın artması alt boyuttaki beslenme davranışına olan yatkınlığı yansıtmaktadır. Veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences for Windows) 20.0 paket programı ile analiz edilmiş, tanımlayıcı istatistiklerin yanı sıra Student-t testi, One-Way ANOVA ve Pearson korelasyon analizi uygulanmıştır. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 38,87±9,55 (min=24 maks=68) yıl olup, %51,3’ü erkek (n=272), %77,5’i (n=411) evlidir. Hekimlerin %42,2’si (n=223) fazla kilolu, %20,5’i (n=109) obez olup, %70,8’i (n=375) düzenli egzersiz yapmıyordu. GİSÖ puan ortalaması 23,47±7,09 olup Cronbach’s alpha değeri 0,925 idi. YYDÖ alt boyutlarının Cronbach’s alpha değerleri ise 0,755 ile 0,934 arasında değişen değerlerde bulundu. Kadınların duygusal aşırı yeme alt boyut puanı (15,44±5,92) erkeklere (13,28±4,93) göre yüksekti (p<0,001). Cinsiyetler arasında GİSÖ puanları arasında ise fark tespit edilmedi (p=0,305). Gelir durumu düşük olanların (25,47±7,37) GİSÖ puanları, geliri yüksek olanlara (22,25±7,18) göre yüksekti ve istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,003). Psikiyatrik rahatsızlığı olanların (25,74±8,30) GİSÖ puanları psikiyatrik rahatsızlığı olmayanlara göre (23,29±6,97) anlamlı olarak yüksekti (p=0,038). Sigara kullananların GİSÖ puanı (25,34±7,37) hiç içmeyenlere (22,70±6,92) göre yüksekti (p=0,003). Egzersiz yapmayanların GİSÖ puanı (24,16±7,26) egzersiz yapanlardan (21,80±6,38) anlamlı olarak yüksekti (p<0,001). İş yükünü ağır olarak değerlendiren hekimlerin GİSÖ puan ortalaması (24,58±6,67), iş yükünü orta olarak değerlendirenlere göre (20,82±5,77) göre yüksekti (p<0,001). Yataklı serviste nöbet tutan hekimlerin GİSÖ toplam puanı (25,82±6,98) nöbet tutmayan hekimlerin GİSÖ toplam puanından (22,58±7,09) anlamlı olarak yüksekti (p<0,001). Kilo vermek isteyenlerin YYDÖ duygusal aşırı yeme (15,39±5,55) puanları, kilosundan memnun (11,70±4,58) olanlara göre anlamlı düzeyde yüksekti (p<0,001). GİSÖ toplam puanı ile açlık alt boyutu (r=0,187) ve duygusal aşırı yeme alt boyutu (r=0,181) arasında pozitif yönde zayıf düzeyde korelasyon olduğu tespit edildi (p<0,001). Sonuç: Sunulan çalışmada hekimlerde artan iş stresinin özellikle açlık hissine sebep olduğu ve duygusal aşırı yemeyi artırdığı bulundu. Ayrıca hekimlerin genel iş stresinin gelir durumu, psikiyatrik bir hastalık varlığı, sigara içme, egzersiz yapma, iş yükü ve nöbet tutma durumlarından etkilendiği tespit edildi. Özellikle hastaları için kilo verme, sağlıklı yaşam biçimi önerme ve bu konularda danışmanlık verme gibi mesleki sorumluluklara sahip hekimlerin kendileri söz konusu olduğunda yaklaşık her üç hekimden ikisinin fazla kilolu ve obez olması, her dört hekimden üçünün de kilo vermeyi istiyor olması dikkat çekicidir. Bulgular, hekimlerin sağlıklı yaşam davranışlarını sürdürebilmeleri için stres yönetimi, sağlıklı beslenme ve düzenli fiziksel aktivitenin desteklenmesi gerektiğini göstermektedir. İş yükünün dengelenmesi ve psikososyal destek mekanizmalarının geliştirilmesi, hekimlerin hem mesleki performansını hem de yaşam kalitesini artırmaya yönelik önemli bir gereklilik olarak öne çıkmaktadır.
  • Öğe
    Annelerin dijital ebeveynlik farkındalığı ile çocuklarının problemli medya kullanımı arasındaki ilişkinin belirlenmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Doğan, Betül; Demirbaş, Nur
    Giriş ve Amaç: Medya araçlarının, özellikle telefon ve tabletlerin kolay erişilebilir olmasıyla birlikte çocukların bu araçları kullanımı giderek artmaktadır. "Dijital ebeveynlik", ebeveynlerin dijital teknolojilerin faydalarının yanı sıra risklerinin de farkında olması, kontrollü kullanımını sağlaması ve olumlu bir rol model olması olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmada 5-12 yaş grubunda çocuğu olan annelerin, dijital ebeveynlik konusundaki farkındalıklarının, çocuklarının problemli medya kullanımı üzerine etkisinin belirlenmesi amaçlandı. Yöntem: Tanımlayıcı tipte bir çalışma olarak planlanan araştırmanın evrenini Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne 15.04.2023-31.12.2023 tarihleri arasında başvuran ve 5-12 yaş arası çocuğu olan anneler oluşturdu. Veriler; sosyodemografik bilgi formu, Dijital Ebevenlik Farkındalık Ölçeği (DEFÖ) ve Problemli Medya Kullanım Ölçeği-Kısa Formundan (PMKÖ-KF) oluşan bir anket aracılığı ile toplandı. Anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 380 annenin yaş ortalaması 36,31±5,51 (22-53) yıl, %95,3’ü (n=362) evli, %40,0’ı (n=152) ilköğretim mezunu ve %73,7’si (n=280) çalışmıyordu. Çocuklarının %54,7’si (n=208) kız ve yaş ortalaması 8,43±2,11 yıldı. Çocukların en çok kullandığı görsel medya araçları sırasıyla; telefon %55,3 (n=210), televizyon %48,7 (n=185) ve tablet %28,4 (n=108) idi. Çocukların bu görsel medya araçlarını en sık kullanma sebepleri sırasıyla; çizgi film, dizi veya film izlemek %65,3 (n=248), oyun oynamak %60,0 (n=228) ve ödevleri için araştırma yapmak %46,6 (n=177) idi. DEFÖ olumsuz model olma alt boyut puan ortalaması 7,62±2,77; dijital ihmal için 8,73± 2,97, verimli kullanım için 15,99±3,37 ve risklerden koruma için 14,84±3,98 bulundu. PMKÖ puanı ise 1,98±0,83 olarak bulundu. DEFÖ'nün alt boyut puanları ile çocukların cinsiyetleri arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Üniversite mezunu annelerin olumsuz model olma puanı (8,16±2,73) lise mezunu olanlardan (7,29±2,82) yüksekti (p=0,046). Toplam PMKÖ puan ortalaması 1,98±0,83 iken erkek çocuklarında (2,12±0,84) kız çocuklarına (1,88±0,81) göre problemli medya kullanımı daha fazla bulundu (p=0,005). “Çocuğumun görsel medya kullanımını kontrol edemiyorum” diyen annelerin PMKÖ puanı (2,96±1,11), “kontrol edebiliyorum” diyenlerin puanından (1,60±0,57) yüksek bulundu (p<0,001). DEFÖ’nün alt boyutlarından dijital ihmal ve olumsuz model olma puanları arttıkça PMK puanları artmaktaydı (r=0,481, p=0,003), (r=0,321, p=0,001). Risklerden koruma ve verimli kullanım puanları arttıkça PMK puanları azalmaktaydı (r=-0,151, p=0,003), (r=-0,172, p=0,001). Sonuç: Annelerde dijital ebeveynlik farkındalığı genel olarak yüksek iken çocuklarda PMK düzeyi düşük bulundu. Olumsuz model olma ve dijital ihmal davranışları arttıkça PMK artmakta, risklerden koruma ve verimli kullanım davranışları arttıkça PMK azalmakta idi. Dijital ebeveynlik farkındalığının çocukların problemli medya kullanımları ile ilişkili olduğu sonucuna ulaşıldı. Ebeveynlerin dijital medya ve uygulamalarla ilgili bilgi sahibi olmaları, çocuklarına rehberlik etmelerinde faydalı olabilir. Ebeveynler dijital teknoloji ve uygulamalarının kullanımında çocuklarına iyi birer rol model olmaya özen göstermelidirler
  • Öğe
    Aile hekimlerinin tıbbi kılavuz kullanma durumları ve kanıta dayalı tıp konusundaki tutumları: Kesitsel bir çalışma
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Denizler, Elif Burcu; Demirbaş, Nur
    Amaç: Aile hekimliği, biyolojik, psikolojik ve sosyal faktörlerin iç içe geçtiği; çoğu zaman belirgin şekilde ayrıştırılamayan sağlık problemlerinin ön planda olduğu, karmaşık ve çok boyutlu bir yapıya sahiptir. Bu özellikleri nedeniyle, aile hekimlerinin güncel, güvenilir ve bütüncül bilgiye dayalı kararlar alması kritik öneme sahiptir. Bu çalışmada aile hekimlerinin kanıta dayalı tıp konusundaki farkındalıklarının değerlendirilmesi, tıbbi kılavuzlara ihtiyaç durumu, yeni tedavi ve uygulamalara yönelik tutumlarının ortaya konması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel nitelikteki bu çalışmada Konya ilinde aile sağlığı merkezinde çalışan aile hekimlerine oluşturulan anket formu Google Forms ile online ve araştırmacı tarafından yüz yüze görüşme yöntemi ile uygulandı. Anket formunda; sosyodemografik bilgiler ve Kanıta Dayalı Uygulamalar Tutum Ölçeği (KDUTÖ) yer almaktaydı. Veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences for Windows) 20.0 programı kullanılarak analiz edildi. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Araştırmaya 254 aile hekimi katılmış olup, katılımcıların yaş ortalaması 44,2±8,9 yıl, mesleki deneyim süresi ortalama 18,8±9,2 yıldı. Katılımcıların %61,4’ü erkek, %84,3’ü pratisyen aile hekimi ve %81,1’i kentsel bölgede çalışmaktaydı. Hekimlerin birimlerine kayıtlı nüfus ortalaması 3144 kişi, günlük bakılan hasta sayısı ise ortalama 60 kişi olarak saptandı. Katılımcıların %64,6’sı günlük pratiğinde tıbbi kılavuza başvurduğunu belirtirken, son üç ayda en sık başvuru nedeni güncel bilgi edinme (%62,6) olarak bildirildi. Kılavuzlara en çok ihtiyaç duyulan alan ‘dahiliye’ (%55,5) olup, hekimlerin kılavuzlarda en fazla önem verdiği özellik erişilebilir olmasıydı (%52,4). Kılavuz kullanmama gerekçeleri arasında hasta yoğunluğu (%20,9) ilk sırada yer aldı. Katılımcıların %50,8’i daha önce kanıta dayalı tıp (KDT) hakkında eğitim aldığını ifade etti. KDUTÖ toplam puanı 36,58±7,0 olup Cronbach’s alpha değeri 0,768 bulundu. Alt boyut puanları Gereksinim 5,04±2,83, İlgisini çekme 10,63±2,76, Yeniliğe açıklık 9,55±2,96 ve Ayrışma 11,3±2,7 şeklinde idi. Meslekte 10 yıldan az deneyimi olanların KDUTÖ Ayrışma alt boyut puanı, daha uzun süre çalışanlara göre yüksekti (p=0,016). Biriminde 3000’den az nüfusu olanların KDUTÖ ilgisini çekme ve yeniliğe açıklık puanları anlamlı olarak yüksekti (p=0,039; p=0,023). Sonuç: Bu çalışmada 45 yaş altında ve mesleki deneyimi 10 yıldan az olan hekimlerin KDT’ye yönelik tutumlarının daha olumlu olduğu belirlenmiştir. Katılımcıların yaklaşık yarısı KDT eğitimi aldığını ifade etmiş, ancak bu eğitimin tutumlara etkisinin sınırlı olduğu görülmüştür. Aile hekimlerinin kanıta dayalı uygulamalara yönelik tutumlarının genel olarak orta-üst düzeyde olumlu olduğunu göstermiştir. Cinsiyet ve yerleşim yeri faktörlerinin tutumlar üzerinde anlamlı bir fark oluşturmadığı, pratisyen aile hekimlerinin ise tıbbi kılavuzlara daha fazla ihtiyaç duyduğu saptanmıştır. Kılavuz kullanımının önündeki temel engeller ise hasta yoğunluğu, zaman kısıtlılığı ve bilgi eksikliği olarak tanımlanmıştır. Aile hekimleri yeniliklere açık olmakla birlikte KDT ve kılavuz kullanımı ile ilgili daha fazla eğitime ihtiyaç duymakta olup aile hekimliği alanına özel güncel kılavuzlara da ihtiyaç olduğu görülmüştür.
  • Öğe
    Hipertansiyon tanılı hastaların hekim dışı önerilerle ağrı kesici kullanım farkındalıklarının belirlenmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Kıpık, Ömer; Küçükceran, Hatice
    Amaç: Nonsteroid antienflamatuar ilaçların (NSAİİ) toplumda yaygın olarak ve kolaylıkla temin edilebilmesi, buna karşın hipertansiyonun da sık görülen ve yaşla birlikte prevalansı artan bir hastalık olması, hipertansiyon tanılı bireylerde NSAİİ kullanım sıklığını artırmaktadır. Bu durum, akılcı olmayan ilaç kullanımına neden olabilmektedir. Bu nedenle bu çalışmanın amacı, birinci basamak sağlık hizmetlerinin temelini oluşturan aile hekimliği disiplini çerçevesinde, hipertansiyon tanısı almış bireylerin hekim önerisi olmaksızın analjezik (ağrı kesici) ilaç kullanımına ilişkin bilgi, tutum ve davranışlarını değerlendirmek ve akılcı ilaç kullanımı konusundaki farkındalık düzeylerini belirlemektir. Gereç ve yöntem: Tanımlayıcı nitelikteki bu çalışmanın evrenini hipertansiyon tanılı hastalar oluşturdu. Örneklem büyüklüğü online hesaplama programı (sample size calculator) ile belirlendi. Evreni bilinmeyen örneklem formülünde, hipertansiyon toplumda görünme oranı %30 kabul edilerek en az 323 kişinin çalışmaya dahil edilmesi gerektiği hesaplandı. Oluşturulan anket formu 18 yaş üzerindeki yetişkinlere Google Forms ile online ve araştırmacı tarafından Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Polikliniğinde yüz yüze görüşme yöntemi ile uygulandı. Hesaplanan örneklem büyüklüğüne 01/06/2023- 31/12/2023 tarihleri arasında ulaşıldı ve 355 verileri tam olan anket değerlendirmeye alındı. Oluşturulan anket formunda; sosyodemografik bilgiler, bireylerin hipertansiyon hastalığıyla ilgili bilgileri, ek hastalıkları, kullandığı ilaçları, ağrı kesici kullanımı, ağrı kesicilerin yan etkileri hakkında bilgileri ve Akılcı İlaç Kullanım Ölçeği (AİKÖ) yer aldı. Veriler Statistical Package for Social Sciences for Windows (SPSS) 20.0 programı kullanılarak analiz edildi. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 355 katılımcının yaş ortancası 58 yıl (min:27; maks:89 yıl) olup, %71,5’i (n=254) 65 yaş ve üzerinde, %51,3’ü (n=182) kadın, %87,3’ü (n=310) evli, %47,9’u (n=170) ilköğretim düzeyinde eğitime sahipti. Katılımcıların %17,5’i (n=62) sigara kullanıyordu. Hastaların %69,9’un (n=248) on yıl ve daha az süredir hipertansiyon tanısı vardı, %82’si (n=291) ilk tanı aldıkları anda hekimleri tarafından hipertansiyon hastalığı hakkında bilgilendirilmişti. Bilgilendirme içeriği sorgulandığında %10,9’u ağrı kesicilerin tansiyon üzerine etkileri açısından bilgilendirildiklerini belirtti. Katılımcıların %87,3’ü (n=310) düzenli antihipertansif kullanmaktaydı fakat %26,0’ı (n=88) zaman zaman doktoruna danışmadan ilacını kesmekteydi. Düzenli kan basıncı ölçümü yapanların oranı %49,0’ı (n=174) olup, %84,7’si (n=155) evde kendi cihazıyla ölçüm yapmaktaydı. Katılımcıların %7,6’sı (n=27) ağrı kesici kullanmadığını belirtirken, ağrı kesici kullananların %37,5’i (n=123) doktor önerisi olmadan haftada birkaç kez ve daha fazla ağrı kesici kullanıyordu. Ağrı kesici kullananların %33,6’sı (n=255) baş ağrısı ve %30,2’si (n=229) eklem ağrısı için kullandığını belirtti. Hastaların %33,8’i (n=111) ise birden fazla farklı ağrı kesici kullandığını bildirdi. Ağrı kesicileri %68,3’ü (n=224) reçeteli olarak temin etmekteydi. Çalışmaya dahil edilen katılımcıların, ağrı kesicilerin yan etkileri konusunda %26,7’si (n=95) bilgi sahibiydi ve %31,8’i (n=113) kişi ağrı kesicilerin kan basıncını yükseltebileceğinin farkındaydı. AİKÖ ortalama puanı 36,9±5,22 ve ölçeğin Cronbach’s α değeri 0,811 olarak hesaplandı. AİKÖ puanı 35 ve üzerinde olanların oranı %77,1 (n=274) olarak bulundu. AİKÖ puanları incelendiğinde, 64 yaş ve altı grubun puanı (37,61±4,98), 65 yaş ve üzerinden (35,14±5,42) anlamlı derecede yüksekti (p<0,001). Üniversite mezunlarının AİKÖ puanı (38,40±5,07), ilköğretim mezunlarından (35,82±4,94) yüksekti (p<0,001). Hipertansiyon süresi 10 yıl ve altında olanların puanı (37,33±5,21), 11 yıl ve üzerindekilerden (35,91±5,14) yüksekti (p=0,018). Düzenli antihipertansif kullananların AİKÖ puanı (37,28±4,79), ara sıra kullananlardan (34,31±7,12) anlamlı derecede yüksekti (p<0,001). Ağrı kesici kullanma durumu ile AİKÖ puanı arasında anlamlı fark tespit edilmedi (p=0,145). Ağrı kesicilerin yan etkileri konusunda bilgisi olanların AİKÖ puanı (37,92±4,94), bilgisi olmayanlardan (35,00±5,95) anlamlı derecede yüksekti (p<0,001). Ağrı kesiciyi halsizlik-yorgunluk için kullananların AİKÖ puanı (35,55±5,67), bu sebeple kullanmayanlardan (37,16±5,10) düşük bulundu (p=0,034). Sonuç: Yapılan çalışmada yaklaşık %80 katılımcının akılcı ilaç kullanım bilgisine sahip olduğu tespit edildi. Akılcı ilaç kullanım bilgisi düzeyi yaş, eğitim durumu, hastalık süresi, tansiyon ilacını düzenli kullanım durumundan etkilenmekteydi. Hipertansiyon hastaları ağrı kesicileri çoğunlukla reçeteli temin etmesine rağmen, hekim önerisi olmadan yaklaşık %40 katılımcının düzenli ağrı kesici kullanması ilginç bir sonuçtur. Sadece dört katılımcıdan birisi ağrı kesicilerin yan etkilerinden haberdardı ve bu kişilerin akılcı ilaç kullanım bilgisi diğerlerine göre daha fazlaydı. Bu bulgular ışığında; ilk temas noktası olan ve koruyucu sağlık hizmetinin ön planda olduğu aile hekimliği uygulamasında hasta eğitimi ve danışmanlığın önemi birkez daha öne çıkmaktadır. Özellikle ileri yaş ve düşük eğitim düzeyindeki bireylere yönelik hedeflenmiş eğitim programları hem hipertansiyon yönetimini hem de akılcı ilaç kullanımını destekleyecek stratejik bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir.
  • Öğe
    Tiroid papiller mikrokarsinom tanısı ile endokrinoloji bölümünde takipli hastalarda lenf nodu metastaz sıklığının değerlendirilmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Ün, Merve; Karakurt, Feridun
    Giriş ve Amaç: Tiroid kanseri olgularının yaklaşık %85’ini papiller tiroid karsinomu (PTK) oluşturmaktadır. Tiroid kanserine yakalanma riski, 50 yaş sonrasında belirgin şekilde artış göstermektedir. Kadınlarda bu risk daha yüksek oranlarda seyretmektedir. Papiller tiroid karsinomları genellikle tiroid bezi ve servikal lenf nodları ile sınırlı kalmakta ve nadiren uzak organ metastazı yapmaktadır. İnce iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB), tiroid kanserlerinin tanısında temel bir yöntem olmakla birlikte, teknik sınırlılıkları nedeniyle folliküler lezyonlar ile folliküler karsinomların ayırt edilmesinde yetersiz kalabilmektedir. PTK'nin esas tedavisi cerrahidir. Cerrahi tedavi sonrası nihai histopatoloiji sonucuna göre her hastada evreleme ve rekürens riskinin belirlenmesi gerekmektedir. Tümör çapı ve lenf nodu metastazı PTK hastalarında rekürens riski üzerinde etkili olabilecek en önemli prognostik faktörlerdendir. Papiller tiroid mikrokarsinomu (PTMK), 1 cm ya da daha küçük çaplı papiller tiroid kanserlerini tanımlayan, genellikle yavaş seyirli ve prognozu iyi olan bir tümör grubudur. Ancak bazı olgularda lenf nodu metastazı gibi klinik açıdan önemli durumlar gelişebilmekte ve bu durum tedavi yaklaşımını etkileyebilmektedir. Bu çalışmada, Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Polikliniği’nde PTMK tanısı ile takip edilen hastalarda lenf nodu metastaz sıklığının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Bu çalışma 2018–2023 yılları arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde PTMK tanısı almış 136 hastanın tıbbi kayıtlarının retrospektif olarak incelenmesiyle gerçekleştirilmiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, lenf nodu metastazı durumu, lenfatik invazyon, ekstratiroidal yayılım, çıkarılan lenf nodu sayısı ve patolojik lenfadenopati (LAP) varlığı gibi klinik ve patolojik özellikleri değerlendirilmiştir. Lenf nodu metastazı ile ilişkili faktörleri belirlemek amacıyla çok değişkenli lojistik regresyon analizi yapılmış, modelin öngörü performansı ROC analizi ile test edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen hastaların %80,1’i kadın, %19,9’u erkek olup yaş aralıkları 23–91 yıl arasında değişmektedir. Olguların %16.9’unda lenf nodu metastazı saptanmıştır. Lenfatik invazyon oranı metastazı olanlarda %30,4 iken, metastazı olmayanlarda %2,7 olarak bulunmuştur (p<0,05). Benzer şekilde, ekstratiroidal yayılım metastaz grubunda %13,0 oranında gözlenmiş, metastazı olmayanlarda bu oran %0,9’dur (p=0,015).Preoperatif patolojik LAP, metastazı olan hastalarda anlamlı şekilde daha yüksek oranlarda tespit edilmiştir. Lojistik regresyon analizine göre çıkarılan lenf nodu sayısı ve lenfatik invazyon varlığı, metastaz öngörüsünde en belirleyici değişkenler olarak öne çıkmıştır. ROC analizi sonucunda modelin AUC değeri yüksek bulunmuş ve 6,5 çıkarılan lenf nodu eşiği metastazı öngörmede anlamlı bir sınır olarak belirlenmiştir. Sonuç: Bu çalışma, PTMK tanılı hastalarda lenf nodu metastazı ile ilişkili klinik ve patolojik belirleyicileri ortaya koymuştur. Elde edilen bulgular, özellikle lenfatik invazyon, ekstratiroidal yayılım, çıkarılan lenf nodu sayısı ve preoperatif patolojik LAP varlığının lenf nodu metastazı ile anlamlı düzeyde ilişkili olduğunu göstermektedir. Lojistik regresyon ve ROC analizleri sonucunda, 6,5’in üzerinde lenf nodu çıkarılması, metastaz varlığı için önemli bir eşik değeri olarak belirlenmiştir. Bu sonuçlar, PTMK hastalarının risk sınıflamasında bu değişkenlerin dikkate alınmasının, daha doğru tanı, evreleme ve bireyselleştirilmiş izlem stratejileri açısından klinik karar süreçlerine değerli katkılar sağlayabileceğini göstermektedir.
  • Öğe
    2020-2023 yılları arasında N.E.Ü. Tıp Fakültesi Adli Tıp Polikliniği'ne adli rapor tanzimi için başvuran batın bölgesi travmalı olguların adli tıp açısından retrospektif olarak incelenmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Üşek, Burak; Demirci, Şerafettin
    Giriş ve amaç: Çalışmamızda; batın bölgesi yaralanmalarının adli tıp açısından bütüncül bir yaklaşımla incelenerek adli olgular konusunda kamu yararına çalışan kişi ve kurumlara katkı sağlanması amaçlandı. Gereç ve yöntem: Bu çalışma verileri, adli makamlar tarafından 01.01.2020 – 01.01.2023 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Hastanesi Adli Tıp Anabilim Dalına batın bölgesi yaralanması sonucu adli rapor düzenlenmesi için yönlendirilmiş 166 olgunun ENLİL (hastane otomasyon sistemi) sistemlerinden ile Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Polikliniği arşivi faydalanılarak geriye dönük olarak değerlendirilmiştir. Araştırmada elde edilen veriler bilgisayar ortamında SPSS (Statistical PackageforSocialSciences) 25.0 paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmamız 166 olguyu değerlendirmiştir. Olguların %51,8’inde (n=86) yaşamı tehlikeye sokacak bir durum olduğu; %48,2’sinde (n=80) yaşamı tehlikeye sokacak bir durum olmadığı tespit edilirken, Erkek olgularda yaşamı tehlikeye sokan durum varlığı kadın olgulara göre anlamlı düzeyde yüksek tespit edilmiştir (p=0,017). Sonuç: Batın bölgesi, anatomik olarak karaciğer, dalak, ince barsak, kolon, mide, pankreas v.b. bir çok iç organ, başta abdominal aorta ve dalları gibi ana damarlar, pelvik kemikler ve medulla spinalis gibi hayati yapı ve organları içermektedir. Bu açıdan batın travmalı olguların yapılan muayenelerinde gerek geçici gerekse kati rapor tanzimi açısından daha özenli ve dikkatli davranılması gerektiği düşünülmüştür.
  • Öğe
    Monosit/Lenfosit oranı ve Platelet/Lenfosit oranının over torsiyon tanısında klinik önemi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Sadıgzade, Asıya; Acar, Ali
    Amaç: Bu çalışmada over torsiyonunun preoperatif dönemde hızlı ve doğru şekilde tanı almasında Monosit Lenfosit Oranı (MLR) ve Platelet Lenfosit Oranı (PLR)’nin rolünü araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalında 1 Ocak 2010- 28 Şubat 2025 tarihleri arasında over detorsiyonu yapılan 100 hasta ve over kistektomi yapılan 100 hasta olmak üzere toplam 200 hasta dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri (yaş, gravida, parite, yaşayan çocuk sayısı), klinik özellikleri (başvuru şikayeti, kronik hastalık durumu, geçirilmiş operasyon öyküsü, torsiyon olan overin lokasyonu, kist olan overin lokasyonu), preoperatif laboratuvar değerleri (HB, WBC, PLT, CRP, Monosit, Lenfosit, MLR, PLR) hasta arşiv dosyalarından retrospektif olarak tarandı ve kaydedildi. Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için SPSS (Statistical Package for Social Sciences for Windows) 27.0 programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmada over torsiyonu ve over kist grupları arasında başvuru şikâyetleri açısından anlamlı fark saptandı (p=0,003). Torsiyon olgularının %8’i bulantı/kusma ile başvururken, bu şikâyet kist grubunda izlenmedi. Her iki grupta da en sık başvuru nedeni karın ağrısıydı (torsiyon %73, kist %82). Over torsiyonu tanılı hastaların yaş ortalaması (32,38±8,39 yıl) over kisti grubuna (38,44±9,54 yıl) kıyasla daha düşük bulundu (p<0,001). Torsiyon olgularının %60’ı sağ tarafta lokalizeydi. Laboratuvar bulgularında torsiyon grubunda WBC, CRP ve MLR değerleri anlamlı şekilde yüksek bulundu (sırasıyla p<0,001, p<0,001, p=0,015). Monosit düzeyleri açısından anlamlı fark izlenmedi (p=0,322). Lenfosit değerleri torsiyon grubunda daha düşük olmasına rağmen istatistiksel anlamlılığa ulaşmadı (p=0,058). Hemoglobin, hematokrit, platelet sayıları, gravida, parite ve yaşayan çocuk sayısı bakımından gruplar arasında fark gözlenmedi (p>0,05). Ayrıca PLR açısından da anlamlı fark bulunmadı (p=0,344). ROC analizi sonuçları, MLR’nin over torsiyonu ile over kistini ayırt etmede istatistiksel olarak anlamlı bir belirteç olabileceğini ve klinik pratikte ek bir tanısal parametre olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Sonuç: Çalışmamızda hematolojik inflamatuvar belirteçlerden Monosit/Lenfosit Oranı (MLR) ve Platelet/Lenfosit Oranı (PLR) değerlendirildi. MLR, over torsiyonu ile over kistlerinin ayrımında istatistiksel olarak anlamlı bulunmuş ve bu nedenle tanısal süreçte yardımcı bir biyobelirteç olabileceği gösterilmiştir. Buna karşın, PLR değerleri gruplar arasında anlamlı fark göstermemiştir. Bu bulgu, MLR’nin klinik pratikte ek bir ayırıcı tanı aracı olarak kullanılabileceğini, PLR’nin ise sınırlı bir katkı sunduğunu düşündürmektedir.
  • Öğe
    Endojen hiperkortizolizmin glokom riskine yönelik maküler ve optik sinir parametrelerine etkisinin incelenmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Köroğlu, Buse Uzunlu; Okka, Mehmet
    Amaç: Bu çalışmada, endojen hiperkortizolizme bağlı olarak gelişen Cushing sendromu hastalarında glokomla ilişkili oküler yapısal ve vasküler parametrelerin optik koherens tomografi (OKT) ve optik koherens tomografi anjiyografi (OKT-A) ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Özellikle retinal sinir lifi tabakası (RSLT), gangliyon hücre kompleksi (GHK), santral makula kalınlığı (SMK) ve peripapiller/maküler damar yoğunluğu (VD) gibi parametrelerdeki değişiklikler incelenmiş; Cushing sendromunun subklinik glokomatöz süreç üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Gereç Ve Yöntem: Çalışmaya, endojen hiperkortizolizm tanısı almış ve endokrin tedavisi tamamlanmış 36 Cushing hastası ile yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 40 sağlıklı kontrol birey dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara ön segment ve fundus muayenesi, en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK),standart göz içi basıncı (GİB) ölçümü,santral korneal kalınlık (SKK) ölçümü, Görme alanı (HFA), OKT ve OKT-A görüntüleme uygulanmıştır. SMK, RSLT, GHK alt segmentleri ile yüzeyel ve derin maküler/peripapiller damar yoğunlukları ölçülmüştür. Toplanan veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 23.0 paket programı ile analiz edildi. Tüm testler için istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Cushing grubunda GİB ortalaması anlamlı şekilde daha yüksek bulunmuştur (19.39 ± 4.36 mmHg vs. 14.28 ± 2.23 mmHg; p < 0.001). Hasta ve kontrol grubu arasından yapılan karşılaştırmada GA-MD(p=0,457), GA-PSD(p=0,169), GA-VFİ(p=0,441) ortalamasının iki grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark olmadığı tespit edildi.RSLT kalınlıklarında gruplar arasında anlamlı fark gözlenmezken, SMK (p = 0.043) ve GHK-I-S (p = 0.011) segmentinde anlamlı incelme saptanmıştır. OCT-A bulgularında ise Cushing grubunda; Yüzeyel maküler VD değerlerine baktığımızda perifoveal (p = 0.04), perifoveal inferior hemisfer (p = 0.019) ve temporal perifoveal (p = 0.046) bölgelerde anlamlı artış, Derin maküler VD değerleri incelendiğinde tüm alan (p = 0.049), perifovea ortalama (p = 0.037), superior hemisfer (p = 0.031), temporal (p = 0.005) ve nazal perifoveal (p = 0.037) bölgelerde anlamlı artış saptanmıştır. Peripapiller VD değerlerinde ise sadece nazal kadranda anlamlı artış izlenmiştir (p = 0.035); diğer bölgelerde fark saptanmamıştır. FAZ ve koryokapillaris akım alanı verileri analiz edildiğinde gruplar arasında istatistiksel fark gözlenmemiştir (p > 0.05). Sonuç: Cushing hastalarında SMK ve GHK alt segmentlerinde izlenen incelme, retinal gangliyon hücrelerinde subklinik düzeyde bir etkilenmenin varlığına işaret etmektedir. Ayrıca Cushing grubunda göz içi basıncı anlamlı olarak daha yüksek bulunmuş, bu durum hastalarda steroid kaynaklı oküler hipertansiyon (OHT) gelişme riskini desteklemiştir. GİB artışı, glokomatöz sürecin ilk adımı olarak değerlendirildiğinden, bu hasta grubunda glokom açısından yakın takip gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte, beklenenin aksine bazı maküler bölgelerde damar yoğunluklarında artış gözlenmiştir. Bu bulgular, glokomatöz sürecin erken evrede veya kompansatuar fazda olabileceğini ve kortizol düzeylerinin kısa sürede tedaviyle baskılanmasının yapısal bozulmayı sınırlayabileceğini düşündürmektedir. Kortizolün vasküler geçirgenlik artırıcı etkisi, geçici vazodilatasyon ve reaktif hiperemi gibi faktörler de bu artışta rol oynayabilir. Bu nedenle, endojen hiperkortizolizmli bireylerde hem yapısal hem de mikrovasküler değişimlerin erken tanı ve düzenli takip açısından önemi büyüktür.
  • Öğe
    Gaitada gizli kan pozitifliğinin klinik korelasyonunun retrospektif analizi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Gün, Neslihan Nazik Öztürk; Demir, Ali
    Amaç: Gaitada Gizli Kan Testi (GGK), gastrointestinal sistem (GİS) kaynaklı gizli kanamaları saptamak için kullanılan, basit ve noninvaziv bir tarama testidir. Kolorektal kanser taramasında önemli bir rol oynar. Kolorektal kanser, dünyada en sık görülen kanserlerden biridir. Tarama programları ile kansere bağlı ölümler anlamlı oranda azaltılabilmektedir. Guaiac tabanlı testler, diyet kısıtlaması gerektirirken; son dönemde fekal immünokimyasal testler (FIT), daha hassas ve özgül oldukları için tercih edilmektedir. Bu çalışmada GGK testi yapılan hastaların aldığı endoskopik ve histopatolojik tanıların incelenmesi ve GGK testi pozitifliğinin klinik korelasyonun analizinin retrospektif olarak yapılması amaçlanmıştır. Bir diğer amaç ise GGK testi pozitif kolorektal kanser tanısı alan hastalar gösterilerek testin erken teşhisteki önemini vurgulamak, erken teşhis edilen hastalarda sağ kalımın çok daha iyi olduğunu ve tedavi maliyetlerinin düşebileceğini hatırlatmaktır. Yöntem: Çalışmaya Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi yetişkin Gastroenteroloji Polikliniğine 01 Ocak 2023-30 Haziran 2024 tarihleri arasında başvuran GGK testi vermiş olan ve çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan 306 hasta katılmıştır. GGK testi hastanemizde bulunan fekal immunohistokimyasal test (Alfresa Pharma Corporation, FIT Hemoglobin NS-Prime Test)’tir ve 100 ng/ml'nin üzerindeki sonuçlar pozitif kabul edilmiştir. Hastaların demografik verileri (yaş, cinsiyet, ek hastalık, antikoagülan/antiagregan kullanımı), epikrizleri, klinik seyirleri, laboratuvar değerleri, endoskopik ve histopatolojik tanıları hastane otomasyon sisteminde retrospektif olarak incelenmiştir. Bulgular: Çalışmada 306 hastanın 145 (%47,4)’i erkek, 161 (%52,6)’i kadındır. Hastaların yaş ortalaması 51,5 yıldır. 156 (%51,0) hastanın GGK testi pozitif, 150 (%49,0) hastanın GGK testi negatiftir. GGK testi negatif olan hastaların yaş ortalaması 51,90 ± 16,11 yıl, pozitif olan hastaların 51,20±17,20 yıldır. GGK testi pozitif olanlarda en sık üst GİS patolojisi kronik gastrit (42), en sık alt GİS patolojisi ülseratif kolit (62) olarak bulundu. 6’sında midede malignite (5 mide kanseri, 1 mide lenfoması) görülürken 12’sinde kolorektal kanser görüldü. GGK testi negatif olanlarda en sık üst GİS patolojisi kronik gastrit (73), en sık alt GİS patolojisi polip (16) olarak bulundu. 2’sinde midede malignite (1 mide kanseri, 1 mide lenfoması) görülürken kolorektal kanser hiç görülmedi. 65 yaş ve üzeri hastalarda GGK testi pozitif (10) ve negatif (7) olanlarda en sık kolon polipi görüldü. 65 yaş ve üzeri GGK testi pozitif hastaların 6’sında kolorektal kanser görüldü. 65 yaş ve üzeri GGK testi pozitif 3 hastada mide kanseri görülürken GGK testi negatif hastalarda midede malignite görülmedi. Tüm hastalarda GGK testi pozitif ve negatif grup karşılaştırıldığında wbc, neu, sedimantasyon, crp ve demir parametreleri arasında anlamlı farklılık görüldü. Fekal hemoglobin konsantrasyonu ile Hgb ve SDBK (serum demir bağlama kapasitesi) arasında negatif yönlü, INR arasında pozitif yönlü düşük derecede anlamlı korelasyon bulundu. GGK titresi arttıkça prekanseröz lezyon ve kolorektal kanser sıklığında artış saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızda GGK testi yapılan hastaların aldığı endoskopik ve histopatolojik tanılar incelenmiş ve testi pozitif hastaların klinik korelasyonunun retrospektif analizi yapılmıştır. GGK testi çeşitli GİS patolojilerinde pozitif olabilse de en önemlisi kolorektal kanserdir. En sık pozitiflik ülseratif kolitte görülse de hastaların önemli bir kısmında da kolorektal kanser görülmüştür. Çalışmamızda GGK testi negatif olan hiçbir hastada kolorektal kanser görülmemiştir.
  • Öğe
    Son 10 yıl içerisinde merkezimizde evre 3-4 kronik böbrek hastalığı (KBH) tanısı alan hastalarda progresyona etki eden faktörlerin retrospektif olarak değerlendirilmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Argun, Ayşenur; Tombul, Halil Zeki
    Amaç: Kronik Böbrek Hastalığı (KBH), genellikle ilerleyici bir hastalık olup tedavi edilmediğinde son dönem böbrek yetmezliğine (SDBY) yol açabilir. Hastalığın ilerlemesinde birçok faktör etkili olmaktadır. Bu çalışmada KBH progresyonuna sebep olan faktörleri tespit edip farkındalığı artırmak amaçlanmaktadır. Böylece KBH'nin erken teşhisi ve uygun tedavi yaklaşımlarının uygulanması, hastalığın ilerlemesini engellemeye ve tedavi maliyetlerini azaltmaya yardımcı olabilecektir. Yöntem: Çalışmaya Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji polikliniğine başvuran 100 adet Evre 3-4 KBH’li olgu dahil edilmiştir. Hastaların ilk muayenesinde demografik özellikleri (yaş, cinsiyet, boy, kilo) ve laboratuvar değerleri kaydedilmiştir. Hastaların 10 yıllık seyrindeki 3-6 ayda bir olan poliklinik takipleri not edilmiştir ve son muayenedeki laboratuvar değerleri de çalışmaya eklenerek hastaların bu 10 yıllık süreçteki değerleri kıyaslanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda Evre 3 veya Evre 4 KBH tanılı toplam 100 hasta ile yürütülen çalışmada hastaların 55’i erkek, 45’i kadındır. Hastaların yaş ortalaması 64.75∓13,40 yıldır. Progresif hastaların yaş ortalaması stabil hastalardan daha düşük bulunmuştur (p=0.001). 10 yıllık süre içinde durumu progrese olan hastaların sayısı 74, stabil olanların sayısı 26’dır. Hastaların 60’ı Evre 3, 40’ı ise Evre 4 hastasıdır. Progresif hastaların intakt Parathormon (iPTH), (p=0.000), ferritin (p=0.042) ve proteinüri (p=0.000) değerleri, stabil hastalardan daha yüksek bulunurken, HCO3 (p=0.010) değerleri daha düşük bulunmuştur. Diyabetik hastalarda hipertansiyon (p=0.024) ve hiperlipidemi (p=0.006) daha fazla görülmüştür. Diyabetik hastaların yaş ortalamaları daha büyük bulunmuştur (p=0.003). Diyabetik hastalarının EF değerleri daha düşük (p=0.014) ve PAB değerleri daha yüksek bulunmuştur (p=0.002). Diyabetes mellitus (DM) hastalarının altta yatan hastalık süresi DM olmayanlara göre daha yüksek bulunmuştur (p=0.001).DM hastalarının potasyum (K) değerleri (p=0.006), sedimantasyon değerleri DM hastası olmayanlara göre daha yüksek bulunmuştur (p=0.011). Bivariate logistik regresyon analizi sonucu incelendiğinde yaşın artması hastanın progresyon riskini azaltmaktadır. KBH’ye sebep olan altta yatan hastalık süresinin artması, ürenin artması ve proteinüri progresyon riskini arttırmaktadır. Sonuç: Çalışmamızda KBH progresyonunda etkili faktörler değerlendirilmiştir. Progresyon riskini arttıran faktörler altta yatan hastalık süresinin artması, ürenin artması ve proteinüri olarak sonuçlanmıştır. Yaşın artması ise progresyonu azalttığı tespit edilmiştir. Bu nedenle hastalarda KBH progresyonunu yavaşlatmak için bu faktörlere yönelik tedbir ve tedavinin sağlanması önemlidir.
  • Öğe
    EBUS yapılan hastaların mediastinal ve hiler LAP'lerin doppler özellikleri, toraks bt görünümleri ve patoloji sonuçları değerlendirilmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Ünal, Büşra; Vatansev, Hülya
    Amaç. Çalışmamızda mediastinal LAP ön tanısı ile Endobronşiyal Ultrasonografi (EBUS) yapılan hastalarda mediastinal ve hiler lenf nodlarının doppler özelliklerini, toraks bilgisayarlı tomografi (BT) bulgularının patoloji sonuçları ile ilişkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem. Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Kliniği Bronkoskopi Ünitesinde Mediastinal LAP endikasyonu ile EBUS işlemi yapılan 52 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların demografik verileri, geçmiş sigara dumanı-biomass maruziyet öyküsü, toraks BT Mediastinal LAP boyutları kayıt altına alınmıştır. EBUS işlemi sırasında her biyopsi alınan lenf nodu ayrı ayrı Nakajima ve ark tarafından yapılan vaskularızasyon sınıflama yöntemine göre sınıflandırıldı. 104 adet lenf nodunun EBUS ultrason görünümleri ve toraks BT boyutlarının patoloji sonucu ile malignite açısından ilişkisi incelendi. Bulgular. Çalışmaya 52 hasta dahil edildi ve 104 LAP biyopsi örneği alındı. Çalışmaya katılan hastaların 18 (% 34,6)’i kadın, 34 (% 65,4)’ü erkeklerden oluşmaktadır. Alınan örnekler en fazla 40 (% 38,5)’ı subkarinal alandan, 19 (% 18,3)’u sağ alt paratrakeal alandan, 18 (% 17,3)’i sağ interlober alandan alınmıştır. Biyopsi sonucuna göre 38 antrakotik, 35’i epitelyal-fibrotik doku, 16 ’sı granülomatöz inflamasyon bulguları gösteren benign karakterde 89 adet LAP saptandı. Malign özellik gösteren 15 LAP ise 6 ’sı adenokarsinom, 2 ’si scc, 4’ü küçük hücreli karsinom, 3’ü lenfoma olarak saptandı.LAP vaskularitesine göre sınıflandığında 63 tanesi Grade-1, 26 tanesi Grade- 2 ve 15 tanesi Grade-3 olarak sınıflandı. Grade 1 lenf nodlarının boyut ortancasının 1,50 cm den düşük olması ve Grade 2 lenf nodu boyut ortancasının 1,75 cm den düşük olmasından dolayı boyut ve vaskülaritesinin evreleri arasında istasitiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0,019). Malignite ve vaskularite ilişkisi incelendiğinde ise Grade-1 olarak sınıflanan LAP lerin 56 (%88,90)’sının bening, 7 (%11,10)’sinin maling olduğu; Grade 2/3 vaskülaritesi olan hastalar değerlendirildiğinde 33 (%80,50)’ünün bening, 8 (%19,50)’inin malign olduğu görülmüştür. Vaskülarite ve malignite durumu karşılaştırıldığında aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p=0,233). EBUS lenf nodu büyüklükleri bening ve malign olarak karşılaştırıldığında malign lenf nodları boyut ortancası 2 cm den, benign olanlar ise 1cm den büyük olması nedeniyle aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0,004). Malign lenf nodu toraks bt boyutları 2.4cm den , benign olanlar ilse 1.5cm den büyük olması nedeniyle toraks bt boyut ve malignite arasında anlamlı fark saptandı. (p=0,001) Sonuç. Çalışmamızda hem EBUS hem toraks BT ile değerlendirilen lenf nodu boyutlarının malignite ile anlamlı ilişkili olduğu, ancak Doppler vaskülarite sınıflamasının maligniteyi öngörmede sınırlı değer taşıdığı görülmüştür. Lenf nodlarının karakterinin değerlendirilmesinde Toraks bt boyutu ve EBUS doppler sonografik özellikleri yol gösterici olmakla birlikte kesin tanı için patolojik örnekleme yapılmalıdır.
  • Öğe
    COVİD-19 pandemisi sonrasındaki dönemde viral pulmoner enfeksiyon nedeniyle hastane yatışı olan hastaların retrospektif değerlendirilmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Şahin, Şeyma; Teke, Turgut
    Amaç: Solunum yolu enfeksiyonları dünya genelinde en sık görülen enfeksiyonlar arasındadır. Son yıllarda solunum yolu enfeksiyonlarında viral etkenler daha sık görülürken Covid-19 pandemisiyle birlikte bu durum daha da netleşmiştir. Solunum yolu viral enfeksiyonlarının prognozunun önceki dönemlere kıyasla daha kötü olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Covid-19 pandemisi immün sistem, solunum sistemi gibi birçok sistemi etkilemiş olup pandemi sonrasında da post-covid semptom ve etkilerin devam ettiği görülmektedir. Pandeminin ilerleyen dönemlerde de etkilerinin devam edeceği düşünülmektedir. Çalışmamızda pandemi sonrasındaki dönemde viral pulmoner enfeksiyonları nedeniyle hastane yatışı verilen hastaların retrospektif değerlendirilmesiyle pandeminin solunum yolu viral enfeksiyonlar üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Servis ve Yoğun Bakım Ünitesinde Kasım 2022- Nisan 2025 tarihleri arasında yatarak tedavi edilen ve solunum yolu viral enfeksiyonu şüphesiyle alınan burun ve boğaz sürüntülerinde solunum yolu viral panel testinde pozitiflik saptanan hastalar dahil edilmiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, yaşadığı yer ve meslekleri kaydedilmiştir. Hastaların hastaneye başvurusunda ve taburculuk kararı öncesindeki enfektif parametreleri, üre, elektrolit ve karaciğer fonksiyon testleri gibi bazı laboratuvar değerleri ve vital bulguları karşılaştırılmıştır. Hastaların merkeze başvurusu sırasındaki radyolojik bulguları, steroid tedavisi alma durumları, solunum destek ihtiyacı, hastanede kalış süresi ve tedavi sürecinde yoğum bakım ihtiyacı gelişme durumu belirtilmiştir. Hastaların grip aşısı, Pnömokok aşısı ve Covid-19 aşısı ülkemizdeki aşı takip sisteminden kontrol edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda 74’ü kadınlardan, 65’i erkeklerden oluşan solunum yolu viral panelinde pozitiflik saptanan 139 hasta incelenmiştir. Araştırmaya katılan hastaların yaş ortalaması 64,41± 15,11’ dir. 139 hastanın 135’ inde en az bir ek hastalık bulunmaktadır. Hastaneye başvuru sırasında en sık görülen semptom nefes darlığı, öksürük, balgam, ateş, miyalji, baş ve boğaz ağrısıdır. Hastaların solunum muayenesinde en sık işitilen oskültasyon bulgusu ral ve ronküstür. Hastalarda radyolojik bulgu olarak en sık bilateral infiltrasyon izlenmiştir. Araştırmaya katılan hastaların yatış esnasındaki lökosit ortalaması 10,89×10³ u/l ± 5,15×10³ u/l, nötrofil ortalaması 8,43×10³ u/l ± 4,70×10³ u/l, lenfosit ortalaması 1,56×10³ u/l ± 1,42×10³ u/l, trombosit ortalaması 261,32×10³ u/l ± 109,27×10³, u/l sedimantasyon ortalaması 26,26 ±21,50, Crp ortalaması 98,30 ± 95,64 mg/l, üre ortalaması 50,04 ± 35,62 mg/dl, kreatinin ortalaması 1,33 ± 1,34 mg/dl, AST ortalaması 42,56 ± 122,23 U/l, ALT ortalaması 30,13 ± 64,07 U/l’ dir. Çalışmaya katılan hastaların 72’ si Covid-19 enfeksiyonu geçirmiştir. Çalışmaya katılan hastalarda en sık Rhinovirüs ve İnfluenza saptanmıştır. Covid-19 enfeksiyonu geçiren ve geçirmeyen hastalar kıyaslandığında viral enfeksiyonların sıklığında, yoğun bakım ihtiyacı ve komplikasyon gelişme oranında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Ancak Biontech aşısı yaptıranlarda daha az komplikasyon geliştiği görüldü (p<0,05). Lenfopeni ve trombositopeni izlenen hastalarda prognozun daha kötü olduğu gözlemlendi (p<0,05). Prokalsitonin değeri yüksek olan hastalarda diğerlerine kıyasla yoğun bakım destek ihtiyacının daha fazla olduğu görüldü (p<0,05). Sonuç: Bu çalışmada, Kasım 2022- Nisan 2025 tarihleri arasında hastanede yatarak tedavi alan solunum yolu viral panelinde viral solunum yolu enfeksiyonu tespit edilmiş 139 hastanın klinik, radyolojik ve demografik özellikleri incelenmiştir. 65 yaş üstü ve gençler arasında komplikasyon gelişme oranında fark saptanmamıştır. Prokalsitonin değeri yüksek olanlarda daha fazla yoğun bakım destek ihtiyacı olduğu gözlemlenmiştir (p<0,05). Lenfopeni ve trombositopeni izlenen hastalarda daha yüksek oranda yoğun bakım destek ihtiyacı olduğu gözlemlenmiştir (p<0,05). Bu durum trombosit, lenfosit ve prokalsitonin değerinin prognostik faktör olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Covid-19 enfeksiyon geçirme durumuna göre hastalar ikiye ayrıldığında virüs çeşitliliği, komplikasyon gelişme oranı ve yoğun bakım destek ihtiyacı açısından anlamlı fark bulunmamıştır. Ancak Biontech aşısı yaptırmış olanlarda yaptırmayanlara kıyasla daha az komplikasyon geliştiği görülmüştür (p<0,05). Çalışmamızda İnfluenza Ocak-Mart, RSV ve Rhinovirüs Ocak-Nisan ayları arasında daha sık görülmüştür. Pandemi öncesi döneme kıyasla virüs tiplerinin daha erken zirve yaptığı gösterilmiştir. Bu bilgilere ek olarak influenza ağustos ayında ikinci pikini yapmıştır. Çalışmamızdaki veriler pandeminin solunum yolu virüslerinin mevsimselliğini değiştirdiğini göstermektedir.
  • Öğe
    Pulmoner arteriyel hipertansiyon hastalarında HİF yolağındaki protein düzeylerinin ve ilişkili genlerdeki polimorfizmlerin hastalığın kliniği ve prognozuyla ilişkisinin incelenmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Kan, Hasan; Alsancak, Yakup
    Amaç: Bu çalışmada, pulmoner arteriyel hipertansiyon (PAH) tanılı hastalarda hipoksi ile ilişkili hücresel yanıt mekanizmalarını düzenleyen HIF-1α, HIF-2α, HIF-3α ve VHL protein düzeylerinin periferik kanda değerlendirilmesi ve HIF-1α genindeki rs11549465, rs2057482 ile HIF-2α genindeki rs13419896 tek nükleotid polimorfizmlerinin varlığının araştırılması ve bunların klinik ve prognostik göstergelerle olan ilişkilerinin ortaya konması hedeflenmiştir. Yöntem: Çalışmaya sağ kalp kateterizasyonu ile pulmoner arteriyel hipertansiyon tanısı doğrulanan 71 erişkin hasta ile yaş-cinsiyet olarak eşlenik 93 sağlıklı kontrol grubu dahil edilmiştir. Tüm hastalarda fonksiyonel sınıf, 6 dakikalık yürüme testi, NT-proBNP düzeyi, sağ kalp kataterizasyonu parametreleri ve transtorasik ekokardiyografi ile sağ ventrikül fonksiyonları kaydedilmiştir. Kan örneklerinden elde edilen serumlarda HIF-1α, HIF-2α, HIF-3α ve VHL protein düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçülmüştür. Ayrıca, HIF-1α genindeki rs11549465, rs2057482 ile HIF-2α genindeki rs13419896 tek nükleotid polimorfizmlerinin genetik analizi gerçekleştirilmiştir. Elde edilen biyokimyasal ve genetik veriler, hastaların klinik ve hemodinamik bulguları ile ilişkilendirilerek analiz edilmiştir. Bulgular: PAH grubunda HIF-1α [1,39 ng/mL (0,9–1,9) vs. 4,06 ng/mL (2,89–7,84); (p<0,0001)], HIF-2α [5,73 ng/mL (5,09–6,5) vs. 7,95 ng/mL (4,87–18,2); (p=0,002)], HIF-3α [109 ng/mL (73,2–141) vs. 264 ng/mL (124–825); (p<0,0001)] ve VHL [506 ng/mL (361–716) vs. 654 ng/mL (352–1555); (p=0,0295)] düzeyleri anlamlı olarak düşük saptanmıştır. PAH 4 Katmanlı Risk Değerlendirmesine göre 1-2 puan alan hastalar düşük-orta risk, 3-4 puan alan hastalar orta-yüksek risk olarak sınıflandırıldığında riski düşük olan grubun HİF-2α seviyesi (6 (5,42- 6,82)) ile riski yüksek olan grubun HİF-2α seviyesi (5,42 (4,86-6,27)) arasında anlamlı farklılık olduğu (p=0,0449) görülmüştür. Sonuç: PAH hastalarında HIF-1α, HIF-2α, HIF-3α, VHL protein düzeyleri sağlıklı bireylere kıyasla anlamlı düzeyde düşüktür. Özellikle HIF-2α düzeyi hastalığın şiddeti ile ilişkili olabilir. Ancak, bu bulguların daha net mekanistik bağlantılarla desteklenebilmesi ve klinik uygulamalara entegrasyonunun değerlendirilebilmesi için daha geniş örneklem gruplarında, çok merkezli ve prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
  • Öğe
    Yapısal kalp hastalığı olmayan hastalarda atriyal fibrilasyonun prematür ventriküler kompleks yükü ve lokalizasyonu üzerine etkisi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Keskin, Öznur; Sertdemir, Ahmet Lütfü
    Amaç: Prematür ventriküler kompleksler, atriyal fibrilasyon ile sıklıkla birlikte görülebilen aritmiler olup, atriyal fibrilasyon ile ilişkileri karmaşık ve çok yönlüdür. Prematür ventriküler komplekslerin, atriyal fibrilasyona eşlik eden yapısal değişikliklerin bir sonucu mu ortaya çıktığı yoksa etyolojisinde bağımsız bir aritmojenik tetikleyici mi olduğu halen tartışmalıdır. Bu çalışmada, atriyal fibrilasyonu olan hastalarda prematür ventriküler komplekslerin sıklığının, yükünün ve morfolojik özelliklerinin değerlendirilerek köken aldığı lokalizasyonların belirlenmesi; klinik, laboratuvar bulguları ve ekokardiyografik parametrelerle ilişkilerinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Yöntem: Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Kardiyoloji Kliniği’nde yapılan bu çalışmaya, atriyal fibrilasyon (AF) tanısı olan ve 24 saatlik 12 kanallı ambulatuvar EKG ile değerlendirilen 103 hasta dahil edildi. İskemik kalp hastalığı ve yapısal kalp hastalığı olan olgular ile elektrokardiyografik olarak Ashman aberasyonu olan kompleksler çalışma dışı bırakıldı. Klinik özellikler, eşlik eden hastalıklar, laboratuvar değerleri, ekokardiyografik bulgular ile prematür ventriküler komplekslerin (PVK) sıklığı ve köken aldıkları lokalizasyonlar prematür ventriküler kompleks varlığına göre karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların %72,8’inde (n=75) PVK saptandı. PVK’lı grupta yaş daha ileri (p=0,002), KBH (p=0,013) ve DM (p=0,027) daha sık idi. CHADS-VA skoru ve NYHA fonksiyonel sınıfı PVK olanlarda anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,001). NT-proBNP pozitifliği PVK’lı hastalarda daha fazlaydı (72,0% vs. 35,7%; p<0,001) ve ortanca değerler anlamlı derecede yüksekti (1120 pg/mL vs. 259 pg/mL; p<0,001). Ekokardiyografik olarak, lateral e’ hızı daha düşük, ortalama E/e’ oranı ise daha yüksek bulundu (p=0,01). Sol atriyum volüm indeksi (LAVI) artışı tüm hastaların %55,3’ünde (n=57) izlendi ve bunların %78’inde (n=45) PVK mevcuttu. Multifokal PVK’lar %44 oranında görüldü ve 14 hastada non-sustained VT (NSVT) kaydedildi. PVK’ların çoğunluğu sol ventrikülden (%69,3), özellikle çıkış yolu dışı bölgelerden (%41) kaynaklandı. Uzun süreli persistan AF grubunda sağ ventrikül çıkış yolu (RVOT) ve sağ ventrikül çıkış yolu dışı bölgelerden köken alan PVK’ların anlamlı olarak daha sık olduğu saptandı (p=0,03). Sonuç: AF hastalarında PVK prevalansı yüksektir ve ileri yaş, ek komorbiditeler, artmış NT-proBNP düzeyleri ve diyastolik disfonksiyonla ilişkilidir. Genel popülasyonda PVK’lar en sık çıkış yollarından köken alırken, çalışmamızda AF’li olgularda PVK’ların daha çok sol ventrikül ve çıkış yolu harici bölgelerden kaynaklandığı görülmüştür. Bu bulgular, AF’ye bağlı yapısal ve hemodinamik yeniden şekillenmenin PVK morfolojisi ve yükünü etkileyebileceğini düşündürmektedir.