Sağlık Bilimleri Enstitüsü Tez Koleksiyonu
Bu koleksiyon için kalıcı URI
Güncel Gönderiler
Öğe Hiperbarik oksijen tedavisi alan bireylerde duygusal özgürleşme tekniği ve sanal gerçeklik gözlüğünün anksiyete ve yaşam bulgularına etkisi: randomize kontrollü çalışma(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Açıkgöz, Gülsüm Gürsoy; Su, SerpilBu araştırma, Konya Şehir Hastanesi Hiperbarik Oksijen Tedavi Ünitesinde ilk kez hiperbarik oksijen tedavisi alan hastalarda duygusal özgürleşme tekniği ve sanal gerçeklik gözlüğünün anksiyete ve yaşam bulguları üzerindeki etkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Araştırma, paralel tasarımlı, üç kollu randomize kontrollü deneysel bir çalışma olup 01.01.2024–31.12.2025 tarihleri arasında yürütülmüştür. Çalışmanın örneklemini, araştırmaya dâhil edilme kriterlerini karşılayan toplam 75 hasta oluşturmuştur. Katılımcılar, yaş ve cinsiyet değişkenlerine göre tabakalı randomizasyon yöntemi kullanılarak standart bakım, sanal gerçeklik gözlüğü ve duygusal özgürleşme tekniği olmak üzere üç gruba ayrılmıştır. Standart bakım grubuna yalnızca standart eğitim verilmiş, herhangi bir girişim uygulanmamıştır. Sanal gerçeklik gözlüğü grubuna standart eğitimin ardından sahil ve deniz temalı içerikler izletilmiş; duygusal özgürleşme tekniği grubuna ise standart eğitimi takiben duygusal özgürleşme tekniği uygulanmıştır. Her bir grup 25 bireyden oluşmuş ve bireylerden üç farklı zamanda ölçüm alınmıştır. Ölçümler, bireyin birime ilk başvurusunda, tedavi öncesinde ve tedavi sonrasında gerçekleştirilmiştir. Araştırma verileri, Hasta Tanıtım Formu, Durumluk Kaygı Ölçeği, Yaşam Bulguları Takip Formu ve Öznel Rahatsızlık Birimi Skalası kullanılarak araştırmacı tarafından yüz yüze toplanmıştır. Değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu çarpıklık-basıklık değerleri, histogramlar ve Q-Q plot grafikleri ile değerlendirilmiştir. Gruplar arası karşılaştırmalarda tek yönlü ANOVA, grup içi karşılaştırmalarda tekrarlı ölçümlerde ANOVA ve grup-zaman etkileşimini incelemek amacıyla karma ANOVA analizleri kullanılmıştır. Tüm analizlerde anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Araştırma gruplarının demografik özellikler açısından homojen dağılım gösterdiği saptanmıştır. Anksiyete puanları açısından ikinci ve üçüncü ölçümlerde gruplar arasında anlamlı farklılıklar belirlenmiştir. Tukey ikili karşılaştırma analizi sonucunda, sanal gerçeklik ve duygusal özgürleşme tekniği gruplarında, standart bakım grubunun ikinci ölçümlerine kıyasla anksiyete puanlarının anlamlı düzeyde daha düşük olduğu saptanmıştır. Ayrıca, duygusal özgürleşme tekniği grubunun ikinci ölçüm anksiyete puanlarının sanal gerçeklik grubuna göre anlamlı derecede daha düşük olduğu belirlenmiştir. Üçüncü ölçümlerde ise duygusal özgürleşme tekniği uygulanan grubun, standart bakım ve sanal gerçeklik gruplarına ait anksiyete puanlarına kıyasla anlamlı düzeyde daha düşük değerlere sahip olduğu görülmüştür. Yaşam bulguları incelendiğinde; sistolik ve diyastolik kan basıncı, nabız, solunum sayısı ve vücut sıcaklığı değerlerinin her üç grupta birinci ve ikinci ölçümlerde üçüncü ölçümlere kıyasla anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptanmıştır. Oksijen satürasyonu değerlerinin ise tüm gruplarda üçüncü ölçümlerde birinci ve ikinci ölçümlere göre anlamlı düzeyde arttığı belirlenmiştir. Öznel rahatsızlık birimi skalası sonuçlarına göre, standart bakım grubunda üçüncü ölçümlerin birinci ölçümlerden; sanal gerçeklik ve duygusal özgürleşme tekniği gruplarında ise ikinci ve üçüncü ölçümlerin birinci ölçümlerden anlamlı düzeyde daha düşük olduğu bulunmuştur. Sonuç olarak, hiperbarik oksijen tedavisi alan bireylerde sanal gerçeklik gözlüğü ve duygusal özgürleşme tekniğinin anksiyeteyi azaltmada etkili olduğu belirlenmiştir. Bu doğrultuda, anksiyetenin azaltılması amacıyla hemşireler tarafından uygulanabilen nonfarmakolojik yöntemlerin HBO tedavisi uygulamalarında yaygınlaştırılması önerilmektedir.Öğe Millenmiş ve 3 boyutlu baskı ile üretilen restorasyon materyallerine uygulanan yapay yaşlandırmanın translüsensi ve yüzey pürüzlülüğü üzerine etkisi(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Oğuz, Gözde Kaya; Büyükerkmen, Emine BegümBu çalışmanın amacı; farklı kimyasal yapıdaki üç farklı CAD/CAM blok ve 3 boyutlu baskı yöntemiyle üretilen bir restoratif materyalin uzun dönem termal yaşlandırma (10.000, 30.000 ve 50.000 döngü) sonrasındaki renk stabilitesi, translüsensi ve yüzey pürüzlülüğü değerlerindeki değişimin incelenmesidir. Çalışmada dört farklı materyal (GC Cerasmart, Vita Enamic, Shofu HC ve Saremco Print Crowntec) kullanıldı. Her bir gruptan 10 adet (n=10) olmak üzere toplam 40 adet 2,00 ± 0,01 mm kalınlığında numune hazırlandı. Millenmiş bloklar elmas separe ile kesilirken, Saremco grubu DLP teknolojisine sahip 3B yazıcıda üretildi. Firma talimatlarına göre ikincil kürleme işlemleri tamamlandı. Tüm numunelere standart zımparalama ve glaze (Optiglaze Color) işlemi uygulandı. Başlangıç ölçümleri yapıldıktan sonra numuneler 5°C-55°C aralığında 10.000, 30.000 ve 50.000 devirlik termal döngüye tabi tutuldu. Renk koordinatları (L*, a*, b*, C, h) ve translüsensi değerleri spektrofotometre (Vita Easyshade V) ile ölçüldü; yüzey pürüzlülüğü (Ra) ise profilometre ile analiz edildi. Renk farkı (ΔE) ve translüsensi değişimi (ΔRTP) CIEDE2000 formülü ile hesaplandı. Veriler Robust Mixed ANOVA, Genelleştirilmiş Lineer Model ve Tukey testleri ile analiz edildi (α=0,05). Termal döngü sayısı arttıkça tüm gruplarda L* (parlaklık) değerleri anlamlı derecede azalmış ve materyaller daha koyu görünüm sergilemiştir. Renk değişim değerleri (ΔE) döngü sayısı ile paralel olarak tüm gruplarda artmıştır; en yüksek renk değişimi Saremco Print Crowntec grubunda, en düşük (stabil) değişim ise Vita Enamic grubunda saptanmıştır. Yaşlandırma süreci tüm materyallerin translüsensi (RTP) değerlerinde anlamlı düşüşe neden olmuştur; Saremco Print Crowntec grubu optik stabilitesini en fazla kaybeden materyal olurken, GC Cerasmart en yüksek translüsensi direncini göstermiştir. 50.000 döngü sonunda tüm materyallerde yüzey pürüzlülüğü (Ra) başlangıca göre anlamlı artış göstermiştir. Gruplar arası karşılaştırmada Vita Enamic en stabil ve pürüzsüz yüzey değerlerini korurken, Saremco Print Crowntec grubu yaşlandırmaya karşı en hassas (en pürüzlü) grup olarak belirlenmiştir. Millenmiş rezin içerikli hibrit materyaller, uzun dönem yaşlandırma altında hem optik özelliklerini hem de yüzey kalitelerini 3B baskı yöntemiyle üretilen materyallere oranla daha iyi koruma eğilimindedir. Materyal tipi ve yapay yaşlandırma süresi, restorasyonların klinik başarısını doğrudan etkileyen kritik parametrelerdir.Öğe Düzenli intravenöz tedavi gören çocuklarda desenli tespit malzemesinin ağrı ve fizyolojik parametrelere etkisi: Çapraz karşılaştırmalı çalışma(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Kalburcu, Müberra Ahsen; Geçkil, EmineBu çalışma, düzenli intravenöz tedavi alan çocuklarda damar yolunun sabitlenmesinde kullanılan düz ve desenli tespit malzemesi uygulamalarının, çocukların ağrı düzeyi ve fizyolojik parametreleri üzerindeki etkisini belirlemek amacıyla randomize, iki dönemli çapraz karşılaştırmalı (crossover) deneysel tasarımda yapılmıştır. Araştırma, Konya’da bulunan Konya Şehir Hastanesi’nin Çocuk Polikliniği Günübirlik Tedavi Ünitesinde Nisan 2025–Aralık 2025 tarihleri arasında yürütülmüştür. Çalışmanın örneklemini, araştırma kriterlerini karşılayan toplam 40 çocuk oluşturmuştur. Çocuklar randomizasyon ile iki gruba ayrılmış; AB grubunda birinci dönemde desenli, ikinci dönemde düz tespit malzemesi uygulanırken, BA grubunda birinci dönemde düz, ikinci dönemde desenli tespit malzemesi uygulanmıştır. Her çocuk her iki uygulamayı farklı zamanlarda alarak kendi kontrolü olarak değerlendirilmiştir. Veriler, çocukların sosyodemografik özelliklerini belirlemek amacıyla araştırmacı tarafından hazırlanan Tanıtıcı Bilgi Formu, ağrı düzeyini değerlendirmek amacıyla FLACC Ağrı Ölçeği ve fizyolojik parametreleri değerlendirmek amacıyla nabız ve oksijen satürasyonu (SpO₂) ölçümleri kullanılarak toplanmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistiklerin yanı sıra çapraz karşılaştırmalı tasarıma uygun olarak tekrarlı ölçümler için istatistiksel analizler yapılmış; etki büyüklüğünün değerlendirilmesinde eta-kare (η²) değerleri kullanılmıştır. Araştırma bulgularına göre, desenli ve düz tespit malzemesi uygulanan çocukların uygulama sonrası FLACC toplam ağrı puanı ortalamaları arasında fark olduğu görülmüştür. Desenli tespit malzemesi uygulaması sonrasında çocukların ağrı puanı ortalamasının 2,45±2,39, düz tespit malzemesi uygulaması sonrasında ise 5,40±2,54 olduğu belirlenmiştir. İki uygulama arasındaki bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu ve etki büyüklüğünün yüksek düzeyde olduğu saptanmıştır (η²=0,27). Fizyolojik parametreler değerlendirildiğinde, nabız ve oksijen satürasyonu değerlerinin her iki uygulamada da genel olarak klinik açıdan stabil seyrettiği; ancak grup × zaman etkileşiminin istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Sonuç olarak, desenli tespit malzemesi uygulamasının düzenli intravenöz tedavi gören çocukların davranışsal ağrı düzeylerini azaltmada etkili, fizyolojik parametreler üzerindeki etkisinin ise anlamlı olduğu belirlenmiştir. Bu bulgular doğrultusunda, pediatrik kliniklerde damar yolu sabitlemesinde kullanılan tespit malzemelerinin çocuk dostu ve dikkat dağıtıcı özellikler açısından değerlendirilmesine yönelik daha geniş örneklemli ve çok merkezli çalışmaların yapılması önerilebilir. Bu çalışma Clinical Trials veri tabanına kayıtlıdır (NCT07316036).Öğe Tıbbi sekreterlerde kapsayıcı liderliğin örgütsel sessizliküzerine etkisi(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Çavdaroğlu, Elif; Yeşiltaş, AysunSağlık kurumları; hızlı karar almanın, etkili iletişimin ve ekip uyumunun hayati önem taşıdığı karmaşık yapılardır. Bu yapılarda görev yapan tıbbi sekreterler, hasta ile sağlık profesyonelleri arasındaki iletişim köprüsünü kurarak hizmet sürecinin düzenli işlemesinde kritik bir rol üstlenmektedir. Ancak yoğun iş yükü, hiyerarşik yapı ve psikolojik güven eksikliği gibi unsurlar, çalışanların düşünce ve önerilerini ifade etmekten kaçınmalarına, yani örgütsel sessizlik davranışı göstermelerine neden olabilmektedir. Bu noktada çalışanların farklılıklarını kabul eden, katılımı teşvik eden ve güven ortamı oluşturan kapsayıcı liderlik anlayışı önemli bir yönetim yaklaşımı olarak öne çıkmaktadır. Bu araştırmanın amacı, sağlık kurumlarında görev yapan tıbbi sekreterlerin algıladıkları kapsayıcı liderliğin örgütsel sessizlik üzerindeki etkisini incelemektir. Araştırma, kesitsel ve nicel bir tasarımda yürütülmüş olup kolayda örnekleme yöntemiyle ulaşılan 236 tıbbi sekreterden elde edilen veriler analiz edilmiştir. Veri toplama aracı olarak Kapsayıcı Liderlik Ölçeği ve Örgütsel Sessizlik Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler, parametrik ve parametrik olmayan testler ile Yapısal Eşitlik Modellemesi (SEM) uygulanmıştır. Ölçeklerin geçerlilik ve güvenirlik analizleri yapılmış; Cronbach Alfa katsayılarının kabul edilebilir düzeyde olduğu belirlenmiştir. Araştırma bulgularına göre, kapsayıcı liderlik algısı ile örgütsel sessizlik arasında negatif ve anlamlı bir ilişki bulunmaktadır. Kapsayıcı liderlik düzeyi arttıkça, özellikle kabullenici sessizlik başta olmak üzere sessizlik türlerinde anlamlı düzeyde azalma olduğu tespit edilmiştir. Yapısal model sonuçları, kapsayıcı liderliğin örgütsel sessizliği anlamlı biçimde yordadığını göstermektedir. Sonuç olarak, kapsayıcı liderlik anlayışının sağlık kurumlarında örgütsel sessizliği azaltmada önemli bir rol oynadığı görülmüştür. Çalışanların fikirlerinin değer gördüğünü hissetmeleri, psikolojik güven ortamının güçlenmesini mümkün kılmaktadır. Bu durum hem çalışan katılımını hem de kurumsal verimliliği artırmaktadır. Bu doğrultuda sağlık kurumlarında yöneticilere yönelik kapsayıcı liderlik eğitimlerinin planlanması ve tıbbi sekreterlerin karar süreçlerine daha aktif katılımını destekleyen uygulamaların geliştirilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelime: Kapsayıcı liderlik = Inclusive leadership ; Tıbbi sekreterler = Medical secretarys ; Örgütsel sessizlik = Organizational silenceÖğe Okul öncesi dönem çocuklarında dijital teknoloji bağımlılığı ile anne çocuk ihmali arasındaki ilişkide aile rutinlerinin aracı rolü(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Işık, Enes; Saltalı, Neslihan DurmuşoğluSon yıllarda dünya çapında dijital teknolojilerde meydana gelen hızlı gelişmeler, her yaştan bireyin hayatında köklü değişimler yaratmıştır. Özellikle teknoloji çağının içine doğan okul öncesi dönem çocukları bu etkiyi daha çok hissetmektedir. Dijital teknolojilerin doğru kullanımı hakkında yeterli düzeyde bilgiye sahip olmayan ebeveynler, çocuklarının dijital teknoloji bağımlısı olmasını önlemekte ve dijital teknolojinin zararlarından çocuklarını korumakta güçlük çekmektedir. Türk aile yapısı açısından bakıldığında ebeveynlik rol dağılımı bakımından özellikle okul öncesi dönemde çocukla daha çok vakit geçiren ebeveynin anne olması sebebiyle bu çalışmada dijital teknoloji bağımlılığının anne çocuk ihmali ile ilişkisi araştırılmıştır. Çocuğun dijital teknoloji bağımlılığının hem aile içi rutinler açısından olumsuz değişimler yaratabilecek, hem de ailenin çocuğu ihmal etmesi sürecinde rol alabilecek önemli bir risk faktörü olabileceği düşünülerek dijital teknoloji bağımlılığı ile anne çocuk ihmali arasındaki ilişkide aile rutinlerinin aracı rolünün incelenmesine karar verilmiştir. Aile içerisinde birlikte yemek yemek, eğlenceli vakit geçirmek ve hafta sonu aktiviteleri düzenlemek gibi aile rutinlerinin olması ebeveynlerin çocukları ile daha çok etkileşime geçmesini ve iletişim kurmasını sağlamaktadır. Dolayısıyla aile içi rutinlerin varlığının aile çocuk ihmali açısından koruyucu bir faktör, yokluğunun da bir risk faktörü olabileceği düşünülmektedir. Buradan hareketle çalışmada dijital teknoloji bağımlılığı ile anne çocuk ihmali arasındaki ilişkide aile rutinlerinin aracı rolünün araştırılmasına karar verilmiştir. Çalışmadan elde edilecek sonuçların aile çocuk ilişkileri ve dijital teknoloji bağımlılığı alanında literatüre katkı sağlaması umulmaktadır. Bu noktalardan yola çıkılarak kesitsel ve açıklayıcı desende tasarlanan bu çalışmada okul öncesi dönem çocuklarında dijital teknoloji bağımlılığı ile anne çocuk ihmali arasındaki ilişkide aile rutinlerinin aracı rolü incelenmiştir. Araştırmanın evrenini Ankara ilinde yaşayan okul öncesi eğitime devam eden 48-72 aylık çocuklar ve anneleri oluşturmaktadır. Örneklem büyüklüğü belirlenirken, modelin hassasiyetini en üst düzeyde tutmak amacıyla G*Power (3.1.9.7) programı ile analiz öncesi (a-priori) hesaplaması yapılmıştır. Araştırmaya katılım sağlayan 675 çocuk ve annesinden Sosyo-Demografik Bilgi Formu, 2-5 Yaş Teknoloji Bağımlılığı Ölçeği (TAS), Anne Çocuk İhmal Ölçeği ve Aile Rutinleri Ölçeği kullanılarak veri toplanmıştır. Katılımcılardan elde edilen verilerin analizi için SPSS 22.0 ve SPSS PROCESS MACRO programları kullanılmıştır. Yapılan analizler neticesinde; ihmalin alt boyutlarından olan duygusal ihmal ile dijital teknoloji bağımlılığı arasındaki ilişkide aile rutinlerinin kısmi aracı role sahip olduğu, eğitimsel ihmal ile dijital teknoloji bağımlılığı arasındaki ilişkide aile rutinlerinin tam aracı role sahip olduğu, otorite ve denetim ihmali ile dijital teknoloji bağımlılığı arasındaki ilişkide aile rutinlerinin kısmi aracı role sahip olduğu ve son olarak fiziksel ihmal ile dijital teknoloji bağımlılığı arasındaki ilişkide aile rutinlerinin kısmi aracı role sahip olduğu bulgulanmıştır. Elde edilen bu bulgular, dijital teknoloji bağımlılığı ile anne çocuk ihmali arasındaki ilişkide aile rutinlerinin aracı role sahip olduğunu ortaya koymakta ve sağlam temeller üzerine inşa edilen yapılandırılmış aile rutinlerinin dijital teknoloji bağımlılığı ve anne çocuk ihmali konularında etkili bir başa çıkma mekanizması olabileceğine işaret etmektedir.Öğe Prematüre bebeklerde tek seanslık fizyoterapi müdahalesinin ve masajın etkisinin karşılaştırılması: Randomize kontrollü çalışma(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Atalar, Şeyma; Yılmaz, Neslihan AltuntaşPrematüre bebeklerde uygulanan girişimsel olmayan bakım yaklaşımlarına yönelik ilgi son yıllarda belirgin biçimde artmıştır. Yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde (YYBÜ) bebeklerin davranışsal iyilik halini geliştirmek ve fizyolojik durumlarını desteklemek amacıyla kullanılan yöntemlerin etkinliğini araştıran çalışmalar da bu doğrultuda artmaktadır, özellikle girişimsel olmayan uygulamaların güvenli, etkili ve kolay uygulanabilir olması, bu araştırmaların artışında önemli bir rol oynamaktadır. Literatürde fizyoterapi ve masaj uygulamalarının prematüre bebekler üzerindeki etkilerini ayrı ayrı inceleyen çok sayıda araştırma bulunmasına rağmen, özellikle tek seanslık müdahalelerin karşılaştırmalı olarak değerlendirildiği çalışmalar oldukça sınırlıdır. Bu nedenle çalışmamızın amacı, prematüre bebeklerde tek seanslık fizyoterapi ve masaj müdahalelerinin davranışsal (ağrı, stres, uyku durumu) ve fizyolojik (kalp atım hızı, oksijen satürasyonu) parametreler üzerindeki kısa süreli etkilerini incelemek ve bu iki yöntemin etkinliğini karşılaştırmaktır. Çalışmaya 76 prematüre bebek sahibi aile davet edilmiş, 16 bebek çeşitli nedenlerle çalışma dışı bırakılmıştır. Kalan 60 bebek blok randomizasyon yöntemiyle üç gruba atanmıştır. Her grupta 20 prematüre bebek değerlendirilmiştir. Müdahalelerin etkilerini karşılaştırmak amacıyla müdahale gruplarına ağrı düzeyi, stres düzeyi, uyku kalitesi, kalp atım hızı ve oksijen satürasyonu, gibi parametreler uygulama öncesi ve uygulama sonrasında ölçülmüştür. Kontrol grubundaki bebeklere herhangi müdahale yapılmamış uygulama öncesinde belirlenen ölçekler kontrol grubundaki bebeklere de uygulanmış yaklaşık 30 dakika bekleme süresinin sonunda aynı ölçekler yeniden uygulanmıştır. Böylece ölçümler, herhangi bir fizyoterapi veya masaj müdahalesi olmadan geçen süredeki değişimi değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Gruplar arası karşılaştırmada fizyoterapi uygulamasının stres düzeyinde güçlü bir azalma oluşturduğu (p=0.0009) ve yüksek etki büyüklüğüne sahip olduğu masaj uygulamasının ise özellikle oksijen satürasyonunda anlamlı artış sağladığı (p=0.002) ve orta–büyük düzeyde etki büyüklüğüne sahip olduğu görülmüştür. Her iki müdahale grubunda da ağrı ve stres düzeylerinde anlamlı iyileşme kaydedilmiş; kontrol grubunda ise belirgin bir değişiklik gözlenmemiştir. Klinik etki büyüklüklerine bakıldığında fizyoterapinin davranışsal stres belirteçlerinde masajın ise fizyolojik parametrelerde daha belirgin bir etki oluşturduğu saptanmıştır. Bu çalışmanın sonuçları hem fizyoterapi hem de masaj uygulamalarının prematüre bebeklerde ağrı ve stres düzeylerini azaltan, fizyolojik dengeyi destekleyen etkili yaklaşımlar olduğunu göstermektedir. Fizyoterapi stres düzeyini azaltmada daha avantajlı görünürken, masaj oksijen satürasyonunu artırmada daha güçlü bir yöntem olarak öne çıkmaktadır. Bulgular, kısa süreli müdahalelerin dahi prematüre bebeklerin davranışsal ve fizyolojik iyilik hâlinde anlamlı iyileşmeler sağladığını ve bu yöntemlerin yenidoğan bakım protokollerinde uygulanmasının klinik açıdan önemli katkılar sunabileceğini göstermektedir.Öğe Konya ili KOMEK/ASEM'de 20-70 yaş arası kursiyerlerin kanser taramalarına yönelik tutumlarının ve tarama sonuçlarının değerlendirilmesi(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Abuoğlu, Seyfettin; Demir, Lütfi SaltukKanser hastalığı, hücrelerin kontrolsüz şekilde çoğalmalarıyla karakterize ve hiçbir ayırım gözetmeksizin herkesi etkileyebilen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Çalışmamızda; Konya ili KOMEK/ASEM' de 20-70 yaş arası kursiyerlerin kanser taramalarına yönelik tutumlarının ve tarama sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlandı. Araştırmamız kesitsel tipte planlandı. 841 kişi ile görüşme sağlandı. Sayısal verilerin özetlenmesinde; Aritmetik ortalama, standart sapma ve ortanca (min-max) değerleri, kategorik verilerin değerlendirilmesinde; Sayı ve yüzdelikler kullanıldı. Normal dağılımı belirlemek için Kolmogorov Smirnov ve Shapiro Wilk testi kullanıldı. Sayısal değişkenlerin iki grup karşılaştırması Mann Whitney U testi, kullanılarak analiz edildi. Kategorik verilerin analizinde Ki-Kare testi kullanıldı. KTYTÖ puanına etkili faktörleri belirlemek için Lineer regresyon testi kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak alındı. Kanser taraması yaptırmaya katılımcıların cinsiyetin, medeni durumun, Eğitim düzeyinin, sağlıklı beslenmenin, birinci derece yakınlarında kanser hastalığı teşhisi olmasının, daha önce kanser taraması yaptırmış olma, kanser taramasına katılma isteği, mesleklerin, aktif çalışma hayatında olma durumu etkili olarak tespit edildi. Ölçekten alınan toplam puan ortancası 98,0 (88,0-108,0) olarak saptandı. Kanser Taramalarına Yönelik Tutum ölçeği (KTYTÖ) puanını lise ve üzeri eğitim 4,95 birim, daha önce kanser taraması yaptırmış olma 3,13 birim, kanser taramasına katılmak istiyor olmanın 8,15 birim artırmaktadır. Bireylerin eğitim durumlarının sağlıklı yaşama olan farkındalığı, özellikle taramalara olan bilinçli farkındalığı artıracağından; cinsiyet, yaş gibi kriterler göz önüne alınarak hedef nüfusa özgü sağlık eğitimlerinin planlanması ve verilen eğitimlerde davranış değişikliğinin hedeflenmesi kanser tarama hizmetlerine katılım ve katkıyı artıracaktır. Anahtar Kelimeler: Kanser taraması, Kolorektal kanser, Meme kanseri, Serviks kanseri, TutumÖğe Kemoterapi alan kolorektal kanserli hastalara Levine Koruma Modeline dayalı uygulanan hemşirelik girişimlerinin yorgunluk, periferal nöropati ve kaygı düzeyine etkisi: Randomize kontrollü çalışma(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Koyuncu, Naciye Esra; Su, SerpilBu araştırma, kemoterapi alan kolorektal kanser hastalarına Levine Koruma Modeli'ne dayalı uygulanan hemşirelik girişimlerinin kanserle ilişkili yorgunluk, periferal nöropati ve kaygı düzeyine etkisini incelemek amacıyla ön test-son test randomize kontrollü çalışma olarak yürütülmüştür. Levine Koruma Modeli, enerji, yapısal ve kişisel bütünlüğü korumaya odaklanan bütüncül yaklaşımı nedeniyle, kemoterapiye bağlı çoklu semptom yükünün yönetiminde kuramsal bir çerçeve olarak tercih edilmiştir. Araştırmanın örneklemini, bir üniversite hastanesinin Tıbbi Onkoloji Kliniği'nde tedavi gören ve araştırmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan toplam 68 kolorektal kanser hastası oluşturmuştur. Katılımcılar 1:1 oranında müdahale (n=34) ve kontrol (n=34) grubuna atanmıştır. Müdahale grubuna, Levine Koruma Modeli çerçevesinde yapılandırılmış hemşirelik girişimleri (semptom yönetimi eğitimi, progresif gevşeme egzersizi ve duyu topu uygulaması) uygulanırken; kontrol grubuna rutin hemşirelik bakımı verilmiştir. Veriler, Haziran-Aralık 2025 tarihleri arasında ön test, ara test ve son test ölçümleriyle toplanmıştır. Araştırma verilerinin analizi istatistik paket programı (SPSS 27) kullanılarak değerlendirilmiştir. Tanımlayıcı veriler sayı, yüzde, ortalama ve standart sapma ile sunulmuştur. Gruplar arası karşılaştırmalarda bağımsız gruplarda t testi ve ki-kare testi; grup içi zaman değişimlerinin değerlendirilmesinde tekrarlı ölçümlerde varyans analizi ve uygun post-hoc testler kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Araştırma sonuçlarına göre, katılımcıların sosyodemografik ve hastalığa ilişkin özellikleri açısından müdahale ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamış olup, grupların başlangıçta homojen olduğu belirlenmiştir. Ön test ölçümlerinde gruplar arasında kanserle ilişkili yorgunluk, kemoterapi ilişkili periferal nöropati ve kaygı düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Ara test ve son test ölçümlerinde ise müdahale grubunda kanserle ilişkili yorgunluk düzeyinin zaman içinde anlamlı biçimde azaldığı, kontrol grubunda ise arttığı belirlenmiştir (p<0,05). Benzer şekilde, kemoterapi ilişkili periferal nöropatinin özellikle duyusal semptomlar boyutunda, ara testten itibaren müdahale grubunda belirgin bir iyileşme gözlenirken, kontrol grubunda semptom şiddetinin ilerleyici biçimde arttığı saptanmıştır (p<0,05). Kaygı düzeyleri incelendiğinde, müdahale grubunda hem ara test hem de son test ölçümlerinde anlamlı bir azalma olduğu, kontrol grubunda ise kaygı düzeylerinin değişmediği ya da arttığı belirlenmiştir (p<0,05). Elde edilen bulgular, Levine Koruma Modeli'ne dayalı olarak uygulanan hemşirelik girişimlerinin, FOLFOX kemoterapisi alan kolorektal kanser hastalarında yorgunluk, periferal nöropati ve kaygıyı azaltmada etkili olduğunu göstermektedir. Bu sonuçlar doğrultusunda, model temelli, farmakolojik olmayan hemşirelik girişimlerinin onkoloji bakımında uygulanabilir, sürdürülebilir ve hasta merkezli bir yaklaşım sunduğu düşünülmektedir.Öğe Annelere verilen motivasyonel görüşmeye dayalı konstipasyon eğitim programının annelerin kaygı düzeyi ve çocukların konstipasyon semptomlarına etkisi: Randomize kontrollü çalışma(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Gültepe, Kübra Koçyiğit; Hisar FilizFonksiyonel konstipasyon, çocukluk döneminde sık görülen ve gastrointestinal sistem fonksiyonları ile dışkılama düzenini olumsuz etkileyebilen; aynı zamanda annelerin psikososyal durumunu zorlayabilen önemli bir sağlık sorunudur. Fonksiyonel konstipasyonun tekrarlayıcı yapısı, günlük yaşam rutinini bozması ve tedavi başarısının büyük ölçüde aile temelli davranış değişikliğine bağlı olması nedeniyle annelerin eğitimi bu alanda kritik bir rol oynamaktadır. Bu araştırma, annelere verilen motivasyonel görüşmeye dayalı konstipasyon eğitim programının çocuklarda fonksiyonel konstipasyon semptomları ve annelerin kaygı düzeyi üzerindeki etkisini değerlendirmek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırma, paralel gruplu randomize kontrollü çalışma tasarımında yürütülmüş olup 4–6 yaş grubu çocuğu olan 50 anne, 25 müdahale ve 25 kontrol grubuna rastgele atanmıştır. Veriler çalışma başlangıcında ve ölçüm sürecinde yüz yüze toplanmış olup Anne ve Çocuk Tanıtıcı Bilgi Formu, Dışkılama Sıklığı Formu, Bristol Dışkı Ölçeği (BSFS) ve Sürekli Kaygı Ölçeği (SKÖ) kullanılmıştır. Müdahale grubundaki annelere motivasyonel görüşmeye dayalı konstipasyon eğitim programı uygulanmış ve ölçüm sürecinde çocukların semptom yönetimi ile annelerin kaygı düzeyine ilişkin değerlendirmeler yapılmıştır; kontrol grubuna herhangi bir girişim uygulanmamıştır. Çalışma ClinicalTrials.gov'a kaydedilmiştir (NCT07233772). Bulgular, müdahale grubunda dışkılama sıklığının ölçüm süresince anlamlı olarak arttığını ve tüm ölçümlerde kontrol grubuna kıyasla daha yüksek olduğunu göstermiştir (p<0,001). Benzer şekilde, BSFS puanları ölçüm süresince müdahale grubunda kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuş; bu bulgu, dışkı kıvamının normal aralığa ulaştığını göstermiştir (p<0,001). Buna karşın SKÖ puanları incelendiğinde, ölçüm zamanları içinde ve gruplar arasında anlamlı bir değişiklik olmadığı, annelerin kaygı düzeylerinin müdahale süresince anlamlı bir değişim göstermediği belirlenmiştir (p>0,05). Sonuç olarak, motivasyonel görüşmeye dayalı konstipasyon eğitim programının çocuklarda fonksiyonel konstipasyon semptomlarını iyileştirmede etkili olduğu; ancak annelerin kaygı düzeylerinde anlamlı bir değişiklik oluşturmadığı görülmüştür. Bu bulgular doğrultusunda, konstipasyon yönetiminde motivasyonel görüşmenin annelere yönelik eğitimde etkili bir yaklaşım olarak kullanılabileceği, bununla birlikte annelerin kaygı düzeyi açısından uzun dönem değerlendirme ve psikososyal destek içeren müdahalelerin etkililiğini inceleyen çalışmaların yapılması önerilmektedir. Anahtar Kelime: Anneler = Mothers ; Kabızlık = Constipation ; Kaygı = Anxiety ; Çocuklar = ChildrenÖğe Farklı ağız içi tarayıcılardan alınan ölçülerde preparasyon tasarımının ölçü doğruluğuna etkisi(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Gözen, Mehmet; Akın, CeydaAmaç: Bu in vitro çalışmada, farklı marjinal dişeti seviyeleri (supragingival ve subgingival) ile bitim hattı tasarımlarının (shoulder, chamfer ve rounded shoulder) çeşitli ağız içi tarayıcıların (intraoral scanner, IOS) dijital ölçüm doğruluğu üzerindeki etkileri değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Altı standart tam kron preparasyon modeli, Rhinoceros 8 yazılımında 2 mm oklüzal indirgeme, toplam 10° taper (her duvar için 5°) ve 1 mm marjin genişliği olacak şekilde tasarlanmıştır. İki farklı marjin seviyesi (1 mm supragingival, 1 mm subgingival) ve üç farklı bitim hattı tipi (shoulder, chamfer, rounded shoulder) kombinasyonu ile altı model elde edilmiştir. Modeller, LCD tabanlı reçine yazıcı (Pionext DJ89 Plus, Çin) kullanılarak 10 µm katman kalınlığında üretilmiş ve tarama öncesi 24 saat boyunca sabit sıcaklıkta stabilize edilmiştir. Her model dört farklı IOS sistemiyle (Trios 3, Trios 5, Primescan, Medit i700) on iki kez taranarak toplam 288 veri seti elde edilmiştir. Referans taramalar masaüstü tarayıcı (3Shape D2000, Danimarka) ile yapılmış, elde edilen veriler Geomagic Control X yazılımında best-fit alignment yöntemiyle hizalanmıştır. Marjinal bölge ve preparasyon yüzeyleri ayrı ayrı analiz edilmiş, sapmalar RMS (Root Mean Square) değeri ile nicel olarak değerlendirilmiştir. İstatistiksel analizler Jamovi 2.6.26 yazılımında Robust ANOVA ve Bonferroni düzeltmeli post-hoc testleriyle yapılmış, anlamlılık düzeyi p < 0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Tarayıcı tipi, bitim hattı tasarımı ve marjin seviyesi tarama doğruluğunu anlamlı şekilde etkilemiştir (p < 0,001). En düşük RMS değerleri Primescan (14,9 ± 0,49 µm) ve Medit i700 (15,2 ± 0,85 µm) ile elde edilirken, Trios 3 (20,0 ± 0,61 µm) ve Trios 5 (19,0 ± 0,59 µm) daha yüksek sapma göstermiştir. Rounded shoulder tasarımları hem preparasyon yüzeyi (12,7 ± 0,50 µm) hem de marjin bölgesinde (14,0 ± 0,66 µm) en yüksek doğruluğu sunmuştur. Subgingival gruplarda RMS değerleri supragingival gruplara kıyasla anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p < 0,001). Üçlü etkileşim analizi (tarayıcı tipi × marjin seviyesi × bitim hattı) anlamlı farklılık göstermiştir (p < 0,05); özellikle subgingival shoulder kombinasyonları, tüm sistemlerde en yüksek sapmaları oluşturmuştur (örneğin Medit i700: 31,03 ± 3,51 µm). Sonuç: Dijital ölçüm doğruluğu; kullanılan tarayıcı teknolojisi, bitim hattı geometrisi ve marjin seviyesinden önemli ölçüde etkilenmektedir. Rounded shoulder ve supragingival preparasyonlar, özellikle optik erişimin kısıtlandığı subgingival bölgelerde, chamfer ve shoulder tasarımlarına kıyasla daha yüksek doğruluk göstermiştir. Primescan (hibrit sistem) ve Medit i700 (yapılandırılmış ışık) tarayıcılar en doğru sonuçları vermiştir. Marjinal analizde RMS değerlerinin genel yüzey analizine göre daha yüksek olması, segmentasyon temelli bölgesel analizlerin lokal sapmaları tespit etmede daha güvenilir ve detaylı sonuçlar sunduğunu göstermiştir. Klinik Önemi: Subgingival shoulder preparasyonlar, dijital ölçüm doğruluğu açısından en fazla hata eğilimi gösteren kombinasyondur. Bu nedenle supragingival seviyede rounded shoulder veya chamfer tasarımlarının tercih edilmesi, marjinal doğruluğu artırarak CAD/CAM restorasyonlarının uzun dönem başarısını desteklemektedir.Öğe Kamu ve özel diş polikliniklerine başvuran hastaların uzaktan sağlık hizmetlerine yönelik tutumlarının değerlendirilmesi(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Soylu, İsa; Küçükkendirci, HasanDaha sonra doldurİnsanlığın varoluşundan bu yana sağlık, önemini her zaman ve her şartta göstermiştir. Bununla birlikte kaçınılmaz olarak sağlık hizmetleri de sürekli bir değişim ve dönüşüm içerisinde olmuştur. Bu değişim ve dönüşüm toplumun artan sağlık hizmetleri ihtiyacını karşılayacak şekilde olmalıdır. Son dönemde özellikle covid 19 pandemisi sebebiyle uzaktan sağlık hizmetlerinin önemi anlaşılmıştır. Bu araştırmanın amacı, Konya İli Meram ilçesinde kamu ve özel ağız ve diş sağlığı polikliniklerine başvuran bireylerin uzaktan sağlık hizmetlerine yönelik tutumlarının değerlendirilmesidir. Kesitsel tipteki bu araştırma, 01-31 Mayıs 2023 tarihleri arasında Konya ili Meram ilçesinde bulunan özel ağız ve diş sağlığı poliklinikleri ile Necmettin Erbakan üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'ne başvuran, 18 yaş ve üzeri, en az okur-yazar düzeyinde olan 404 katılımcı ile yürütülmüştür. Çalışma 01.05.2023 ve 31.05.2023 tarihleri arasında yürütülmüştür. Veri toplama aracı olarak iki bölümden oluşan bir anket formu kullanılmıştır. Birinci bölümde katılımcıların sosyodemografik özellikleri ve sağlık hizmeti kullanımına ilişkin 18 soru yer almıştır. İkinci bölümde ise 2023 yılında geliştirilen ve 18 maddeden oluşan "Uzaktan Sağlık Hizmetlerinin Kullanılmasına Yönelik Tutum Ölçeği" kullanılmıştır. Veriler tanımlayıcı istatistikler ve uygun parametrik/parametrik olmayan testler ile analiz edilmiştir. Bulgulara baktığımız zaman katılımcıların %60,1'i kadın, %39,9'u erkektir. Katılımcıların %63,9'u evli, %36,1'i bekârdır. Eğitim düzeyi bakımından %41,1'i üniversite mezunu, %23,3'ü lise mezunu, %35,6'sı diğer eğitim düzeylerinde yer almaktadır. Katılımcıların %53,2'si aktif olarak çalışmakta, % 46,8'i çalışmamaktadır. Gelir durumunun yetersiz olduğunu belirtenlerin oranı %28,2, gelirinin giderine denk olduğunu belirtenlerin oranı %52, yeterli olduğunu belirtenlerin oranı ise %19,8'dir. Katılımcıların %93,6'sı teknolojik cihaz kullanmakta, %91,8'inin evinde engelli ve bakıma muhtaç birey bulunmamaktadır. Analizler sonucunda, evde engelli veya bakıma muhtaç birey bulunması ile uzaktan sağlık hizmetlerine yönelik tutum arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p<0,05). Sonuç olarak elde edilen bulgular, evde engelli veya bakıma muhtaç birey varlığının uzaktan sağlık hizmetlerine yönelik tutum üzerinde etkili olduğunu göstermektedir. Uzaktan sağlık hizmetlerinin daha geniş kitlelere ulaştırılması, özellikle bakım gereksinimi olan bireylerin ve ailelerinin bu hizmetlerden daha etkin yararlanabilmesi açısından önemlidir. Bu nedenle, toplumda uzaktan sağlık hizmetlerine ilişkin farkındalık ve kabul düzeyini artırmaya yönelik eğitim ve bilgilendirme çalışmalarına ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Covid 19, Tele sağlık, Tele tıp, Uzaktan Sağlık Hizmetleri. ulacaktır.Öğe Annelik algısı ve emzirme davranışının 0-6 ay bebeklerdekiinfantil kolik ile ilişkisinin araştırılması.(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Kaya, Saliha Esra; Demirbaş, NurAmaç: İnfantil kolik, sağlıklı bebeklerde, yaşamın erken dönemlerinde görülen aşırı huzursuzluk ve ağlama epizotlarıyla karakterize bir durumdur. Ağlama ataklarına eşlik eden ciddi semptomların bulunmadığı ve genellikle geçici olduğu bilinmesine rağmen, bu durum ebeveynler üzerinde önemli düzeyde kaygı yaratır. Özellikle bebeğinin neden ağladığını anlayamayan, sakinleştirme çabalarına rağmen başarısız olan, tecrübesiz ya da sosyal desteği yetersiz anneler kendilerini çaresiz ve yetersiz hissedebilirler. İnfantil koliğin varlığı, annede “bebeğim aç olduğu için ağlıyor” veya “sütüm yetersiz” gibi düşüncelere yol açabilir. Bu durum emzirme deneyimini yakından etkileyebilir ve emzirme sürecinde karşılaşılan zorluklar karşısında annenin direncini azaltabilir. Bu nedenlerle, bu çalışmada infantil koliğin özellikle annenin emzirme davranışı ve annelik algısı üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Tanımlayıcı nitelikteki bu çalışmaya, ülke genelinde internet ve sosyal medya kullanan, 0-6 ay bebeği olan 304 anne dahil edildi. Literatür doğrultusunda oluşturulan anket formunda; anneye ait sosyodemografik özellikler, bebeğe ait tanımlayıcı özellikler, annenin annelik algısı ve emzirme davranışına yönelik soruların yer aldığı bilgi formu ve İnfantil Kolik Ölçeği (İKÖ) yer aldı. Oluşturulan anket formu annelere Google Forms ile online olarak uygulandı. Statistical Package for Social Sciences for Windows (SPSS) 20.0 programı kullanılarak analiz edildi. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya katılan annelerin yaş ortalaması 30,30±3,89 (min=20, maks=42) yıl ve %94,1’i (n=286) çekirdek ailede yaşamaktaydı. Katılımcıların %84,5’i (n=257) üniversite mezunu ve %50,7’si (n=154) çalışmıyordu. Katılımcıların %60,9’u (n=185) gebelik sürecini “sakin” olarak tanımlamaktaydı. Bebeklerin %51,6'sı kız, %65,8'i ilk çocuk, %58,6'sı sezaryen ile doğmuştu. Sezaryen ile doğan bebeklerin İKÖ zor bebek alt boyut (6,80±0,92) ve toplam puanları (54,74±9,08), normal vajinal yolla doğanlara göre (6,10±0,85) (58,08±9,33), anlamlı düzeyde yüksekti (sırasıyla p=0,020, p=0,000). Emzirme sırasında verdiği pozisyonun uygun olup olmadığından emin olmayan annelerin bebeklerinin İKÖ toplam puanı (60,85±9,90) ve ebeveyn-bebek etkileşimi+sorunlu bebek alt boyut puanı (14,48±3,09), uygun pozisyon verenlere (sırasıyla 56,21±9,27, 10,92±4,08) göre yüksekti (sırasıyla p=0,033, p=0,000). Çevresinde bebek bakımı konusunda kullandığı yöntemleri yetersiz görenlerin bulunduğu annelerin bebeklerinin İKÖ ebeveyn-bebek etkileşimi+sorunlu bebek alt boyut (6,93±0,90) ve toplam puanı (9,38±1,22) yeterli görenlere göre yüksek tespit edildi. (sırasıyla p=0,043, p=0,012). Bebeğine yeterli bakım veremeyeceği endişesi yaşayan annelerin bebeklerinin inek sütü/soya proteini alerjisi/intoleransı alt boyutu (8,10±2,92), ebeveyn-bebek etkileşimi+sorunlu bebek altboyutu (13,11±4,20) ve toplam puanı (60,63±9,65) böyle bir endişe duymayan annelerin bebekleri ile karşılaştırıldığında yüksek bulundu (sırasıyla p=0,031, p=0,000, p=0,000). Bebeğin boy ve kilosu ile İKÖ zor bebek alt boyutu arasında pozitif yönde zayıf korelasyon saptandı. Sonuç: Sezaryen yöntemiyle doğum yapan, gebelik sürecini stresli olarak tanımlayan ve emzirme sırasında uygun pozisyon veremeyen annelerin bebeklerinde kolik semptomlarının daha şiddetli olduğu görüldü. Çevresi tarafından yetersiz bulunduğunu düşünen ve bebeğine yeterli bakım veremeyeceği endişesi yaşayan annelerin bebeklerinde kolik belirtileri daha fazlaydı. Çalışma, infantil koliğin yalnızca bebeği değil, aynı zamanda anne-bebek ilişkisini, emzirme davranışını ve annenin ruhsal iyilik halini de etkilediğini gösterdi.Öğe 18-65 yaş arası erişkinlerde akıllı telefon bağımlılığı ileyalnızlık ilişkisinin araştırılması(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Birler, Büşra Çiçek; Demirbaş, NurAmaç: Günümüzde teknolojinin gelişmesiyle birlikte akıllı telefonlar yalnızca iletişim aracı olmaktan çıkmış; bireylerin bilgiye ulaşma, sosyalleşme, eğlenme ve gündelik yaşamlarını organize etme süreçlerinin merkezinde yer alan çok işlevli cihazlara dönüşmüştür. Bu dönüşüm toplumda akıllı telefon kullanımını yaygınlaştırmıştır ve akıllı telefon bağımlılığı, sorunlu akıllı telefon kullanımı gibi psikososyal sorunlar ortaya çıkmıştır. Akıllı telefonların aşırı ve sık kullanımı bireylerin yüz yüze iletişimden uzaklaşmasına, sosyal ilişkilerinin zayıflamasına, zamanla yalnızlık duygusunun oluşmasına zemin hazırlayabilmektedir. Bu çalışmada, yetişkin bireylerin (18-65 yaş) akıllı telefon bağımlılığı düzeyinin yalnızlık üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı nitelikteki bu çalışmanın evrenini 18-65 yaş arasındaki yetişkinler oluşturdu. Araştırmacılar tarafından literatür doğrultusunda oluşturulan anket formunda; sosyodemografik bilgiler, bireylerin akıllı telefon kullanımı, akıllı telefon kullanımı nedeniyle günlük rutinlerinin etkilenme durumlarını sorgulayan sorular, Akıllı Telefon Bağımlılığı Ölçeği-Kısa Formu (ATBÖ-KF) ve UCLA Yalnızlık Ölçeği Kısa Formu yer almaktaydı. 2025 Şubat-Mart tarih aralığında oluşturulan anket formu Google Forms ile online olarak uygulandı. Veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences for Windows) programı kullanılarak analiz edildi. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya katılan 403 katılımcının yaş ortalaması 35,61±11,70 (min=18, maks=65) yıl idi. Katılımcıların %59,3’ü (n=239) kadın, %56,3’ü (n=227) evli ve %81,1’i (n=327) üniversite/yüksekokul eğitim düzeyine sahipti. Çalışmaya katılanların algıladıkları stres düzeyi sorgulandığında %42,7’si (n=172) orta düzeyde olarak belirtti, depresyon şüphesi olan katılımcı oranı %50,9 (n=205) idi. Katılımcıların günlük ortalama telefon kullanım süresi 4,02±2,33 saatti (min=1, maks=15). Çalışmaya katılanların akıllı telefon kullanma amacı sorusuna en çok verilen cevap %77,9 (n=313) ile sosyal paylaşım siteleri (Facebook, Instagram vb.) idi. Bekar olan katılımcıların ATBÖ-KF (29,00±11,09) ve UCLA-KF toplam puanları 13,01±4,70), evli olanlardan daha yüksekti (sırasıyla p=0,000, p=0,002). Öğrenim durumu yüksekokul/üniversite olanların ATBÖ-KF puanı (27,12±10,64), öğrenim durumu lise (22,93±10,54) olanlara göre yüksekti (p=0,026). Algıladıkları stres düzeyi yüksek olan katılımcıların ATBÖ-KF (28,39±11,31) ve UCLA-KF puanı (13,08±4,69), stres düzeyi düşük olanlardan yüksekti (p=0,000). Depresyon şüphesi olan katılımcıların ATBÖ-KF (28,66±10,46) ve UCLA-KF (13,08±4,61) puanı, depresyon şüphesi olmayanların ATBÖ-KF (23,84±10,40) ve UCLA-KF (11,41±3,76) puanından yüksekti (sırasıyla p=0,000, p=0,000). Telefon kullanım süresi ile ATBÖ-KF toplam puanı arasında orta düzeyde anlamlı bir ilişki mevcuttu (r=0,336, p=0,000). Cinsiyet, en uzun yaşanan yer, çalışma durumu, aile yapısı, gelir durumu, obezite durumu, sigara kullanımı ile akıllı telefon bağımlılığı veya yalnızlık arasında anlamlı bir ilişkinin olmadığı görüldü. Telefonu yanında yokken huzursuzluk hissetmeyenlerin ATBÖ-KF puanı (21,36±9,30), huzursuzluk hissedenlere (28,23±10,84) göre düşüktü (p=0,000). Telefon kullanımı nedeniyle sosyal ilişkilerin veya performansının etkilendiğini düşünenlerin ATBÖ-KF (30,20±12,91) ve UCLA-KF (13,14±4,49) puanı, etkilenmediğini düşünenlerin ATBÖ-KF (23,63±9,02) ve UCLA-KF (11,72±4,14) puanına göre yüksekti (p=0,000, p=0,012). Telefonun sosyal ilişkilere zarar vermediğini düşünenlerin (21,53±7,87) ATBÖ-KF puanı, bazen zarar verdiğini düşünenlere (29,54±10,74) göre düşüktü (p=0,006). ATBÖ-KF ile UCLA-KF arasında pozitif yönde düşük düzeyde anlamlı korelasyon tespit edildi (r=0,208, p<0,001). Sonuç: Cinsiyet farkının, çalışma durumunun, gelir durumunun ve aile yapısının akıllı telefon bağımlılığını ve yalnızlık durumunu etkilemediği görüldü. Artmış stres düzeyi ve depresyon şüphesi, akıllı telefon bağımlılığı düzeyini ve yalnızlık hissini artırıyordu. Akıllı telefon bağımlılığı düzeyi yüksek olan ve yalnız hisseden bireylerin iş/sınıf performansı düşüktü ve sosyal ilişkileri zarar görmüştü. Akıllı telefonların uzun süreli ve kontrolsüz kullanımının bireylerin sosyal ilişkilerini ve psikolojik iyi oluşlarını olumsuz yönde etkilemişti. Bu nedenle, bireylerin farkındalıklarının artırılması, akıllı telefon kullanımına ilişkin sağlıklı alışkanlıkların kazandırılması ve aile hekimliği birimleri aracılığıyla akıllı telefon bağımlığı ile ilgili koruyucu ruh sağlığı hizmetlerinin yaygınlaştırılması önemlidir.Öğe Büyüme farklılaşma faktörü 15(GDF15)'in yaygın değişken immün yetmezlik(CVID) hastalarında tanısal değerinin ve otoimmünite belirteci olarak kullanılabilirliğinin araştırılması(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Karatopuk, Gönül; Çölkesen, FatihAmaç: Yaygın Değişken İmmün Yetmezlik (CVID) tekrarlayan enfeksiyonlar, malignite, otoimmünite gibi heterojen klinik tablolarla prezente olabilen bir hastalıktır. Otoimmün komplikasyonlar CVID hastalarının büyük çoğunluğuna eşlik etmektedir. Büyüme farklılaşma faktörü 15 (GDF15), TGF-β süper ailesine ait bir sitokindir. Hipoksi, doku hasarı, inflamasyon, miyokardiyal iskemi ve malignite gibi çeşitli hücresel stres faktörlerine yanıt olarak ekspresyonu artan GDF15’in, psöriyazis, romatoid artrit, multiple skleroz (MS), tip 1 diyabetes mellitus (tip 1 DM) gibi çeşitli hastalıklardaki rolü incelenmiştir. Mevcut çalışmada CVID hastalarında GDF15’in tanısal değeri ve otoimmünite için biyobelirteç olarak kullanılabilirliğini değerlendirmek amaçlanmıştır. Otoimmün komplikasyonların erken tespiti ile klinik yönetimin kolaylaşması, hastaların yaşam kalitesi ve süresinin uzatılması ile sağlık maliyetlerinin azaltılması hedeflenmiştir. Yöntem: Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi, Erişkin İmmünoloji ve Alerji kliniğinde Nisan 2024 ile Mayıs 2025 tarihleri arasında takipli olan 18-70 yaş aralığındaki 80 CVID hastası ve 40 kişilik kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. CVID hastaları otoimmün hastalık bulunanlar ve bulunmayanlar olarak iki gruba ayrıldı. CVID hasta grubu ve kontrol grubu arasında serum GDF15 düzeyleri karşılaştırıldı. Ayrıca GDF15’in, CVID tanısını koymada kullanılabilirliği ve CVID hastalarında otoimmünite belirteci olarak kullanılabilirliği araştırıldı. Bulgular: CVID hastalarının %52,5(n=42)’inde otoimmün hastalık bulunmaktaydı. CVID(+) otoimmün hastalığı olanların %61,9(n=26)’u, CVID(+) otoimmün hastalığı olmayanların %55,3(n=21)’ü, kontrol grubunun ise %52,5(n=21)’i kadın cinsiyetti. CVID otoimmün hastalığı bulunan kişilerin yaş ortalaması 38,2±13,6 , CVID otoimmün hastalığı bulunmayan kişilerin yaş ortalaması 39,6±13,1 , kontrol grubunun yaş ortalaması 39,1±3,8 idi ve aralarında istatiksel açıdan anlamlı fark yoktu (p=0,701). CVID(+) otoimmün hastalığı olan grubun GDF15 değerleri, otoimmün hastalığı olmayan CVID hastaları ve kontrol grubunun GDF15 değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olarak tespit edilmiştir (p<0,001; GDF15 değerleri sırasıyla 2205, 1526 ve 1083 pg/ml). CVID hastalığı tanısında biyobelirteç olarak GDF15 düzeyleri için AUC (eğri altında alan) değeri 0,769, % 95 güven aralığı 0,687-0,852, kesim noktası 1651 pg/ml ve istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,001’dir. Sensivitesi % 52,5, spesifitesi % 87,5’dir. Pozitif prediktif değeri %89,36; negatif prediktif değeri %52,04’tür. CVID hastalarında otoimmünite belirteci olarak GDF15 düzeyleri için ROC analizinde AUC (eğri altında alan) değeri 0,683, % 95 güven aralığı 0,581-0,785, kesim noktası 1564 pg/ml ve istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,001’dir. Sensitivitesi % 67,9, spesifitesi % 64,3’dir. Multivariate lojistik regresyon analiz sonuçlarına göre serum GDF15 değeri normalden yüksek olan CVID hastalarında, normal veya düşük olan CVID hastalarına göre otoimmünite gelişme riskinin yaklaşık 5 kat arttığı gösterilmiştir (OR:5,164, %95 güven aralığı 1,386-19,241, p=0,014). Sonuç: Mevcut çalışmamızın sonuçları değerlendirildiğinde serum GDF15 düzeyi, CVID hasta grubunu sağlıklı bireylerden ayırmada ve CVID hasta grubunda otoimmün komplikasyonları öngörmede yardımcı bir biyobelirteç olabilir. Ancak GDF15’in CVID hasta gruplarındaki rolünü inceleyen, tedavi hedefi olarak kullanılabilirliğinin araştırılacağı daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.Öğe Diyabetik hastalarda ultrasonagrafi ile ölçülen arterial kan akımının radial arter kateterizasyonuna etkisi(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Taşpınar, Harun; Tavlan, AybarsAmaç: Ultrasonografi rehberliğinde radial arter kateterizasyonu, invaziv monitörizasyon açısından kritik öneme sahiptir. Diyabetik hastalarda makrovasküler ve mikrovasküler komplikasyonlara bağlı değişiklikler ve anestezi tipinin hemodinamik etkileri, kanülasyon başarısını etkileyebilir. Bu çalışmada, elektif cerrahi geçirecek diyabetik hastalarda lokal anestezi ve genel anestezi altında radial arter çapı ile kan akım hızlarının (PSV ve EDV) ölçülerek, bu parametrelerin kateterizasyon başarısına, işlem süresine ve cilt perforasyon sayısına etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntem: Çalışmaya 40’ar kişilik iki gruba ayrılan toplam 80 diyabetik hasta dahil edildi. Lokal anestezi grubunda ölçümler işlem öncesi, genel anestezi grubunda ise indüksiyon sonrası yapıldı. Hastaların demografik verileri kaydedildi. Ultrason eşliğinde radial arterin sistolik ve diyastolik çapları ile pik sistolik ve end-diyastolik akım hızları kaydedildi. Ardından, aynı anestezist tarafından kateterizasyon gerçekleştirildi. Kateterizasyon süresi, cilt perforasyon sayısı ve işlem başarısı değerlendirildi. Bulgular: Genel anestezi grubunda PSV ve EDV değerleri lokal anestezi grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Radial arter çaplarında gruplar arası anlamlı fark saptanmadı. Ancak radial arter çapındaki artışın kanülasyon süresini anlamlı derecede azalttığı görüldü. İlk geçiş başarısı genel grupta %70, lokal grupta %85 idi; fakat bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Lojistik regresyon analizinde PSV, ilk geçiş başarısını bağımsız olarak öngörmede anlamlı bulundu. Ayrıca çoklu lineer regresyon analizinde vücut kitle endeksi (VKİ) arttıkça kanülasyon süresinin uzadığı, PSV ve sistolik çap arttıkça ise sürenin anlamlı olarak azaldığı görüldü. Sonuç: Bu çalışma, anestezi yönteminin özellikle radial arterin hemodinamik özellikleri üzerinde belirgin bir etkisi olduğunu ortaya koymuştur. Genel anestezi uygulanan grupta, PSV ve EDV değerleri, lokal anestezi grubuna göre anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. Diyabetik hastalardaki disregüle nitrik oksit salınımı nedeniyle sistolik ve diyastolik arter çapları açısından gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. Regresyon analizleri, artan PSV ve sistolik arter çapının kateterizasyon süresini anlamlı şekilde kısalttığını göstermiştir. Ayrıca, PSV değişkeni, ilk geçiş başarısını öngören tek bağımsız ve anlamlı faktör olarak belirlenmiştir. Öte yandan, diyabetik hastalarda artmış vücut kitle indeksine sahip hastalarda ilk giriş başarısı daha düşük bulunmuş, artan subkutan yağ dokusunun ultrason görüntülemesini güçleştirdiği ve işlemi zorlaştırdığı görülmüştür. Bu bulgular, diyabetik hastalarda ultrason ile yapılan ölçümlerin hasta kliniği ile birleştirildiğinde işlem başarısını artırabileceğinin önemini vurgulamaktadır.Öğe Kronik hepatit B ve hepatit C hastalarında IL-28B gen polimorfizmi ve serum IL-28B düzeyi(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Çamdere, Hüma; Özdemir, MehmetAmaç: Hepatit B virüs (HBV) ve hepatit C virüs (HCV) enfeksiyonları, dünya genelinde siroz ve hepatoselüler karsinom (HCC) gelişiminin en önemli nedenlerinden olup, ciddi bir halk sağlığı sorunu oluşturmaktadır. Konağın genetik yapısı ve immün yanıtı bu enfeksiyonların seyrinde belirleyici rol oynamaktadır. Tip III interferon ailesinin bir üyesi olan İnterlökin-28B (IL-28B), antiviral savunmada görev alır ve HCV enfeksiyonunun klinik seyrini etkilediği bilinmektedir. Bu çalışmada, IL-28B geninde tek nükleotid polimorfizmleri (SNP) ile serum IL-28B düzeylerinin HBV ve HCV enfeksiyonlarının klinik seyri üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya, kronik HBV enfeksiyonlu 80 hasta (yüksek/düşük viral yüklü alt gruplar), kronik HCV enfeksiyonlu 40 hasta, HBV’ye bağışıklık kazanmış 40 kişi ve 40 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Gen polimorfizmleri Real-Time PCR (RT-PCR) yöntemiyle, serum IL-28B düzeyleri ise ELISA yöntemiyle belirlenmiştir. Veriler, gruplar arası ve grup içi karşılaştırmalarda ki-kare ve Mann-Whitney U testleri ile analiz edilmiştir. Bulgular: İncelenen SNP’ler arasında yalnızca rs12980275 genotip dağılımında, kronik HCV hastaları ile kontrol grubu arasında anlamlı fark saptanmıştır (p=0,042). Kronik HCV grubunda A/G heterozigot genotipi (%60,0) daha sık gözlenmiştir. Kronik HBV hastaları ile diğer gruplar arasında incelenen SNP’lerde anlamlı fark bulunmamıştır. Kronik HBV hastalarında serum IL-28B düzeyleri kronik HCV hastalarına, kontrol ve bağışıklık kazanmış gruba göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Sonuç: IL-28B gen polimorfizmlerinin HBV enfeksiyonuna duyarlılıkta belirgin bir rolü bulunmazken, kronik HBV enfeksiyonu olan hastalarda serum IL-28B düzeylerinin düşüklüğü dikkat çekmektedir. Bu bulgu, virüsün konak immün yanıtını baskıladığını ve Tip III interferon yanıtındaki yetersizliğin enfeksiyonun kalıcılığında rol oynayabileceğini göstermektedir. Elde edilen sonuçlar, IL-28B’nin HBV ve HCV enfeksiyonlarının patogenezinde önemli bir immün düzenleyici ve olası prognostik biyobelirteç olabileceğini desteklemektedir.Öğe Üniversitesi hastanesi erişkin acil servisine başvuran geriatrik travma olgularının analizi(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Kablan, Harun; Abdullah Sadık GirişginAmaç: Bu çalışmada acil servisimize başvuran geriatrik travma demografik ve medikal özellikleri, geçirilen travmaya ait bilgiler ve acil serviste yapılan tetkikler değerlendirilerek mortalite ve morbidite üzerinde etkili olabilecek parametrelerin araştırılması amaçlandı. Materyal ve Metot: Bu retrospektif çalışma, 2024 yılı boyunca Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Acil Servisi’ne başvuran 65 yaş ve üzeri travma hastalarını kapsamaktadır. Etik kurul onayı sonrası yürütülen çalışmada demografik veriler, travma mekanizması, vital bulgular, travma skorları, yaralanma bölgeleri ve klinik sonlanımlar incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 1296 hastanın yaş ortancası 72 yıl (IQR:10) olup, olguların %87’si 65–84 yaş, %13’ü ≥85 yaş grubundaydı. Cinsiyet dağılımı dengeliydi (%50,1 erkek), ancak ≥85 yaş grubunda kadın oranı anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,005). En sık travma nedeni düşme (%83,9) olup yaş grupları arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). ≥85 yaş grubunda 112/ambulansla başvuru oranı daha yüksek bulundu (p<0,001). Komorbidite oranı %68,2 olup, ≥85 yaşta demans, KAH ve AF sıklığı anlamlı biçimde fazlaydı (tümü için p<0,05). Bu grupta GKS ve RTS değerleri düşük (p<0,001), ISS değeri yüksek (p<0,001) saptandı. BT kullanımı özellikle ≥85 yaşta (p<0,001) ve trafik kazası grubunda belirgin olarak yüksekti (p<0,001). Baş-boyun yaralanmaları ≥85 yaşta daha sık (p<0,001), toraks ve batın yaralanmaları trafik kazalarında anlamlı olarak fazlaydı (p<0,001). Transfüzyon gereksinimi %8,4 olup ≥85 yaşta (p<0,001) ve mortal olgularda daha yüksekti (p<0,001). Cerrahi oranı %22,8 olup TK ve DKAY grubunda anlamlı artış gösterdi (p<0,001). Konsültasyon oranı %53,4 olup ≥85 yaşta (p=0,004) ve mortal grupta (p<0,001) belirgin biçimde yüksekti. Hastaların %19,4’ü servise, %6,6’sı yoğun bakıma yatırılmış, genel mortalite oranı %4,3 olup ≥85 yaşta anlamlı olarak artmıştı (p<0,001). Sonuç: Geriatrik travma hastalarında mortaliteyi belirleyen başlıca etkenler yaş, travma mekanizması ve yaralanma şiddetidir. İleri yaş, komorbiditeler ve yüksek enerjili travmalar kötü prognozla ilişkilidir. Erken tanı, multidisipliner yaklaşım ve hızlı tedavi sağkalımı artırmada kritik öneme sahiptir.Öğe Yenidoğanda kan kültüründe üreme olan hastaların prospektif değerlendirilmesi(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Kılınç, Sümeyye Beyza; Altunhan, HüseyinAmaç: Yenidoğan sepsisi, yenidoğanlarda sistemik dolaşımı etkileyen ciddi bir enfeksiyon tablosudur. Yenidoğan sepsisi tüm yenidoğan ölümlerinin yaklaşık olarak %15'inden sorumludur. Çalışmamızda yenidoğan yoğun bakım ünitemizde yatan ve kan kültüründe üreme saptanan hastaların; demografik özellikleri, anneye ve bebeğe ait risk faktörleri, klinik bulguları, laboratuvar tetkikleri, kültür sonuçları ve mortalitesini değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem: Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde 1 Temmuz 2022 ile 1 Mart 2025 tarihleri arasında yatan ve kan kültüründe üreme saptanan hastaların klinik ve laboratuvar bulguları prospektif olarak incelendi. Bulgular: Çalışmamıza alınan kültür ile kanıtlanmış yenidoğan sepsis tanısı alan 103 hastanın 22’sinde (%21,4) erken neonatal sepsis, 81’inde (%78,6) geç neonatal sepsis tespit edildi. Hastaların 43’ü (%41,7) kız, 60’ı (%58,3) erkek idi. Erken neonatal sepsis saptanan hastaların doğum haftası, doğum ağırlığı 1 ve 5. dakikadaki APGAR skoru ortancası geç neonatal sepsis görülen hastalardan anlamlı yüksekti. Kan kültüründe üreme saptanan hastaların şüpheli sepsis anındaki klinik bulguları incelendiğinde; 48’inin (%46,6) tansiyonu düşük, 50’sinde (%48,5) solunum sıkıntısı mevcut, 30’unda (%29,1) batın distansiyonu ve 3’ünde (%2,9) ısı disregülasyonu vardı. Yaşayan hastaların ise 22’si (%26,8) erken neonatal sepsis, 60’ı (%73,2) geç neonatal sepsis idi. Erken neonatal sepsis görülen hastalarda kan kültüründe üreyen en sık üreyen etkenler 7 (%31,8) hastada Enterococcus faecalis, 4 (%18,2) hastada Klebsiella pneumoniae, 2 (%9,1) hastada Acinetobacter baumannii ve 2 (%9,1) hastada Staphylococcus haemolyticus idi. Geç neonatal sepsis görülen hastalarda kan kültüründe en sık üreyen etkenler ise 29 (%35,8) hastada Klebsiella pneumoniae, 17 (%21,0) hastada Acinetobacter baumannii,Öğe Hekimlerin algıladıkları iş stresinin yeme davranışlarına etkisinin araştırılması(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Çelik, Ahmet; Küçükceran, HaticeAmaç: Hekimlerin, sağlık hizmeti sunumunun merkezinde yer almaları nedeniyle iş stresiyle karşılaşma düzeylerinin yüksek olduğu bilinmektedir. Stresin yalnızca mesleki verimlilik ve ruhsal iyilik hali üzerinde değil, aynı zamanda bireysel sağlık davranışları üzerinde de belirleyici bir faktör olduğu göz önünde bulundurulduğunda, hekimlerde iş stresi ve yeme davranışı arasındaki ilişkinin ortaya konulması, hem bireysel sağlık hem de sağlık hizmetlerinin kalitesi açısından önem taşımaktadır. Bu sebeple sunulan çalışmada, hekimlerin algıladıkları iş stresinin yeme davranışları üzerindeki etkilerini incelemek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı nitelikteki bu çalışmanın evrenini, Türkiye’de farklı kurum ve branşlarda görev yapan hekimler oluşturmuştur. Örneklem büyüklüğü evrendeki birey sayısı bilinmediği için, %5 hata payı, %95 güven aralığı ile en az 385 kişi olarak hesaplandı. Google forms aracılığıyla hazırlanan anket formu sosyal medya aracılığıyla hekim gruplarında paylaşıldı. Yurt dışında çalışan hekimler ve diş hekimleri çalışma dışı bırakıldı. Yaklaşık 3 ayda (01.01.2024-31.03.2024) 530 katılımcıya ulaşıldı. Uygulanan anket formunda, hekimlerin sosyodemografik özellikleri (yaş, cinsiyet, medeni durum, branş, mesleki kıdem yılı, boy, kilo vb.), Genel İş Stresi Ölçeği (GİSÖ), Yetişkin Yeme Davranışı Ölçeği (YYDÖ) yer aldı. GİSÖ ölçeği tek boyuttan oluşmakta ve ölçekten en az 9, en fazla 45 puan alınabilmektedir. Ölçek puanı arttıkça kişinin iş stresinin arttığı varsayılmaktadır. YYDÖ’nün 7 alt boyutu; ‘Açlık Hissi’, ‘Tokluk Hissi’, ‘Duygusal Aşırı Yeme’, ‘Yemek Keyfi’, ‘Duygusal Yetersiz Yeme’, ‘Besin Seçiciliği’, ‘Yavaş Yeme’ şeklindedir. YYDÖ toplam puan üzerinden değerlendirilmemektedir. Her bir alt boyuttan alınan puanın artması alt boyuttaki beslenme davranışına olan yatkınlığı yansıtmaktadır. Veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences for Windows) 20.0 paket programı ile analiz edilmiş, tanımlayıcı istatistiklerin yanı sıra Student-t testi, One-Way ANOVA ve Pearson korelasyon analizi uygulanmıştır. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 38,87±9,55 (min=24 maks=68) yıl olup, %51,3’ü erkek (n=272), %77,5’i (n=411) evlidir. Hekimlerin %42,2’si (n=223) fazla kilolu, %20,5’i (n=109) obez olup, %70,8’i (n=375) düzenli egzersiz yapmıyordu. GİSÖ puan ortalaması 23,47±7,09 olup Cronbach’s alpha değeri 0,925 idi. YYDÖ alt boyutlarının Cronbach’s alpha değerleri ise 0,755 ile 0,934 arasında değişen değerlerde bulundu. Kadınların duygusal aşırı yeme alt boyut puanı (15,44±5,92) erkeklere (13,28±4,93) göre yüksekti (p<0,001). Cinsiyetler arasında GİSÖ puanları arasında ise fark tespit edilmedi (p=0,305). Gelir durumu düşük olanların (25,47±7,37) GİSÖ puanları, geliri yüksek olanlara (22,25±7,18) göre yüksekti ve istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,003). Psikiyatrik rahatsızlığı olanların (25,74±8,30) GİSÖ puanları psikiyatrik rahatsızlığı olmayanlara göre (23,29±6,97) anlamlı olarak yüksekti (p=0,038). Sigara kullananların GİSÖ puanı (25,34±7,37) hiç içmeyenlere (22,70±6,92) göre yüksekti (p=0,003). Egzersiz yapmayanların GİSÖ puanı (24,16±7,26) egzersiz yapanlardan (21,80±6,38) anlamlı olarak yüksekti (p<0,001). İş yükünü ağır olarak değerlendiren hekimlerin GİSÖ puan ortalaması (24,58±6,67), iş yükünü orta olarak değerlendirenlere göre (20,82±5,77) göre yüksekti (p<0,001). Yataklı serviste nöbet tutan hekimlerin GİSÖ toplam puanı (25,82±6,98) nöbet tutmayan hekimlerin GİSÖ toplam puanından (22,58±7,09) anlamlı olarak yüksekti (p<0,001). Kilo vermek isteyenlerin YYDÖ duygusal aşırı yeme (15,39±5,55) puanları, kilosundan memnun (11,70±4,58) olanlara göre anlamlı düzeyde yüksekti (p<0,001). GİSÖ toplam puanı ile açlık alt boyutu (r=0,187) ve duygusal aşırı yeme alt boyutu (r=0,181) arasında pozitif yönde zayıf düzeyde korelasyon olduğu tespit edildi (p<0,001). Sonuç: Sunulan çalışmada hekimlerde artan iş stresinin özellikle açlık hissine sebep olduğu ve duygusal aşırı yemeyi artırdığı bulundu. Ayrıca hekimlerin genel iş stresinin gelir durumu, psikiyatrik bir hastalık varlığı, sigara içme, egzersiz yapma, iş yükü ve nöbet tutma durumlarından etkilendiği tespit edildi. Özellikle hastaları için kilo verme, sağlıklı yaşam biçimi önerme ve bu konularda danışmanlık verme gibi mesleki sorumluluklara sahip hekimlerin kendileri söz konusu olduğunda yaklaşık her üç hekimden ikisinin fazla kilolu ve obez olması, her dört hekimden üçünün de kilo vermeyi istiyor olması dikkat çekicidir. Bulgular, hekimlerin sağlıklı yaşam davranışlarını sürdürebilmeleri için stres yönetimi, sağlıklı beslenme ve düzenli fiziksel aktivitenin desteklenmesi gerektiğini göstermektedir. İş yükünün dengelenmesi ve psikososyal destek mekanizmalarının geliştirilmesi, hekimlerin hem mesleki performansını hem de yaşam kalitesini artırmaya yönelik önemli bir gereklilik olarak öne çıkmaktadır.Öğe Annelerin dijital ebeveynlik farkındalığı ile çocuklarının problemli medya kullanımı arasındaki ilişkinin belirlenmesi(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Doğan, Betül; Demirbaş, NurGiriş ve Amaç: Medya araçlarının, özellikle telefon ve tabletlerin kolay erişilebilir olmasıyla birlikte çocukların bu araçları kullanımı giderek artmaktadır. "Dijital ebeveynlik", ebeveynlerin dijital teknolojilerin faydalarının yanı sıra risklerinin de farkında olması, kontrollü kullanımını sağlaması ve olumlu bir rol model olması olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmada 5-12 yaş grubunda çocuğu olan annelerin, dijital ebeveynlik konusundaki farkındalıklarının, çocuklarının problemli medya kullanımı üzerine etkisinin belirlenmesi amaçlandı. Yöntem: Tanımlayıcı tipte bir çalışma olarak planlanan araştırmanın evrenini Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne 15.04.2023-31.12.2023 tarihleri arasında başvuran ve 5-12 yaş arası çocuğu olan anneler oluşturdu. Veriler; sosyodemografik bilgi formu, Dijital Ebevenlik Farkındalık Ölçeği (DEFÖ) ve Problemli Medya Kullanım Ölçeği-Kısa Formundan (PMKÖ-KF) oluşan bir anket aracılığı ile toplandı. Anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 380 annenin yaş ortalaması 36,31±5,51 (22-53) yıl, %95,3’ü (n=362) evli, %40,0’ı (n=152) ilköğretim mezunu ve %73,7’si (n=280) çalışmıyordu. Çocuklarının %54,7’si (n=208) kız ve yaş ortalaması 8,43±2,11 yıldı. Çocukların en çok kullandığı görsel medya araçları sırasıyla; telefon %55,3 (n=210), televizyon %48,7 (n=185) ve tablet %28,4 (n=108) idi. Çocukların bu görsel medya araçlarını en sık kullanma sebepleri sırasıyla; çizgi film, dizi veya film izlemek %65,3 (n=248), oyun oynamak %60,0 (n=228) ve ödevleri için araştırma yapmak %46,6 (n=177) idi. DEFÖ olumsuz model olma alt boyut puan ortalaması 7,62±2,77; dijital ihmal için 8,73± 2,97, verimli kullanım için 15,99±3,37 ve risklerden koruma için 14,84±3,98 bulundu. PMKÖ puanı ise 1,98±0,83 olarak bulundu. DEFÖ'nün alt boyut puanları ile çocukların cinsiyetleri arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Üniversite mezunu annelerin olumsuz model olma puanı (8,16±2,73) lise mezunu olanlardan (7,29±2,82) yüksekti (p=0,046). Toplam PMKÖ puan ortalaması 1,98±0,83 iken erkek çocuklarında (2,12±0,84) kız çocuklarına (1,88±0,81) göre problemli medya kullanımı daha fazla bulundu (p=0,005). “Çocuğumun görsel medya kullanımını kontrol edemiyorum” diyen annelerin PMKÖ puanı (2,96±1,11), “kontrol edebiliyorum” diyenlerin puanından (1,60±0,57) yüksek bulundu (p<0,001). DEFÖ’nün alt boyutlarından dijital ihmal ve olumsuz model olma puanları arttıkça PMK puanları artmaktaydı (r=0,481, p=0,003), (r=0,321, p=0,001). Risklerden koruma ve verimli kullanım puanları arttıkça PMK puanları azalmaktaydı (r=-0,151, p=0,003), (r=-0,172, p=0,001). Sonuç: Annelerde dijital ebeveynlik farkındalığı genel olarak yüksek iken çocuklarda PMK düzeyi düşük bulundu. Olumsuz model olma ve dijital ihmal davranışları arttıkça PMK artmakta, risklerden koruma ve verimli kullanım davranışları arttıkça PMK azalmakta idi. Dijital ebeveynlik farkındalığının çocukların problemli medya kullanımları ile ilişkili olduğu sonucuna ulaşıldı. Ebeveynlerin dijital medya ve uygulamalarla ilgili bilgi sahibi olmaları, çocuklarına rehberlik etmelerinde faydalı olabilir. Ebeveynler dijital teknoloji ve uygulamalarının kullanımında çocuklarına iyi birer rol model olmaya özen göstermelidirler












