Sağlık Bilimleri Enstitüsü Tez Koleksiyonu

Bu koleksiyon için kalıcı URI

Güncel Gönderiler

Listeleniyor 1 - 20 / 617
  • Öğe
    Rat polikistik over sendromu modelinde TRPV1 ve TRPM2 iyon kanallarının ekspresyonunun ve metilasyonun rolü
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Torunoğlu, Emine İncilay; Akdağ, Turan; Avcı, Bahattin
    Polikistik over sendromu (PKOS), üreme çağındaki kadınlarda sık görülen, hiperandrojenizm, ovulatuar disfonksiyon ve polikistik over morfolojisi ile karakterize kompleks bir endokrin ve metabolik bozukluktur. Bu tez çalışmasının amacı, ratlarda oluşturulan PKOS modelinde Trpv1 ve Trpm2 iyon kanallarının gen ekspresyon düzeyleri ile promotör metilasyon durumlarını araştırmak ve PKOS tedavisinde yaygın olarak kullanılan metformin ile etinil östradiol/drospirenon (EE/DRSP) kombinasyonunun bu parametreler üzerindeki etkilerini değerlendirmektir. Çalışmada deney hayvanları kontrol, PKOS, metformin, EE/DRSP ve metformin+EE/DRSP olmak üzere farklı gruplara ayrılmıştır. PKOS modeli oluşturulduktan sonra serum hormon düzeyleri (FSH, LH, östradiol ve testosteron) belirlenmiş, kan ve over dokularından RNA ve DNA izolasyonu gerçekleştirilmiştir. Gen ekspresyon düzeyleri gerçek zamanlı PCR yöntemi ile analiz edilirken, DNA metilasyon durumları metilasyon spesifik PCR yöntemi ile değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular, PKOS grubunda hormonal dengenin bozulduğunu ve over dokusunda morfolojik değişikliklerin meydana geldiğini göstermiştir. Ayrıca Trpv1 ve Trpm2 genlerinin ekspresyon düzeylerinde ve promotör metilasyon durumlarında önemli değişiklikler tespit edilmiştir. Uygulanan metformin ve EE/DRSP tedavilerinin hem gen ekspresyonu hem de metilasyon profilleri üzerinde düzenleyici etkiler gösterdiği belirlenmiştir. Özellikle kombine tedavi uygulamasının bazı parametrelerde daha belirgin iyileşme sağladığı gözlenmiştir. Sonuç olarak, bu çalışma, Trpv1 ve Trpm2 iyon kanallarının PKOS patogenezinde rol oynayabileceğini ve epigenetik düzenlemeler ile ilişkili olabileceğini ortaya koymaktadır. Elde edilen bulgular, PKOS'un moleküler mekanizmalarının anlaşılmasına katkı sağlamakta ve bu iyon kanallarının potansiyel terapötik hedefler olabileceğini düşündürmektedir.
  • Öğe
    Farklı ağız içi tarayıcılar ile alınan tek ve çift taraflı kapanış kaydının kayıt doğruluğuna etkisi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Şeker, Yusuf Kamil; Büyükerkmen, Emine Begüm
    Bu çalışmanın amacı, dört farklı ağız içi tarayıcı (Trios 3, Trios 5, Medit i700 ve Primescan) kullanılarak üç farklı kapanış kaydı stratejisi (Prep, Non-Prep ve Çift) ile elde edilen sanal interoklüzal kayıtların doğruluğunu, referans bir masaüstü laboratuvar tarayıcısından elde edilen verilerle karşılaştırarak üç boyutlu dijital analiz yöntemiyle değerlendirmektir. Ayrıca, ağız içi tarayıcı tipi ile kapanış kaydı stratejisi arasındaki olası etkileşimin ölçüm doğruluğu üzerindeki etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, tipodont bir çene modeli üzerinde FDI 23, 25, 27, 33, 35 ve 37 numaralı dişler prepare edilmiş; 24, 26, 28, 34, 36 ve 38 numaralı diş bölgeleri ise dişsiz simüle edilmiştir. Referans veri, bir laboratuvar tarayıcısı kullanılarak elde edilmiştir. Aynı model, dört farklı ağız içi tarayıcı ile üretici talimatlarına uygun şekilde taranmış; her bir tarayıcı için üç farklı sanal kapanış kaydı stratejisi, her biri 15 tekrar olacak şekilde uygulanmıştır (n=15). Referans ve test verileri üç noktalı hizalama (3-point alignment) yöntemiyle çakıştırılmış ve üç boyutlu karşılaştırmalar sonucu kök ortalama kare (Root Mean Square, RMS) sapma değerleri hesaplanmıştır. Normal dağılıma uygunluk Shapiro Wilk testi ile incelendi. Ağız içi tarayıcı ve tarama yöntemine göre normal dağılıma uymayan değişkenlerin karşılaştırılmasında Robust ANOVA kullanıldı. Nicel verilerin gösteriminde Ortanca (Minimum-Maksimum) kullanıldı. Önem düzeyi p <0,05 olarak alındı. Bulgular: Elde edilen bulgulara göre, gerçeklik analizinde ağız içi tarayıcı tipi, kapanış kaydı stratejisi ve bu iki faktörün etkileşiminin RMS sapma değerleri üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi bulunmamıştır (p>0,05). Hassasiyet analizinde ise tarayıcı tipi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmış (p<0,05) ve özellikle TRIOS 5 tarayıcısının diğer tarayıcılara kıyasla daha düşük ölçüm tekrarlanabilirliği gösterdiği belirlenmiştir. Buna karşın, kapanış kaydı stratejisinin ve tarayıcı–strateji etkileşiminin hassasiyet üzerinde anlamlı etkisi olmadığı görülmüştür (p>0,05). Sonuç: Sonuç olarak, değerlendirilen ağız içi tarayıcılar ve kapanış kaydı stratejileri sanal interoklüzal kayıtların doğruluğu açısından benzer performans sergilemekle birlikte, ölçüm hassasiyeti tarayıcı tipine bağlı olarak değişkenlik gösterebilmektedir. Klinik uygulamalarda, özellikle yüksek tekrarlanabilirlik gerektiren vakalarda tarayıcı seçiminin dikkatle yapılması önerilmektedir. Sanal interoklüzal kayıtların klinik güvenilirliğinin daha kapsamlı biçimde değerlendirilmesi için, farklı klinik senaryoları içeren ileri düzey in vivo çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.
  • Öğe
    İnsan over kanseri hücre hattında Sanggenon C'nin sitotoksik etkilerinin incelenmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Aliyeva, Narmin; Kurar, Ercan
    Kadınlarda over kanseri semptomları geç evrelerde meydana gelir. Prevelansı, insidansı ve mortalite oranı yüksektir. Over kanseri dünya genelinde jinekolojik kanserler arasında ikinci en yaygın ölüm nedeni olup genellikle adenokarsinom olarak gözlenmektedir. OVCAR-3 insan yumurtalık kanseri hücreleri farklı antikanser ajanlarının etkilerini ve mekanizmalarını incelemek için uygun bir model olarak kullanılmaktadır. Son zamanlarda yumurtalık kanseri tedavisinde umut verici sonuçlar elde edilmesine rağmen, yeni tedavi yöntemlerinin ve daha etkili ilaçların geliştirilmesine ihtiyaç bulunmaktadır. Fitokimyasalların enfeksiyon, inflamasyon ve kanser gibi hastalıklar üzerindeki koruyucu etkileri bilinmektedir. Bu tez çalışmasında; OVCAR3 over kanseri hücre hattında, doğal fitokimyasallarından biri olan Sanggenon C’nin, sitotoksik, koloni oluşturma kapasitesi ile apoptoz ve hücre döngüsü sinyal iletimi yolaklarında bulunan genlerin ifadesi üzerine etkilerinin araştırılması amaçlandı. Sanggenon C’nin OVCAR-3 hücrelerinde sitotoksik etkisi CCK-8 ve koloni oluşturma kapasitesi testi ile değerlendirildi. Kontrol ve Sanggenon C uygulanan hücrelerden total RNA ve protein izolasyonu gerçekleştirildi. Apoptoz ve hücre döngüsü sinyal iletim yolaklarında bulunan genlerin ifadesi mRNA düzeyinde qPZR, protein düzeyinde ise western blot veya ELISA ile değerlendirildi. CCK-8 canlılık sonuçlarına göre Sanggenon C’nin IC50 dozu 48. saat için OVCAR-3 hücre hattında 36,4 µM olarak hesaplandı. Sanggenon C’nin belirlenen sitotoksik dozunun uygulanması sonucunda OVCAR-3 hücrelerinin koloni oluşturma yeteneğininin %58,61 ornaında azaldığı gözlendi. qPZR analizlerinde CASP3, CASP7, CASP9, CYCS, FADD, FAS, p53, CDKN1, RB1 ve E2F4 gen ifadelerinde Sanggenon C uygulaması sonucunda anlamlı düzeyde yukarı regülasyon tespit edildi. CDK4, CCND1, CCND2 ve CCND3 seviyelerinde ise anlamlı baskılanma gözlendi. Western blot analizlerinde kontrol grubuyla karşılaştırıldığında CASP3, CASP9 ve p53 seviyelerinde anlamlı düzeyde yukarı regülasyon gözlendi. ELISA sonuçları CASP7 ve CYCS protein düzeylerinin Sanggenon C grubunda anlamlı düzeyde arttığını gösterdi (p≤0,05). Bu çalışma sonucunda; Sanggenon C uygulamasının OVCAR-3 insan over kanseri hücrelerinde sitotoksik etki oluşturduğu ve apoptozu indüklediği gösterildi. Bulgular, belirlenen gen profilleri doğrultusunda ileride yapılacak moleküler düzeydeki çalışmalara ışık tutacak nitelikte olup literatüre katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Sanggenon C uygulamasının over kanseri hücrelerinde apoptotik, antiproliferatif ve hücre döngüsü regülasyonu yönünde etkin bir ajan olabileceğini göstermektedir.
  • Öğe
    Meme kanseri patogenezinde robinin'in antikanser etkisinin araştırılması
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Dursun, Ebru Nur; Kurar, Ercan
    Meme kanseri, kadınlarda en çok ölüme neden olan kanser türüdür. Meme kanserinde tümör gelişimine neden olan faktörler iyi anlaşılamamaktadır. Üçlü negatif meme kanserinin tümör agresifliği metastatik ve invaziv özellikleri diğer meme kanseri türlerine göre oldukça kötü prognozludur ve tedavi seçenekleri sınırlıdır. Dolayısıyla, doğal flavonoidlerin ve sentetik türevlerinin antikanser aktivitelerinin araştırılması çok önemlidir. Toll benzeri reseptörler (TLR), patojenik yapılara yanıt verme yetenekleriyle yaygın olarak tanınan korunmuş bir reseptör ailesidir. Meme kanseri ve çevreleyen dokularında TLR genlerinin ifadesi değişen derecelerde yukarı veya aşağı düzenlenir. Meme kanserinde, TLR2 ve TLR4 ifadesi oldukça yüksek olması nedeniyle hücrenin apoptoza girmesine engel olmaktadır. Dolayısıyla bu durum yüksek mortalite ile ilişkilendirilmektedir. Robinin TLR yolağının önemli üyelerinden TLR2 ve TLR4’ün antagonistidir. Ancak, meme kanserinde TLR, apoptoz ve ER stresi ilişkili yolaklara etkisi henüz bilinmemektedir. Bu çalışma da; MDA-MB-231 meme kanseri hücrelerinde Robinin’in antikanser etkisi araştırılmıştır. Hücre proliferasyonuna etkisi CCK-8 sitotoksisite deneyi ile değerlendirilmiştir ve 48. saatte IC50 değeri 16,67 µM olarak belirlenmiştir. Daha sonra Robinin’in meme kanseri hücrelerinde TLR2, TLR4, apoptoz (BAX, BCL2, CASP3, CASP7, CASP8, CASP9, CYCS, FADD, FAS ve P53) ve ER stres (ATF4, ATF6, CALR, CHOP, EIF2A, GRP78, HSP47, IRE1, PERK ve XBP1) sinyal yolaklarında bulunan gen ifadeleri üzerine etkinliği qRT-PCR ile tespit edilmiştir. BAX, CASP3, CASP7, CASP8, CYCS, FADD, ATF4, CALR, CHOP, EIF2A, GRP78, IRE1 ve XBP1’de anlamlı artış gözlenirken BCL2’nin baskılandığı tespit edilmiştir. Ayrıca mRNA düzeyinde ifadesi anlamlı değişen bazı genlerin protein düzeyleri ELISA ve western blot testi ile değerlendirilmiştir. BAX, CASP3, CASP7, CASP8, CYCS ve P53 protein seviyesinde anlamlı artış olduğu görülmüştür. Robinin’in etkisinin in vivo çalışmalar ile desteklenerek moleküler düzeyde belirlenmesi, meme kanserinin adjuvan tedavisinde yeni bir ajan olabileceği düşünülmektedir.
  • Öğe
    Kolorektal cerrahi geçiren yoğun bakım hastalarına izletilen üç boyutlu limon videosunun susuzluk algısı ve susuzluğa bağlı rahatsızlığa etkisi: randomize kontrollü çalışma
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Ülker, Yeşim; Su, Serpil
    Bu çalışma kolorektal cerrahi geçiren yoğun bakım hastalarına izletilen üç boyutlu limon videosunun susuzluk algısı ve susuzluğa bağlı rahatsızlığa etkisini incelemek amacıyla yapıldı. Ön test-son test paralel grup randomize kontrollü deneysel bir tasarımda yapılan çalışma Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Yoğun Bakım Ünitesinde gerçekleştirildi. Çalışmaya dahil edilme kriterlerine uyan 70 hasta alındı. Blok randomizasyon yöntemi ile müdahale grubuna 35, kontrol grubuna 35 hasta atandı. Müdahale grubuna üç boyutlu limon videosu izletildi. Kontrol grubundaki hastalara standart bakım verildi. Veriler toplanmadan önce etik kurul onayı ve kurum izni alındı. Veriler 25.02.2025 – 20.06.2025 tarihleri arasında Tanıtıcı Özellikler Formu, Sayısal Derecelendirme Ölçeği ve Cerrahi Dönem Susuzluğa Bağlı Rahatsızlık Ölçeği ile toplandı. Tanımlayıcı istatistiklerin değerlendirmesinde sayısı, yüzde, ortalama, standart sapma, medyan, çeyrekler açıklığı kullanıldı. Değişkenlerin çarpıklık ve basıklık değerleri Skewness- Kurtosis ile değerlendirildi. Tanımlayıcı özelliklerin gruplar arası karşılaştırılmasında Bağımsız Örneklem t Test, kategorik tanımlayıcı özelliklerin gruplar arası karşılaştırılmasında ise ki-kare testlerinden (Pearson kikare/Fisher exact test) yararlanıldı. Gruplarda değişkenlerin izlem zamanlarına göre karşılaştırılmasında karışık düzen varyans analizi (ANOVA) kullanıldı. Analizlerde ana etkilerin karşılaştırılmasında Bonferroni düzeltmesi uygulandı. p<0,05 değeri istatistiksel olarak önemli kabul edildi. Ön test ve 30. dakika izlem zamanlarında susuzluk algısı puan ortalaması gruplar arasında istatistiksel olarak benzerdi (p>0,05). Son testte ise müdahale grubunun susuzluk algısı ortalaması kontrol grubundan istatistiksel olarak düşük bulundu (F=25,856 p<0,001). Ön test ve 30.dakika izlem ölçümlerinde cerrahi dönem susuzluğa bağlı rahatsızlık puan ortalaması gruplar arasında istatistiksel olarak benzerdi (p>0,05). Son testte ise müdahale grubunun cerrahi dönem susuzluğa bağlı rahatsızlık puan ortalaması kontrol grubundan istatistiksel olarak düşüktü ((F=22,406 p<0,001). Sonuç olarak bu çalışmada üç boyutlu limon videosunun susuzluk algısı ve susuzluğa bağlı rahatsızlığı ilk 1 dakikada azalttığı ancak bu azalmanın 30. dakikada etkisini yitirdiği belirlendi.
  • Öğe
    Nükleer tıp bölümüne başvuran hastaların radyasyon süreci bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Çelik, Şeyma; Kaya, Şerife Didem
    Nükleer teknolojideki yeniliklerin ilk uygulama alanlarından biri olan nükleer tıp, çoğunlukla hastalıklarla ilgili erken ve doğru tanı konulması, bazı durumlarda da hastalıklı organların ya da tümörlerin tedavi edilmesi için kullanılmaktadır. Tanı ve tedavi amaçlı kullanılan radyofarmasötikler nedeniyle hastalar zaman zaman radyasyona maruz kalabilmektedir. Hastaların radyasyonun ne olduğu, neden kullanıldığı, maruz kalınan dozun güvenli sınırlar içinde olup olmadığı gibi konularda bilgilendirilmesi; hem gereksiz kaygıların önüne geçilmesini sağlar hem de bilinçli bir sağlık hizmeti süreci oluşturur. Bu farkındalık, hastaların tedavi sürecine aktif katılımını desteklerken, radyasyon güvenliği açısından da önemli bir katkı sunar. Bu bağlamda, toplumun genelinde radyasyonla ilgili doğru bilgiye dayalı bir bilinç düzeyinin oluşturulması ve sürdürülmesi gerekmektedir. Araştırmanın amacı, nükleer tıp bölümüne başvuran hastaların radyasyon süreci bilgi düzeyinin değerlendirilmesini hedeflemektir. Araştırmanın örneklemini 6 Aralık 2024-Şubat 2025 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nükleer Tıp Bölümüne başvuran Sintigrafi ve PET görüntülemesi yapılan 370 hasta oluşturmaktadır. Veri toplama aracı olarak anket formu kullanılmıştır. Anket formu katılımcıların demografik bilgilerini toplamak amacıyla ‘‘hasta bilgi formu’’ ve “nükleer tıp bölümüne başvuran hastaların radyasyon süreci bilgi düzeyi’’ ile ilgili toplam 40 sorudan oluşan bir formdur. Verilerin analizinde SPSS programından yararlanılarak Ki-kare analizi, t-testi ve tek yönlü varyans analizi (ANOVA) uygulanmıştır. Nükleer tıp bölümüne başvuran hastalardan; daha önce başvuruda bulunan, 2’den fazla başvurusu bulunan ve başvuru öncesinde ilgili bölümün varlığından haberi olan katılımcıların radyasyon süreci bilgi düzeyleri daha yüksektir (p<0,05). İstem yapan doktorun ve personelin görüntüleme için maruz kalacağı radyasyon hakkında hastayı bilgilendirmesinin, hastaların radyasyon süreci bilgi düzeylerinde anlamlı farklılık oluşturmaktadır (p<0,05). 65 ve üzeri yaş grubunun radyasyon süreci bilgi düzeyleri 18-40 ve 41-64 yaş grubu hastalarından daha düşüktür (p<0,05). Nükleer tıp bölümüne ilk kez başvuru yapan hastaların daha önce başvuru yapan hastalara göre radyasyona maruz kalacağı için endişeli olma durumu daha yüksektir (p<0,05). Çalışma durumunda emekli grubu ile daha önce başvuru yapanlar arasında anlamlı bir ilişki vardır (p<0,05). Sonuç olarak, hastaların radyasyon süreci bilgi düzeylerinin orta düzeye yakın olduğu söylenebilir. Görüntüleme öncesi ve sonrasında hastalara yönelik bilgilendirme yapılması, hem tanı süreci hakkında bilgi sahibi olmalarını sağlayacak hem de radyasyon güvenliği konusunda farkındalıklarını artıracaktır.
  • Öğe
    Hastanede yatan yaşlı bireylerde yalnızlık düzeyi ve yük olma duygusu arasındaki ilişki
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Ceylan, Hüsna; Aydın, Adeviye
    Bu araştırma hastanede yatan yaşlı bireylerde yalnızlık düzeyi ile yük olma duygusu arasındaki ilişkinin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı, kesitsel ve ilişki arayıcı türde yapılmıştır. Araştırma Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesinde dahil edilme kriterlerini karşılayan 337 yaşlı birey ile gerçekleştirilmiştir. Veriler toplamada “Tanıtıcı Bilgi Formu, Yaşlılar İçin Yalnızlık Ölçeği (YİYO) ve Geriatrik Yük Olma Duyguları Ölçeği” (G-GFBS) kullanılmıştır. Araştırma verileri NisanTemmuz 2025 tarihleri arasında yüz yüze toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde bağımsız örneklem t-testi, Scheffe testi, tek yönlü ANOVA, Pearson korelasyon ve çoklu doğrusal regresyon analizleri kullanılmıştır. Araştırmada “Yaşlılar İçin Yalnızlık” puan ortalamasının 10,40±6,31 ile kabul edilebilir düzeyde olduğu, “Geriatrik Yük Olma Duyguları” puan ortalamasının ise 55,38±22,57 ile ortalamanın altında olduğu belirlenmiştir. Hastanede yatan yaşlı bireylerde yalnızlık toplam puanı, sosyal ve duygusal yalnızlık ile yük olma duygularının eğitim ve gelir durumuna göre istatistiksel olarak farklılaştığı tespit edilmiştir. Katılımcıların yalnızlık düzeyi ve alt boyutları ile geriatrik yük olma duygularının kronik hastalığa sahip olma durumu, hastanede yatışı olan klinik, refakatçi kalış süresi ve ziyaretçi gelmesi durumuna göre farklılık göstermediği belirlenmiştir (p>0,05). Çalışmada katılımcıların yaşlılar için yalnızlık ile geriatrik yük olma duyguları arasındaki (r:0,529; p<0,05) ilişkinin pozitif yönlü orta düzeyde anlamlı bir ilişki olduğu ve yaşlılar için yalnızlık düzeyinin tek başına geriatrik yük olma duygularının %28’ini açıkladığı belirlenmiştir. Araştırma sonucuna göre hastanede yatan yaşlı bireylerin yalnızlık düzeylerinin artması, geriatrik yük olma duygularında da artışa yol açtığı belirlenmiştir. Buna yönelik tıbbi sorunu olan hastane yatışı olan yaşlı bireylere Konsültasyon Liyezon Psikiyatri Hemşireliği kapsamında bütüncül hemşirelik bakış açısıyla yaşlıların psikososyal yönden değerlendirilmesi ve bakım hizmetlerinin sunulması yaşlıların ruhsal yönden desteklenmelerine katkı sağlayacaktır. Özellikle hastane yatışının olduğu yaşlı bireylere yönelik yalnızlık ve geriatrik yük olma duygularının azalması için güçlendirme programlarının düzenlenmesi, hastane ortamında yaşanılan deneyimlerin derinlemesine incelenmesini sağlayan nitel çalışmaların gerçekleştirilmesi önerilmektedir.
  • Öğe
    Foramen Jugulare'nin güvenli cerrahi bölgesi için anatomik belirleyiciler: BT'ye dayalı bir çalışma
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Şeker, Büşra; Çiçekcibaşı, Aynur Emine
    Foramen jugulare, kranial sinirlerin geçtiği foramenler içerisinde en karmaşık ve cerrahi olarak erişilmesi en zor foramen olarak kabul edilir. Literatürde, foramen jugulare’nin morfometrik yapısını inceleyen birçok kadavra çalışması bulunmasına rağmen, çevresindeki anatomik yapılarla birlikte değerlendirildiği ve bilgisayarlı tomografi görüntüleri üzerinde yapılan araştırmalar oldukça sınırlıdır. Çalışmamızın amacı, foramen jugulare ve çevresindeki anatomik yapıları bilgisayarlı tomografi görüntülerinde incelemek ve cerrahi güvenliği artırmaya yönelik yeni veriler elde etmekti. Ayrıca çalışmamızda, lateral ve posterior yaklaşımlar için güvenli cerrahi alanlar belirlenerek, cerrahların nörovasküler yapıları koruyacak en uygun cerrahi koridoru oluşturmalarına yardımcı olmak amaçlandı. Bu çalışmada, 18-79 yaş aralığındaki 200 hastaya ait (100 erkek, 100 kadın) bilgisayarlı tomografi görüntüleri retrospektif olarak incelendi. 3D-SLICER yazılımı kullanılarak, aksiyal düzlem ve üç boyutlu görüntüleme ile foramen jugulare ve komşu yapılara ait morfometrik ölçümler yapıldı ve varyasyonlar kaydedildi. Foramen jugulare’nin çap ve alan ölçümleri sağ tarafta anlamlı derecede daha yüksek bulundu. Processus jugularis’in üç seviyede ölçülen kemik kalınlığının sinus sigmoideus’a yaklaştıkça belirgin şekilde arttığı gözlendi. Processus jugularis’in alanı minimum 209,8 mm2 , maksimum 588,7 mm2 olarak ölçüldü ve rezeksiyon için kritik referans aralığı belirledi. Nervus facialis’in içerinde tanımlandığı üçgenin alanı minimum 30,79 mm2 , maksimum 172,31 mm2 olarak bulundu. Foramen jugulare ile condylus occipitalis’in anterior ve posterior uçları arasındaki en kısa mesafe sırasıyla 12,63 mm ve13,26 mm ölçüldü. FJ-PMuzaklık ve FJ-SSuzaklık parametrelerine ait ölçümler; solda anlamlı derecede daha yüksek bulundu ve yaşla birlikte anlamlı olarak arttığı görüldü. Her iki cinsiyette sağda ve solda toplam 12 processus jugularis pnömotizasyonu saptandı. Foramen jugulare’de her iki tarafta toplam 28 septum tespit edildi. Çalışmamızda elde ettiğimiz verilerin, foramen jugulare’nin morfolojik yapısı ve varyasyonları hakkında kapsamlı bir veri tabanı oluşturacağını düşünüyoruz. Ayrıca komşu yapılarla olan ilişkisini ortaya koyan bulgularımızın, cerrahi yaklaşımlarda en uygun koridorun belirlenmesine ve kritik nörovasküler yapıların korunmasına katkı sağlayacağına inanıyoruz.
  • Öğe
    Meme kanserinde lumpektomi ve mastektominin toplumsal perspektiften maliyeti: Benin Cumhuriyeti
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Hounkpe, Kpedetin Sandrine
    Günümüzde meme kanseri, geç teşhis edilmesi, sınırlı sağlık altyapısı ve evrensel sağlık güvencesinin olmaması nedeniyle Sahra Altı Afrika'da önemli bir halk sağlığı sorunu olmaya devam etmektedir. Hanelerin cepten ödemelere yüksek bağımlılığı, sağlık hizmetlerine erişimi zorlaştırmakta ve hastalar ile aileleri üzerinde önemli bir ekonomik yük oluşturmaktadır. Meme kanseri için yapılan cerrahi müdahaleler, özellikle mastektomi, tedavi ve takip sürecinde en önemli maliyet kalemlerinden birini oluşturmaktadır ve bu ekonomik yük, özellikle düşük ve orta gelirli ülkelerde, hanehalklarının mali istikrarını tehdit etmektedir. Bu araştırmanın amacı Benin'de mastektomi ameliyatının toplumsal perspektiften maliyetinin belirlenmesidir. Araştırma Benin'in Cotonou şehrinde bulunan Hubert Koutoukou Maga Ulusal Üniversite Hastanesi (CNHU-HKM)'nde mastektomi ameliyatı olan hastaları kapsamaktadır. Bu müdahaleye ilişkin doğrudan ve dolaylı maliyetleri kapsamlı bir şekilde değerlendirilmiştir. Veriler, 2019–2024 yılları arasındaki hasta dosyalarından retrospektif olarak ve 2025 yılı Şubat - Mart döneminde saha çalışmalarıyla prospektif olarak toplanmıştır. Üretkenlik kayıpları beşeri sermaye yaklaşımı çerçevesinde hesaplanmış, tıbbi olmayan harcamalar ise hanelerin gerçek ekonomik yükünü yansıtacak şekilde analize dahil edilmiştir. Tıbbi olmayan harcamalar, hastaların tedaviye doğrudan bağlı olmayan tüm masraflarını kapsamaktadır. Bunlar arasında ulaşım masrafları, yemek masrafları ile gelir kaybı yer almaktadır. Özellikle kırsal bölgelerden gelen ve ameliyat ve takip için şehirde kalmak zorunda olan hastalar için bu maliyetler oldukça yüksek olabilmektedir. Bu bağlamda tıbbi olmayan harcamlar, hastaların tedaviye doğrudan bağlı olmayan tüm masraflarını kapsayacak biçimde ulaşım masrafaları, beslenme ve yemek masrafları ile gelir kaybını içermektedir. Araştırma sonuçları, mastektominin ortalama toplam maliyetinin 60.861,30 TL olduğunu göstermiştir; bunun 49.403,96 TL'si doğrudan maliyetler, 11.457,34 TL'si ise dolaylı maliyetlerdir. Doğrudan maliyetler toplam maliyetin %78,94'ünü, dolaylı maliyetler ise %21,06'sını oluşturmaktadır. Doğrudan maliyetler arasında ameliyat ve tıbbi bakım giderleri (15.979,38 TL), ilaç maliyetleri (9.933,42 TL) ve klinik testler (17.521,39 TL) en yüksek paya sahip kalemler olarak öne çıkmıştır. Dolaylı maliyetlerde ise gelir kaybı (6.626,07 TL), ulaşım (2.814,23 TL) ve yemek giderleri (2.017,04 TL) önemli katkı sağlamıştır. Mastektominin ortalama maliyetinin hastaların ortalama aylık gelirinin yaklaşık 22 katı, asgari ücretin 15 katı ve ülkedeki kişi başına düşen ortalama yıllık gelirin 13 katı düzeyinde olması, tedavinin finansal açıdan erişilebilir olmadığını ve hanehalkları üzerinde katastrofik bir ekonomik etki oluşturduğunu göstermektedir. Bu bulgular, meme kanseri tedavisinde finansal koruma mekanizmalarının güçlendirilmesinin gerekliliğini vurgulamaktadır. Sonuç olarak, bu çalışma, Benin'de meme kanseri tedavisinde özellikle mastektominin hastalar ve haneler üzerinde oluşturduğu katastrofik ekonomik yükü vurgulamaktadır. Ortalama cerrahi maliyetin, hastaların aylık gelirinin, asgari ücretin ve kişi başına yıllık gelirin kat kat üzerinde olması, haneler için ciddi finansal riskler ve mali istikrarsızlık yaratmaktadır. Bu bulgular, hastaların tedavi süreci boyunca finansal olarak korunmasını sağlayacak kapsamlı ve adil sağlık politikalarının geliştirilmesinin aciliyetini göstermektedir. Kaliteli ve uygun maliyetli sağlık hizmetlerine erişimin güvence altına alınması, bireysel sağlık ve sosyal refah açısından hayati öneme sahiptir.
  • Öğe
    Kendi kendine testis muayenesi yapma prevalansının ve bu prevalansı etkileyen faktörlerin belirlenmesi: Bir sistematik derleme ve meta-analiz çalışması
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Öztürk, Elif Nur Yıldırım; Uyar, Mehmet
    Testis kanseri dünya genelinde erkeklerde görülen tüm kanserlerin yaklaşık %1'ini oluşturur. Bununla birlikte testis kanseri 15-40 yaş aralığındaki genç erkeklerde en sık görülen malign tümördür. Testis kanserinin erken teşhisi, hayatta kalma oranlarını ve yaşam kalitesini önemli ölçüde artırmaktadır. Bu noktada görüntüleme ve tümör markerları gibi yöntemlerin yanı sıra farkındalık ve kendi kendine testis muayenesi (KKTM) öne çıkmaktadır. Bu çalışmada KKTM yapma prevalansının belirleneceği bir meta-analiz ve KKTM prevalansını etkileyen faktörlerin belirleneceği bir sistematik derleme yapılması amaçlanmıştır. Bu çalışma Aralık 2022-Ağustos 2025 tarihleri arasında elektronik kaynaklar üzerinden yürütülmüştür. Çalışma kapsamında İngilizce yayımlanmış makalelere erişmek için PubMed, Web of Science, Scopus, ScienceDirect; Türkçe yayımlanmış makalelere erişmek için Google Scholar ve DergiPark elektronik veri tabanları taranmıştır. İngilizce tezler için ProQuest ve Türkçe tezler için Ulusal Tez Merkezi (Yöktez) araştırılmıştır. Tarama için belirlenen kelime grupları, sırasıyla İngilizce ve Türkçe, şu şekildedir: [(testis OR testicle OR testicular) AND (self-exam OR self exam OR TSE)] / [(testis) VE (kendi kendine muayene VEYA kendi kendine testis muayenesi VEYA KKTM)]. Uygunluk açısından 751 yayının değerlendirildiği çalışmada dahil etme/dışlama kriterlerine göre 116 makale/tez kapsama alınmıştır. Rastgele etkiler modelinin kullanıldığı meta-analiz CMA yazılımıyla gerçekleştirilmiştir. Heterojenite Cochran Q testi ve I2 ile değerlendirilmiştir. Yayın yanlılığının belirlenmesinde görsel ve istatistiksel metotlardan yararlanılmıştır. Ayrıca alt grup analizleri, sensitivite analizi ve meta-regresyon yapılmıştır. p<0,05 istatistiksel açıdan anlamlı kabul edilmiştir. Araştırmanın meta-analiz kısmında sekiz veri tabanından yaşam boyu en az bir kez KKTM yapma prevalansı için 110 ve düzenli olarak her ay KKTM yapma prevalansı için 54 çalışma kapsama alınmıştır. Sırasıyla 85.635 ve 29.954 kişiye ait verinin değerlendirildiği araştırmada yaşam boyu en az bir kez KKTM yapma prevalansı %20,7 ve düzenli olarak her ay KKTM yapma prevalansı %8,5 hesaplanmıştır. Yaşam boyu en az bir kez KKTM yapma prevalansına ait alt grup analizlerinde tanımlayıcı/kesitsel tipteki çalışmalarda, sağlık çalışanlarında, Birleşik Krallık'ta ve 1993-2002 yılları arasında yapılan araştırmalarda prevalans daha yüksek belirlenmiştir. Düzenli olarak her ay KKTM yapma prevalansına ait alt grup analizlerinde yarı deneysel tipteki çalışmalarda, lise öğrencilerinde, Polonya'da ve 1993-2002 yılları arasında yapılan araştırmalarda prevalans daha yüksek bulunmuştur. Araştırmanın 48 çalışmanın dahil edildiği sistematik derleme kısmında KKTM yapma durumuyla ilişkili değişkenler yedi temada sınıflanmıştır. Bu temalar sıklık sıralarıyla bilgi ve farkındalık, demografik özellik, sağlık inançları/tutumları, sosyal destek/çevresel etki, sağlık geçmişi, kültürel/yapısal özellik ve genel sağlık davranışlarıdır. Araştırmanın bulguları, KKTM uygulama prevalansının hem yaşam boyu en az bir kez yapma hem de düzenli olarak her ay yapma düzeyinde nispeten düşük olduğunu ortaya koymuştur. Bu nedenle, başta genç erkekler olmak üzere hedef gruplara yönelik kapsamlı sağlık eğitimi programları ve kampanyalar geliştirilmelidir.
  • Öğe
    Otizmli çocuğu olan ebeveynlere uygulanan farkındalık temelli stres azaltma programının depresyon, anksiyete, stres ve umutsuzluk düzeyine etkisi: Randomize kontrollü çalışma
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Yurttutan, Selverhan; Geçkil, Emine
    Bu çalışmanın amacı otizmli çocuğu olan ebeveynlere uygulanan farkındalık temelli stres azaltma programının depresyon, anksiyete, stres ve umutsuzluk düzeyine etkisini incelemektir. Ön test-son test, paralel grup randomize kontrollü deneysel tasarımda olan çalışma Konya il merkezinde bulunan otizmli çocukların eğitim aldığı iki farklı kurumda yürütülmüştür. Çalışmanın katılımcıları bu iki kurumda eğitim alan çocukların ebeveynlerinden dahil edilme kriterlerini karşılayan 96 ebeveynden oluşmuş (müdahale grubu: 48, kontrol grubu: 48) ve katılımcılar blok randomizasyon yöntemi ile gruplara atanmıştır. Çalışma için etik kurul onayı, kurum izni ve katılımcılardan aydınlatılmış onam alınmıştır. Müdahale grubunda yer alan ebeveynlere, haftada bir defa olmak üzere toplam sekiz oturum Farkındalık Temelli Stres Azaltma Programı uygulanmıştır. Programın ilk haftasında araştırmacılar tarafından hazırlanan Otizmli Çocuğu Olan Ebeveynlere Uygulanan Farkındalık Temelli Stres Azaltma Programı Katılımcı El Kitapçığı verilmiştir. Kontrol grubunda yer alan ebeveynler rutin olarak izlenmiş ve araştırma sonunda el kitapçığı verilmiştir. Veriler, Kişisel Bilgi Formu, Depresyon, Anksiyete ve Stres Ölçeği (DASS-21) ve Beck Umutsuzluk Ölçeği (BUÖ) kullanılarak Farkındalık Temelli Stres Azaltma Programı başlamadan önce ön test, program tamamlanınca son test ve program tamamlandıktan dört hafta sonra izlem yapılarak toplanmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistiksel metotları, Ki kare analizi, bağımsız örneklem t testi, Mann Whitney U testi, ANOVA testi, Friedman testi ve Bonferroni Dunn testi uygulanmıştır. Araştırmada p değerleri 0,05'in altında olan değerler anlamlı kabul edilmiştir. Çalışmada, müdahale ve kontrol grubunun çalışma durumu ve ekonomik düzeyi bakımından farklı (p<0,05) olduğu, diğer tanımlayıcı özellikler bakımından ise benzer olduğu bulunmuştur (p>0,05). Müdahale ve kontrol grubunun DASS-21 ölçeği toplamı, depresyon, anksiyete ve stres ön test puanlarında anlamlı bir fark olmadığı saptanmıştır (p>0,05). Son test ve izlem ölçümlerinde müdahale grubunun DASS-21ölçeği toplamı, depresyon, anksiyete ve stres puanları kontrol grubuna göre anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (p<0,05). Değişimin etki büyüklüğünün DASS-21 toplamı (d=-1,388), depresyon (d=-1,170) anksiyete (d=-1,023) ve stres (d=-1,320) üzerindeki etkisinin büyük olduğu ortaya belirlenmiştir. Müdahale ve kontrol grubundaki ebeveynlerin BUÖ toplam puanının ölçümlere ve gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermediği tespit edilmiştir (p>0,05). Bu çalışma Clinical Trials veri tabanına kayıtlıdır (NCT05877287). Sonuç olarak; otizmli çocuğu olan ebeveynlere uygulanan farkındalık temelli stres azaltma programının depresyon, anksiyete ve stres üzerinde etkili olduğu umutsuzluk üzerinde etkisinin olmadığı ortaya çıkmıştır.
  • Öğe
    Çocuklarda prick testi sırasında sanal gerçeklik ve Buzzy uygulamasının ağrı, korku ve kaygı üzerine etkisi: Randomize kontrollü bir çalışma
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Gürbüz, Funda; Geçkil, Emine
    Bu araştırma, çocuklarda non-farmakolojik yöntemlerden sanal gerçeklik (SG) ve Buzzy® uygulamalarının prick testi sırasında ağrı, korku ve kaygı düzeyine etkisini karşılaştırmak amacıyla ön test–son test randomize kontrollü olarak yürütülmüştür. Araştırma evrenini Haziran 2024–Ocak 2026 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk İmmünoloji ve Alerji Polikliniğine başvuran 7-10 yaş arası çocuklar oluşturmuştur. Örneklem büyüklüğü, test–tekrar test dizaynında yapılmış randomize kontrollü bir çalışma örnek alınarak etki büyüklüğü 0,16, %5 α hata payı ve %80 güç ile toplam 90 çocuk (SG: 30, Buzzy®: 30 ve kontrol grubu: 30) olarak hesaplanmıştır. Veriler işlemden önce ve hemen sonra (yaklaşık 1 dk. çocuk, ebeveyn ve araştırmacı tarafından doldurulmuştur. Randomizasyon çalışmadan bağımsız bir istatistikçi tarafından 1:1:1 oranında altı hücreli 15 blok oluşturularak gerçekleştirilmiştir. SG, Buzzy® ve kontrol gruplarını temsil eden harfler (A: Sanal gerçeklik, B: Buzzy® ve C: kontrol grubu) H.B. tarafından kura yöntemi ile belirlenmiştir. Zarflar çocuk polikliniğindeki kayıt sırasına göre açılarak grup ataması yapılmıştır. Tüm çocuklara prick testi uygulaması sol ön kol iç yüzeyine pozitif ve negatif kontrol solüsyonları damlatılıp, lansetle 1 mm derinlikte delme işlemi yapılarak gerçekleştirilmiştir. Analizlerde sayısal tanımlayıcı özelliklerin gruplar arası karşılaştırılmasında tek yönlü varyans analizi, kategorik tanımlayıcı özelliklerin gruplar arası karşılaştırılmasında ise ki-kare testlerinden (Pearson kikare/Fisher exact test) yararlanılmıştır. Gruplara göre değişkenlerin izlem zamanlarına göre karşılaştırılmasında karışık düzen varyans analizi, ana etkilerin karşılaştırılmasında Bonferroni düzeltmesi uygulanmıştır. (p<0,05, NCT06443060). Araştırma grupları sosyo-demografik özellikleri, işlem öncesi ağrı, korku ve kaygı puan ortalamaları bakımından benzer bulunmuştur. İşlem sonrasında SG grubundaki çocukların ağrı puanları Buzzy® ve kontrol grubuna göre, Buzzy® grubundaki çocukların ağrı puanları ise kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha düşük bulunmuştur. İşlem sonrasında gruplar arası korku puanları karşılaştırıldığında SG grubundaki çocukların puanlarının Buzzy® ve kontrol grubuna göre, Buzzy® grubundaki çocukların korku puanlarının ise kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha düşük olduğu saptanmıştır. Benzer şekilde, SG grubundaki çocukların işlem sonrasındaki kaygı puanları Buzzy® ve kontrol grubuna göre, Buzzy® grubundaki çocukların işlem sonrası kaygı puanları da kontrol grubuna göre daha düşük olduğu bulunmuştur (p<0,05). SG ve Buzzy® uygulamalarının prick testi yapılan 7-10 yaş grubu çocuklarda ağrı, korku ve kaygıyı azaltmada etkili yöntemler olduğu, ancak SG'nin daha üstün bir dikkat dağıtma aracı olduğu belirlenmiştir. Bu sonuç doğrultusunda hemşirelerin non-farmakolojik uygulamlar bakım kapsamında prick testi sırasında çocukların ağrı, korku ve kaygısını azaltmak için SG ve Buzzy® uygulamalarını, mümkün ise SG'yi tercih etmesi önerilebilir.
  • Öğe
    Diyabetik ve non-diyabetik koroner arter hastalarında, kardiyak yolaklardaki preoperatif/postoperatif moleküler ve elementer değişiklikler
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Uslu, Esra Fidan; Görmüş, Z. Işık Solak
    Dünyada bulaşıcı olmayan hastalıklardan ölümün %82'sinden kardiyovasküler hastalıklar, kronik solunum yolu hastalıkları, kanser ve diyabet sorumludur (Üner ve Balcılar, 2017). Kardiyovasküler hastalıkların en sık nedeni koroner arter hastalığı (KAH) dır. KAH' a neden olan risk faktörlerinin başında diyabet, sigara, obezite, sedanter yaşam şekli, hipertansiyon, lipit metabolizma bozuklukları, diyabet ve insülin direnci (IR) gelmektedir. Diyet ve ilaç tedavisine yanıt alınamayan hastalarda cerrahi tedavi kullanılmaktadır. Diyabetik ve non-diyabetik koroner arter hastalarında cerrahi sırasında meydana gelebilecek miyokard iskemisinin tespit ve takibinin yapılabilmesi için uygun biyokimyasal verilerin doğru bir şekilde analiz edilmesi sağlıklı bir toplum için büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle diyabetik ve diyabetik olmayan koroner arter hastalarında kardiyak yolaklarda postoperatif dönemde preoperatif döneme göre moleküler ve elementer olarak meydana gelebilecek değişiklikleri gözlemlemek, karşılaştırmak ve değerlendirmek amacıyla bu çalışma planlanmıştır. Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniği'ne koroner arter hastalığı tanısı ile yatışı gerçekleştirilen hastalardan 45-75 yaş arasındaki erkek ve post-menapozal aynı yaş grubu kadın hastalar araştırmaya dahil edilmiştir. Bu hastalar daha sonra diyabetik (DM) ve non-diyabetik olarak ikiye ayrılmıştır. Hastaların cinsiyet, DM olma durumu, yaş, sigara kullanım durumları, antropometrik ölçümleri, solunum fonksiyon testleri, EKG (Elektrokardiyografi) bulguları ve bypass esnasında pulmoner cihaz kullanım durumları değerlendirilmiştir. Kan örnekleri alınmış ve planlanan tüm parametreler değerlendirilmiştir. Hastaların ortalama sigara kullanımı %47,8' dir. Ortalama hafif şişman bir gruptur. Obezite %19,56'dır. DM olan hastaların kan şekeri, kan yağları, HbA1c ve üre değerleri non-DM olan hastalarınkinden yüksek bulunmuştur. Her iki grupta da postoperatif CRP değerleri yükselmiştir. Postoperatif dönemde SFT ler her iki grupta da düşüş göstermiştir. Ancak preoperatif dönemde DM olmayanların SFT ölçümleri daha iyi durumda olduğu için postoperatif dönemde de daha iyi olduğu belirlenmiştir. pH seviyeleri DM olan grupta postoperatif dönemde bazik, DM olmayan grupta daha asidik bir seviyeye ulaşmıştır. DM olmayan grupta parsiyel CO2 ve O2 postoperatif dönemde artış göstermiştir. HS-Troponin T, VİP ve GSH-px DM olmayan grupta hem preoperatif hem postoperatif dönemde daha yüksek, MDA DM olmayanlarda daha düşük bulunmuştur. Ancak GSH-px ve MDA değerlerindeki farklılık anlamlı bulunmamıştır. Pulmoner cihaz kullanılan ya da kullanılmadan yapılan bypass ameliyatı sonrası SFT ve kan gazı bulgularında gruplar arasında anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir. Kontrolsüz diyabetin, yüksek kolesterol düzeylerinin ve obezitenin KAH hastalarının postoperatif iyileşme süreçlerini etkileyen önemli faktörler olduğu belirlenmiştir. Tüm bireylerde metabolik ve vasküler yolaklardaki patolojik değişikliklerin ameliyat öncesinde değerlendirilmesi, geçici inflamatuar değişikliklerin izlenmesi postoperatif komplikasyonları önlemede kritik bir önem taşımaktadır. Hiperglisemi kontrolü hem oksidatif stresin hem de inflamasyonun azaltılmasında önemli bir role sahiptir. Elektrolitlerin replasmanı, kardiyopulmoner bypass gibi uzun süreli cerrahilerde standart bir uygulama haline getirilmelidir.
  • Öğe
    Bireyselleştirilmiş gelişimsel bakım kapsamında toplu bakım uygulama rehberi geliştirme ve etkinliğini değerlendirme
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Özkılıçaslan, Fatma Tokan; Geçkil, Emine
    Toplu bakım, bebeğin ihtiyaç duyduğu bakım uygulamalarının ve rutin tıbbi takiplerin farklı zamanlara yayılarak yapılması yerine aynı bakım saatine toplanarak uygulanmasıdır. Bu araştırmanın amacı, bireyselleştirilmiş gelişimsel bakım yaklaşımı doğrultusunda prematüre bebeklere yönelik Toplu Bakım Uygulama Rehberi geliştirmek ve bu rehberin etkinliğini değerlendirmektir. Karma desenle yürütülen bu araştırma toplu bakım uygulama rehberinin geliştirildiği metodolojik ve rehberin etkinliğinin test edildiği randomize kontrollü deneysel çalışma olmak üzere iki aşamadan oluşmuştur. Ayrıca, ikinci aşamadan sonra hemşirelerin rehberin kullanımına yönelik görüşleri karma yöntem ile elde edilmiştir. Çalışma Nisan 2022-Aralık 2025 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi ve Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanelerinin Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitelerinde (YYBÜ) yürütülmüştür. Metodolojik tasarımda yürütülen birinci aşamada, Toplu Bakım Uygulama Rehberi De Novo Rehber Geliştirme Yöntemi ve AGREE II kriterleri temel alınarak yedi adımlı sistematik bir süreçte (1. Literatür taraması, 2. Tanımlayıcı çalışma, 3. Sistematik derleme, 4. Klinik gözlem, 5. Odak grup görüşmeleri, 6. Uzman görüşleriyle taslak rehberin değerlendirilmesi ve 7. Pilot uygulama) geliştirilmiştir. Bu aşamada veriler geliştirilen Toplu Bakım Uygulama Rehberi ile elde edilmiş, uzman görüşlerine (n=33) sunulmuş ve Kapsam Geçerlik İndeksi ile analiz edilmiştir. İlk aşama olan metodolojik çalışmada, toplam 55 madde ve 5 bölümden oluşan (Bakım Gereksinimlerini Belirleme: 6, Bakıma Hazırlık: 18, Bakım Uygulama: 24, Bakıma Ara Verme/Bakımı Sonlandırma: 4, Kayıt: 3) Toplu Bakım Uygulama Rehberi geliştirilmiştir. Uzman görüşleri sonucu tüm maddelerin kapsam geçerlilik indeksi (KGİ) 0.78'in üzerinde ve rehber toplamı için KGİ ise 0.96 olarak hesaplanmıştır. Rehberin AGREE II kriterlerinin tamamını karşıladığı görülmüştür. Rehber değerlendirme formuna göre hemşirelerin büyük çoğunluğu, rehberin açıklık, anlaşılırlık ve pratiğe aktarılabilirlik gibi ölçütlere "5 – tamamen katılıyorum" düzeyinde olumlu görüş bildirmiştir. Hemşirelerin rehbere yönelik görüşleri (n=24) yarı yapılandırılmış görüşmeler ile alınmıştır. Nitel analiz sonucunda da "Bilgiyle Güçlenen Klinik Uygulama", "Kaliteye Katkı, Deneyime Yansıma", "Alışılmışın Ötesinde Bir Rehber" ve "Eksikleri Tamamlamak: Daha İleriye" şeklinde 4 tema ve 9 alt tema ortaya çıkmıştır. Deneysel tasarımda yürütülen ikinci aşamada Toplu Bakım Uygulama Rehberinin etkinliği ön test–son test düzeninde, tek kör, randomize kontrollü çalışma (RKÇ) ile değerlendirilmiştir. İkinci aşama 50 hemşire ile yürütülmüş (n=50) ve katılımcılar blok randomizasyonla iki gruba (Girişim=25, Kontrol=25) atanmıştır. Çalışma için etik kurul onayı (Sayı: 2022/014), kurum izni ve katılımcılardan bilgilendirilmiş onam alınmıştır. RKÇ 2025 CONSORT kriterlerine uygun olarak yürütülmüş ve ClinicalTrials.gov kaydı (NCT07052786) yapılmıştır. RKÇ aşamasında ise veriler Tanımlayıcı Bilgi Formu ve Toplu Bakım Uygulama Rehberi ile eğitim öncesi ön test ve eğitim sonrası 6. haftada son test olacak şekilde gözlem yöntemi ile toplanmıştır. Nicel veriler IBM SPSS v23, R Programlama Dilinin 4.4.1 versiyonu, Jamovi 2.7.6 ve Minitab v14 ile, nitel veriler ise MAXQDA 10 programında analiz edilmiştir. Rehberin etkinliğinin değerlendirildiği deneysel aşamada, hemşirelerin demografik özelliklerinde gruplar arası anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05). Rehberin "bakıma ara verme/bakımı sonlandırma" bölümüne ilişkin puanlarda grup, zaman ve etkileşim etkileri girişim grubu lehine anlamlı bulunmuştur (p<0.05, η2: 0,068). Ayrıca ve "toplu bakım uygulama" bölümüne ilişkin puanda gruplar arası, rehber toplam puanında grup ve zaman etkileri girişim grubu lehine anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Bu çalışma sonucunda, geliştirilen Toplu Bakım Uygulama Rehberinin geçerliğinin yüksek olduğu, hemşireler tarafından anlaşılır ve kullanışlı olarak değerlendirildiği sonucuna varılmıştır. Ayrıca sonuçlar rehberin toplu bakım uygulamasında, bakımı sonlandırma/ara verme ve uygulama bölümlerinin etkinliğini kanıtlamıştır. Toplu Bakım Uygulama Rehberinin YYBÜ'de yol gösterici bir rehber olarak, araştırmalarda ise tanımlayıcı ya da öntest-son test veri toplama aracı olarak kullanılabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Hemşirelik, Karma yöntem, Klinik rehber, Prematüre bebek, Toplu bakım, Yeni doğan yoğun bakım ünitesi
  • Öğe
    İmplant-diş destekli sabit protetik tedavilerin farklı kemik dansitelerinde, farklı bağlantı seçeneklerinin 3 boyutlu sonlu elemanlar stres analiziyle incelenmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Konyar, Emre Siyabend; Akın, Ceyda
    İmplant–diş destekli sabit restorasyonlar, doğal dişin fizyolojik hareket kabiliyeti ile implantın rijit davranışının aynı sistem içerisinde bir araya gelmesi nedeniyle karmaşık biyomekanik koşullar oluşturur. Bu iki destek tipinin birlikte kullanımı; intrüzyon, artmış marjinal kemik stresi, bağlantı elemanı kırıkları ve oklüzal uyumsuzluk gibi komplikasyonlara yol açabilmektedir. Bu çalışma, mandibular posterior bölgede rijit ve non-rijit bağlantı sistemlerinin farklı kemik dansitelerinde (D2 ve D4) gerilme dağılımına etkisini, üç boyutlu sonlu elemanlar analizi (FEA) yöntemiyle karşılaştırmalı olarak değerlendirmeyi amaçlamıştır. Mandibula kemik modeli Visible Human Project verileri kullanılarak oluşturulmuş; kortikal ve trabeküler kemik yapıları 3DSlicer, Blender ve Altair Hypermesh yazılımları ile ayrıntılı şekilde modellenmiştir. 43, 45 ve 47 numaralı dişlerin periodontal ligamentleri 0,2 mm kalınlığında simüle edilmiş; 4,1 × 10 mm Straumann implant, abutment, vida ve protez altyapıları katalog ölçülerine uygun olarak modellenmiştir. Rijit ve non-rijit bağlantı tasarımlarını içeren toplam sekiz model hazırlanmış; modeller hem vertikal hem oblik (30° bukkolingual) yükleme altında değerlendirilmiştir. Gerilme analizleri Altair OptiStruct çözücüsü ile gerçekleştirilmiştir. Bulgulara göre, tüm modellerde en yüksek gerilme implant boyun bölgesinde ve metal altyapı üzerinde yoğunlaşmıştır. Non-rijit bağlantıların, implant çevresi kortikal kemikteki stres konsantrasyonunu belirli ölçüde azalttığı ancak metal altyapı ve bağlantı elemanlarında oldukça yüksek stres birikimine neden olduğu görülmüştür. Rijit bağlantı modellerinde kortikal kemik üzerindeki streslerin daha belirgin olduğu; non-rijit bağlantı modellerinde ise yükün bir kısmının bağlantı elemanlarına aktarılarak kemik üzerindeki pik stresin azaldığı tespit edilmiştir. D4 tipi kemikte hem implant çevresi hem de altyapı stresleri D2'ye kıyasla daha yüksek bulunmuş, düşük kemik yoğunluğunun gerilme dağılımını olumsuz etkilediği gösterilmiştir. Sonuç olarak, implant–diş destekli sabit restorasyonlarda bağlantı tipi ve kemik dansitesi gerilme dağılımını doğrudan etkilemektedir. Non-rijit bağlantılar diferansiyel mobiliteyi absorbe ederek kortikal kemikteki stresi azaltabilse de bağlantı elemanlarında yüksek stres oluşturmaktadır. Rijit bağlantılar ise sistem stabilitesi sağlamakla birlikte kemik üzerindeki stresleri artırmaktadır. Bu nedenle klinik uygulamada bağlantı seçimi; kemik kalitesi, periodontal destek, oklüzal yüklerin yönü ve restorasyonun uzunluğu göz önünde bulundurularak yapılmalıdır.
  • Öğe
    Rotator manşet yaralanmasının adeziv kapsülit üzerindeki etkilerinin manyetik rezonans görüntüleme ile anatomik olarak incelenmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Davran, Ahmet Çetin; Çiçekcibaşı, Aynur Emine
    Bu çalışmada, rotator manşet yaralanmasının adheziv kapsülit üzerindeki etkilerinin manyetik rezonans görüntüleme ile anatomik olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı arşivinde bulunan (2021–2024 yılları arasında) adheziv kapsülit ön tanısı ve adheziv kapsülit ile cerrahi müdahale gerektirmeyen rotator manşet yaralanması ön tanısı konulmuş olgulara ait manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kayıtları retrospektif olarak değerlendirildi. Yaşları 14–86 arasında toplam 200 bireyin (78 erkek, 122 kadın) görüntüleri incelendi. Hastalar, yalnızca adheziv kapsülit tanısı olanlar (Grup 1) (41 erkek, 59 kadın) ve adheziv kapsülit ile cerrahi gerektirmeyen rotator manşet yaralanması tanısı olanlar (Grup 2) (37 erkek, 63 kadın) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Adheziv kapsülite ait radyolojik tanı morfometrik verileri ve tanı kriterleri cinsiyete, lateralizasyona, gruplara, yaşa ve rotator manşet yaralanma tiplerine göre değerlendirildi. Cinsiyet ile rotator intervalde yumuşak doku kalınlığı ve lig. coracohumerale kalınlığı arasında anlamlı farklılık bulunmazken (p>0.05); aksiller poş kalınlığı arasında anlamlı farklılık bulundu (p<0.05). Aksiller poş kalınlığı, erkeklerde 7.68±3.01 mm, kadınlarda ise 6.33±2.88 mm ölçüldü. Adheziv kapsülitli olgularda kadınlara oranla erkeklerin daha yüksek aksiller poş kalınlığına sahip olduğu tespit edildi. Aksiller poş kalınlığı, grup 1 için 6.40±2.98 mm, grup 2 için 7.31±2.97 mm olarak ölçüldü. Lateralizasyona göre aksiller poş kalınlığı, rotator intervalde yumuşak doku kalınlığı ve lig. coracohumerale kalınlığı verilerinde anlamlı fark tespit edilmedi (p>0.05). Yaş ile aksiller poş kalınlığı, rotator intervalde yumuşak doku kalınlığı ve lig. coracohumerale kalınlığı arasında negatif yönde ilişki bulundu. Yaş arttıkça m. supraspinatus'un parsiyel yapı içi ve parsiyel artiküler şekilde yırtılmasında artış gözlendi. Sonuç olarak; rotator manşet yaralanmasının, adheziv kapsülit tanı kriterlerinden biri olan aksiller poş kalınlığının artmasına özellikle neden olduğu tespit edildi. Adheziv kapsülit tanı kriterlerinden olan yumuşak doku obliterasyonu varlığı her iki grupta da %100 oranında gözlenirken, m. biceps brachii tendon sıvı ve sinyal artışında belirgin bir farklılık gözlenmedi. Anahtar Kelimeler: Adheziv kapsülit, Manyetik rezonans görüntüleme, Morfoloji, Morfometri, Rotator manşet yaralanması
  • Öğe
    Elektif kapak cerrahisi hastalarında eser elementlerdeki preoperatif ve postoperatif değişiklikler
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Pekerman, Berfin; Görmüş, Z. Işık Solak
    Kardiyovasküler problemler, tüm dünyada ölüm ve hastalıkların önde gelen sebeplerindendir (Ali vd., 2024). Birçok ülke gibi Türkiye'de kardiyovasküler ölüm ve hastalığın yüksek olduğu ülke arasında bulunmaktadır (Tokgozoglu vd., 2021). Kardiyovasküler problemler içerisinde kalp kapak hastalıkları önemli bir klinik problem olarak görülmektedir. Kalp kapaklarının yapı ve fonksiyonlarında meydana gelen bozukluklar kalp kapak hastalıklarına neden olmaktadır (Kisling & Gallagher, 2024; O'Donnell & Yutzey, 2020). Kalp kapak hastalıklarının tedavisinde en sık uygulanan yöntem kapak cerrahisi işlemidir (Gumpangseth vd., 2019). Kalp kapak cerrahi müdahalesinde, kapağın yapı ve fonksiyonunun iyileştirilmesi veya kapağın değişimi işlemleri yapılmaktadır (Bakır, 2014) Eser elementler, vücut dokuları veya vücut sıvılarında düşük düzeylerde bulunan inorganik elementlerdir. Eser elementlerin birçoğunun insan metabolizmasında, fizyolojik mekanizmalarda bir role sahip olduğu bilinmektedir (Wechselberger vd., 2023). Eser elementlerin vücut dokuları veya vücut sıvılarında bulunması gerektiği düzeyden daha düşük ya da daha fazla seviyede bulunması insan sağlığı üzerinde ciddi patofizyolojik durumlara sebep olabilmektedir. Bu sebeple eser elementler kimyasal, biyolojik ve moleküler hücre etkinlikleri için önemli bir role sahiptirler (Abbaspour vd., 2014; Islam vd., 2023; Wong, 2012). Yapılan araştırmalara bakıldığında eser elementlerin kardiyovasküler hastalıkların gelişiminde etkili olabileceğine dair ilk bulgular 1960'lı yıllarda ortaya çıkmıştır (Masironi, 1969). Birçok çalışma farklı eser elementlerin kardiyovasküler sağlığın sürdürülmesindeki etkisini göstermiştir (Al-Fartusie & Mohssan, 2017). Eser elementlerin kardiyovasküler sağlığın sürdürülmesindeki etkisi düşünüldüğünde, açık kalp cerrahisi sonrasındaki önemli rolleri de göz önüne alınarak eser elementlerin düzeylerindeki değişiklikler üzerine birçok çalışma yapılmıştır. Kalp cerrahisi sonrasındaki değerlendirme sürecinde elde edilen sonuçlara bakıldığında sonuçların çeşitlilik gösterdiği, kesin sonuçlara ulaşılmadığı ve çalışmaların hala sürdürüldüğü görülmüştür (Mazaheri-Tehrani vd., 2024). Bu tez çalışmasında kapak hastalıkları tedavisinde önemli bir müdahale olan kapak cerrahisi sürecinde, preoperatif ve postoperatif dönemde hastalardan kan örnekleri alınarak vücut dokuları ve vücut sıvılarındaki element düzeyleri incelenip, bu sürecin hastalar üzerindeki etkisini gözlemlemek amaçlanmıştır. Araştırmaya 40-75 yaş arasında 46 hasta dahil edilmiştir. Tüm bulgular değerlendirildiğinde kapak cerrahisi sürecinde başta selenyum eser elementi olmak üzere bazı biyokimyasal parametrelerde anlamlı değişiklikler gözlenmiştir.
  • Öğe
    Preobez/obez bireylerde fruktoz tüketiminin antropometrik ölçümler ve bazı biyokimyasal parametrelerle ilişkisi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Özer, Hasibe; Yıldırım, Elif
    Obezite, fazla enerji alımı sonucu ortaya çıkan ve küresel çapta yaygınlığı artış gösteren bir hastalıktır. Ülkemizde yaklaşık her 10 kişiden 4'ü preobez ve 3'ü obezdir. Birçok faktör obezitenin gelişiminde rol oynamaktadır. Bu faktörlerden birisi de diyetle yüksek fruktoz alımıdır. Fruktoz alımı, yüksek fruktozlu mısır şurubu ve sükrozun yaygın kullanımı ile birlikte yıllar içerisinde artmıştır. Yüksek fruktoz alımı obezite, tip 2 diyabet, dislipemi gibi birçok hastalığın gelişimine katkıda bulunabilmektedir. Literatürde yüksek fruktoz alımının, antropometrik ölçümler ve kan parametreleri üzerinde olumsuz sağlık etkilerine neden olduğunu gösteren çalışmalar mevcutken bu ilişkiyi desteklemeyen çalışmalar da bulunmaktadır. Bu çalışmada, 25-60 yaş aralığındaki preobez/obez bireylerin fruktoz alımlarının, normal BKİ'ye sahip sağlıklı bireyler ile karşılaştırılması ve fruktoz alımı ile antropometrik ölçümler ve biyokimyasal parametreler arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya; Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvuran, çalışmaya katılmak için onam veren, sağlıklı (n=30) ve preobez/obez bireyler (n=31) dahil edilmiştir. Katılımcılara yüz yüze görüşme yöntemi ile anket formu uygulanmıştır. Anket formunda; bireylerin sosyodemografik özellikleri, sağlıkla ilişkili alışkanlıkları ve fiziksel aktivite düzeylerine dair bilgiler yer almaktadır. Bireylerin antropometrik ölçümleri yapılmış ve son 3 aylık biyokimyasal bulguları hasta dosyalarından alınmıştır. Son 1 aylık besin tüketiminin sorgulanması amacıyla besin tüketim sıklığı formu; fruktoz alımının saptanması amacıyla fruktoz tüketim formu kullanılmıştır. Beslenme Bilgi Sistemi (BeBiS) versiyon 9 (Ebispro for Windows, Stuttgart, Almanya; Türkçe sürüm: BeBiS, İstanbul, 2021) kullanılarak besinlerin enerji, makro ve mikro besin ögesi değerleri saptanmıştır. Verilerin analizi, Statistical Package for Social Sciences (SPSS) 28.0 (IBM Corp., Armonk, NY, USA) kullanılarak yapılmıştır. Sağlıklı bireylerin yaş ortalaması 35,87 ± 8,34 yıl iken preobez/obez bireylerin yaş ortalaması 40,61 ± 10,61 yıldır. Preobez/obez bireylerin günlük D vitamini alımlarının (3,80 ± 1,80 mcg/gün), normal BKİ'ye sahip sağlıklı bireylerden (5,12 ± 3,07 mcg/gün) daha düşük olduğu saptanmıştır (p=0,044). Günlük fruktoz alımı sağlıklı bireylerde 24,54 ± 15,06 g iken preobez/obez bireylerde 22,92 ± 10,95 g'dır. Ancak gruplar arasında fruktoz ve sükroz alımı açısından fark bulunmamıştır (sırasıyla p= 0,633; p= 0,606). Gruplar arasında şekerle tatlandırılmış içecek tüketimi bakımından da fark saptanmamıştır (p>0,05). Katılımcıların fruktoz alım düzeyleri, tüm katılımcıların günlük fruktoz alım medyanı (19 g) baz alınarak değerlendirilmiştir. Günlük ≥19 g'dan fazla fruktoz alımına sahip preobez/obez bireylerde; vücut ağırlığı, bel çevresi, vücut yağ oranı, kalça çevresi, bel/kalça oranı, vücut yağ ağırlığı, iç organ yağ oranı gibi değişkenlerin, günlük ≥19 g'dan fazla fruktoz alımına sahip sağlıklı bireylere göre anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0,05). Ayrıca hemoglobinA1c (HbA1c), trigliserit (TG), düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL-K), ürik asit, sistolik ve diastolik kan basıncı değerlerinin günlük ≥19 g'dan fazla fruktoz alımına sahip preobez/obezlerde daha yüksek olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Fruktozun bazı kan bulguları ve kan basıncı üzerindeki etkisi, obezite varlığı ile artabilir. Obezite ve fruktoz arasındaki ilişkinin daha iyi anlaşılabilmesi için daha kapsamlı çalışmalar literatüre kazandırılmalıdır.
  • Öğe
    Sağlık kurum çalışanlarının yeşil örgütsel davranış ve örgütsel sürdürülebilirlikleri arasındaki ilişki
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Hayırlıoğlu, Mustafa Fatih; Kaya, Şerife Didem
    Sağlık sektörü, kesintisiz faaliyet gösteren, yüksek enerji tüketimi ve büyük miktarda atık üretimi nedeniyle en büyük enerji tüketicilerindendir. Bu yüzden çevre ve insan sağlığı üzerinde önemli etkiler yaratmaktadır. Yeşil örgütsel davranış; örgütlerin çevresel sürdürülebilirlik hedeflerinin gerçekleştirilmesinde tüm kademede görev alan çevre bilincine ve sorumluluğuna sahip çalışanların sergiledikleri çevrenin korunması ya da iyileştirilmesine katkı sağlayan çevreye karşı sorumlu ve duyarlı yeşil yönelimler olarak tanımlanmaktadır. Örgütsel sürdürülebilirlik ise; çevresel, ekonomik ve sosyal sürdürülebilirliğin uzun vadede temel değerler ve ilkelere dayanan davranışlara göre düzenlenmesini esas almaktadır. Bu çalışma, Necmettin Erbakan Üniversitesi (NEÜ) Tıp Fakültesi Hastanesi'nde hizmet veren kurum çalışanlarının yeşil örgütsel davranış ve örgütsel sürdürülebilirlik arasındaki ilişkiyi belirlemeyi amaçlamaktadır. Araştırmanın evrenini Konya ili NEÜ Tıp Fakültesi hastanesinde görev yapan çalışanlar [hekim, hemşire, diğer sağlık çalışanı (teknisyen, laborant) yardımcı sağlık personeli (hasta bakıcı, temizlik personeli vb.) ve idari personel] oluşturmaktadır (N=4125). Tanımlayıcı ilişki arayıcı olarak planlanan bu araştırma Kasım 2024-Mayıs 2025 tarihleri arasında 382 katılımcı ile yürütülmüştür. Veriler; Kişisel Bilgi Formu, Yeşil Örgütsel Davranış ve Örgütsel Sürdürülebilirlik Ölçeği kullanılarak yüz yüze toplanmıştır. Çalışmada Cronbach Alpha katsayısı yeşil örgütsel davranış ölçeğinin 0,92, örgütsel sürdürülebilirlik ölçeğinin ise 0,974 saptanmıştır. Çalışmada katılımcıların yaş ortalaması 36,09±8,66 olup katılımcıların %57,5'i kadındır. Çalışanların %71,2'si lisans mezunudur. Çalışanların yeşil örgütsel davranış toplam puan ortalaması 108,11±16,24 (Min:42, Maks:135), örgütsel sürdürülebilirlik toplam puan ortalaması 124,94±30,84 (Min37, Maks:185) olarak bulunmuştur. Yeşil örgütsel davranış ile örgütsel sürdürülebilirlik ölçeği arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı, bulunmuştur (r=0,01; p<0,05). Sağlık kurum çalışanlarının yeşil örgütsel davranışların geliştirilmesine yönelik kurumsal politika ve uygulamalar her kademede çalışanlar için titizlikle oluşturulmalı, çalışan farkındalığını artırarak kurumların refah düzeyinin sürdürebilirliğine yönelik girişimler hızla aktive edilmelidir. Sağlık çalışanları arasında çevre dostu kurumsal davranışları teşvik etmeyi amaçlayan kurumsal politikalar ve uygulamalar, tüm seviyelerdeki personel için dikkatlice geliştirilmelidir. Çalışanların farkındalığını artıran girişimler, kurumsal refahın sürdürülebilirliğini desteklemek için hızla hayata geçirilmelidir.
  • Öğe
    Sağlık bilimleri fakültesi öğrencilerinin atalet davranışlarının akademik başarı düzeyine etkisi: Konya ilinde bir uygulama
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Arı, Gamze; Yüceler, Aydan
    Bu araştırmanın amacı, okul öncesi dönem 3-5 yaş grubu çocukların bağımsız öğrenme davranışları ile öz bakım becerileri arasında ilişki olup olmadığını incelemektir. Aynı zamanda çocukların bağımsız öğrenme ve öz bakım becerilerinin çocukların, cinsiyetlerine, yaş gruplarına, kardeş sayısına ve ebeveynlerin öğrenim durumlarına göre anlamlı bir biçimde farklılaşıp farklılaşmadığını incelemektir. Araştırmanın çalışma grubu 3-5 yaş aralığında olan ve Kütahya ilinde yaşayan 318 çocuktan oluşmaktadır. Araştırmanın verileri "Kişisel Bilgi Formu", "Bağımsız Öğrenme Davranışları Ölçeği (3-5 yaş)" ve "Okul Öncesi Dönem Çocukları (36–72 ay) İçin Öz Bakım Becerileri Ölçeği Öğretmen Formu" kullanılarak toplanmıştır. Verilerin normalliğini test etmek için çarpıklık-basıklık değerleri incelenmiştir. Kolmogorov-Smirnov testi ile verilerin normal dağılıma uygun olup olmadığı kontrol edilmiştir. Verileri normal dağılım göstermediği için parametrik olmayan testler kullanılarak, iki gruplu karşılaştırmalarda Mann-Whitney U testi, üç ve daha fazla gruplu karşılaştırmalarda ise Kruskall- Wallis H testi kullanılmıştır. Değişkenler arasındaki ilişkiye Spearman sıra sayıları korelasyon analizi ile bakılmıştır. Anlamlılık seviyesi olarak 0,05 alınmıştır. Yapılan analizler sonucunda; bağımsız öğrenme davranışları ile öz bakım becerileri arasında pozitif ve anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Değişkenler arasındaki korelasyonlar incelendiğine kardeş sayısı ve yaş gruplarına göre anlamlı bir ilişki olduğu bulunurken cinsiyet ve ebeveynlerin öğrenim durumuna göre anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir.