Sağlık Bilimleri Enstitüsü Tez Koleksiyonu
Bu koleksiyon için kalıcı URI
Güncel Gönderiler
Öğe Kronik ruhsal bozukluğu olan bireylerin ailelerinde bakım yükü, benlik saygısı ve mental iyi oluş düzeyleri arasındaki ilişki(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Çalkar, Zehra; Günay Molu, NesibeBu çalışma kronik ruhsal bozukluğu olan bireylerin ailelerinde bakım yükü, benlik saygısı ve mental iyi oluş düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla tanımlayıcı, ilişki arayıcı ve kesitsel türde yapıldı. Çalışma, Konya il merkezinde bulunan NEÜ Meram Tıp Fakültesi Hastanesi'nin Psikiyatri polikliniğine başvurmuş hasta yakınlarından, gelişigüzel örneklem yöntemi ile seçilen ve araştırmaya katılmayı kabul eden 226 bireyle yürütüldü. Veriler "Kişisel Bilgi Formu", "Bakım Verme Yükü Ölçeği (BVYÖ)", "Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ)" ve "Warwick-Edinburgh Mental İyi Oluş Ölçeği (WEMİOÖ)" kullanılarak yüz yüze ve anket yöntemiyle toplandı. Verilerin analizinde T testi ve tek yönlü varyans analizi (ANOVA) testi kullanıldı. Anlamlı farklılıkları belirlemek için post-hoc Tukey testi ileri analizi ve ölçekler arası ilişki durumunun sınanması için Pearson Korelasyon testi yapıldı. Kullanılan ölçeklerin güvenilirliği Cronbach Alfa Güvenilirlik Katsayısı ile analiz edildi. Elde edilen bulgular %95 güven aralığında, p<0,05 anlamlılık düzeyinde değerlendirildi. BVYÖ toplam puanı ortalaması 43,80±13,92 olarak belirlendi. Medeni durum, öğrenim durumu, hastaya yakınlık derecesi ve sosyal aktivitenin varlığı durumuna göre BVYÖ puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu belirlendi. RBSÖ toplam puan ortalaması 25,88±2,36 olarak belirlendi. Bakımına ücretle destek veren birinin varlığı durumuna göre RBSÖ puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu belirlendi. WEMİOÖ toplam ortalama puanı 44,76±9,87 olarak belirlendi. Medeni durum, hastaya yakınlık derecesi, düzenli bir sosyal aktivitesinin varlığı ve çalışma durumuna göre WEMİOÖ puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu belirlendi. Bakım yükü ve mental iyi oluş düzeyleri arasında negatif yönlü ve anlamlı orta düzeyde ilişki, benlik saygıları ile mental iyi oluş düzeyleri arasında pozitif yönlü ve zayıf düzeyde anlamlı ilişki saptandı. Bakım yükü ve benlik saygısı puanları arasında istatistiksel olarak bir ilişki saptanmadı. Sonuç olarak; Kronik ruhsal bozukluğa sahip bireylerin ailelerinde algılanan bakım yükü "ileri derece yük" olarak tanımlandı. Bakım veren ailelerin bakım yükü arttıkça, mental iyi oluş düzeylerinin azaldığı belirlendi. Benlik saygısının algılanan bakım yükü ile ilişkisi saptanmadı. Bakım verenlerin benlik saygısı düzeyi arttıkça, mental iyi oluş düzeyinin de arttığı belirlendi.Öğe Otofaji-ER stres etkileşiminin meme kanseri hücrelerinin proliferasyonu ve metastazı üzerindeki etkilerinin araştırılması(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Eminova, Sona; Dursun, Hatice GülEn sık görülen kanser tiplerinden biri olan meme kanserinin görülme sıklığı her yıl dünya çapında artış göstermektedir. Meme kanserinde kemoterapi/radyoterapi gibi geleneksel tedavi protokollerine direnç gelişmesi nedeniyle tedavi seçenekleri kısıtlı kalmektadır. İlaç dirençi otofoji gibi faktörle de ilişkilendirilen bir süreçtir. Otofaji, hasarlı moleküllerin, yanlış katlanmış proteinlerin, subsellüler bileşenlerin (proteinler, nükleik asitler, lipidler) ve hasarlı organellerin parçalanması ve ortadan kaldırılması için gerekli olan fizyolojik bir hücresel süreçtir. Otofajinin kanserdeki rolü karmaşıktır. Otofaji tümör tipine veya içeriğine bağlı olarak değişiklik gösterebilir.ER stresin indüklediği otofajinin hücre üzerindeki etkileri farklıdır. Artmış ER stres tarafından indüklenen otofaji aktivasyonu hücre ölümünü de teşvik edebilir. Bu çalışmada ER stres ve otofojinin karşılıklı etkileşimlerinin meme kanseri hücrelerinin proliferatif ve metastatik davranışları üzerindeki etkilerininin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla MCF7 hücre hattında ULK-101 ve tunikamisinin kombinasyonunun sitotoksik etkisi WST-8/CCK8 testi ile bakılmıştır. Bunun yanı sıra otofajik aktivite LC3-II Kantitasyon ELISA kiti ile analiz edilmiştir. Sitotoksisite sonuçları dikkate alınarak, sonraki analizlerde hücreler 24 saat süresince 1 µM tunikamisin ile ön işleme tabi tutulmuş, ardından tunikamisin varlığında 3 saat süresince 47 µM ULK-101 ile muamele edilmiştir. Daha sonra deney gruplarında RNA izolasyonu, cDNA sentezi yapılmış ve apoptoz, ER stresi ve otofaji ile ilişkili genlerin ekspresyon seviyeleri qRT-PZR ile analiz edilmiştir. Bunun yanı sıra otofajik aktivite LC3-II Kantitasyon ELISA kiti ile analiz edilmiştir. ULK-101’in ve tunikamisinin meme kanseri hücrelerinin koloni oluşturma yetenekleri üzerine etkisi, koloni formasyon analizi ile değerlendirilmiştir. Daha sonra GRP78/BiP ELISA kiti kullanılarak tunikamisinin ER stresi üzerine etkisi araştırılmıştır. ULK-101, meme kanseri hücrelerinin koloni oluşturma yeteneğini önemli ölçüde azaltmıştır. Bu çalışmanın sonuçlarına göre, tunikamisin ve ULK-101’in hücre canlılığının %50‟sini inhibe ettiği dozlarla kombine kullanımları MCF7 hücrelerinde additif etkiye neden olmaktadır. Tüm sonuçlar bir arada değerlendirildiğinde, ULK-10’in meme kanseri hücrelerinde otofajiyi baskılayarak, ER stresi ile apoptozu arttırarak antikanser etkiye neden olduğu düşünülmektedir.Öğe Osteopenili geriatrik bireylerde kas kuvveti, ayak taban duyusu ve kemik mineral ölçümünün postür, yürüyüş ve düşme ile ilişkisi(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Atabilen, Seda Nur; Erdeo, FatmaBu çalışma osteopenik geriatrik bireylerde kas kuvveti, ayak taban duyusu, postür, fonksiyonel kapasite-yürüyüş ve düşme korkusunu değerlendirmek ve bu parametrelerin birbirleriyle ve osteopeni T-skoruyla olan ilişkisini incelemek amacıyla yürütüldü. Çalışma Ekim 2022-Temmuz 2024 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Dahiliye Bölümüne başvuran 65 yaş üstü 24 birey ile tamamlandı (n=24). Çalışmaya katılan osteopenik geriatrik bireylerin fiziksel özellikleri ve sağlık bilgileriyle birlikte kemik mineral yoğunluğu, kas kuvveti, ayak taban duyusu, fonksiyonel kapasitesi ve düşme korkusu değerlendirildi. Çalışmaya katılan bireylerin yaş ortalaması 69.1±2.66 olarak bulundu. Çalışmaya katılan bireylerin %50’si obezdi. Osteopeni T-skoru ile yaş arasında negatif yönde orta düzeyde anlamlı bir sonuca ulaşıldı (p=0.009, r=-0.523). Sol ayak 1.Metatarsophalangeal eklemden ve medial malleolden değerlendirilen vibrasyon duyusu da osteopeni Tskoru ile negatif yönde orta düzeyde anlamlıydı (sırasıyla p=0.048, 0.022; sırasıyla r= -408,-464.). Sağ topuktan değerlendirilen iki nokta diskriminasyon duyusu ile düşme korkusu arasında pozitif yönde anlamlı ilişkiye rastlandı (p=0.009, r=0.524). Sol ön ayak medial bölümden değerlendirilen hafif dokunma duyusu ile 6DYT arasında negatif yönde anlamlı ilişki bulundu (p=0.007, r=-0.535). Çalışmamız literatüre osteopenik bireylerde kas kuvveti, postür, düşme korkusu, fonksiyonel kapasite gibi parametrelerin birlikte değerlendirildiği tek çalışma olarak katkı sunmuştur. Sonuç olarak osteopenik bireylerde; T-skoru ile vibrasyon duyusunun, hafif dokunma ve iki nokta diskriminasyon duyusunun da diğer değişkenlerle ilişkisi sebebiyle ayak taban duyu değerlendirmesi yapılabilir. Çalışmamızın bulgularının desteklenmesi için daha çok çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır.Öğe Selenyumun diyabetik ratlarda kardiyak doku üzerine 3 boyutlu etkileri(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Akdoğan, Gülnur; Solak Görmüş, Zülfikare IşıkDiyabetes Mellitus (DM), prevalansı tüm dünyada giderek artan kronik endokrin bir metabolik bozukluktur. Hiperglisemi kaynaklı reaktif oksijen türleri (ROS) birikimindeki artış kalpte yol açtığı oksidatif hasarlanma ile kardiyak metabolik olaylarda bozulmaya neden olur. Antioksidatif savunma mekanizmalarında destekleyici rol oynayan selenyum (Se) hücresel ROS birikimini önleyerek diyabetin kalpte sebep olduğu oksidatif stres kaynaklı patolojileri tersine çevirebilir. Bu bağlamda araştırmamızda diyabetik kalplerde hiperglisemi kaynaklı meydana gelen bozulmuş mekanik ve metabolik fonksiyonların antioksidatif eser element uygulaması ile ROS birikiminin engellenmesi vasıtasıyla iyileştirilebileceği hipotezi kurgulanmıştır. Bu amaçla mevcut tez çalışmasında diyabetik ratlarda Se uygulamasının kardiyak doku üzerindeki etkilerinin histolojik, fizyolojik ve biyokimyasal parametreler ile çok yönlü değerlendirilmesi amaçlanmıştır. 34 adet 12 haftalık Wistar albino erkek sıçan; Kontrol grubu (n=8), Diyabet (DM) grubu (n=9), Selenyum (Se) grubu (n=8) ve Diyabet+Selenyum (DM+Se) grubu (n=9) olmak üzere randomize şekilde ayrılmıştır. DM ve DM+Se gruplarında intraperitoneal (i.p.) yolla 55 mg/kg tek doz streptozotosin (STZ) enjeksiyonu ile diyabet indüklenmiştir. STZ'nin 3. günü itibariyle 30 günlük 1 mg/kg sodyum selenit (Na2SeO3) enjeksiyonu uygulanmış, deney sonunda kuyruk veninden kan örnekleri alınmıştır. Servikal dislokasyon sonrası sıçanların kalp dokuları histolojik görüntüleme ve fizyolojik değerlendirme için çıkarılmıştır. Kan örnekleri serumda açlık kan glukozu (AKG), trigliserit (TG), total kolesterol, yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL) ve düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL) kolesterol düzeylerinin tayini için biyokimyasal incelemeye tabii tutulmuştur. Ayrıca glutatyon peroksidaz (GSH-Px) enzim aktivite düzeyleri ve malondialdehit (MDA) seviyeleri çift antikor sandviç ELISA yöntemiyle belirlenmiştir. Kardiyak kontraktilitenin ve mekanik fonksiyonların değerlendirilebilmesi adına atriyum dokuları izole organ banyosuna asılmıştır. Selenyum, diyabetik ratların AKG değerlerinde önce normoglisemik, daha sonra şiddetli hiperglisemik bir etkiye neden olmuştur. TG, total kolesterol, HDL ve LDL düzeyleri bakımından gruplar arasında anlamlı farklılıklar saptanmıştır (p<0,05). DM grubunda MDA düzeyi Kontrol (p<0,001), Se (p<0,05) ve DM+Se (p<0,05) gruplarına göre anlamlı derecede daha yüksek, GSH-Px enzim aktivite seviyesi ise daha düşük kaydedilmiştir (p<0,001). Histolojik değerlendirmeye göre DM grubundaki kalplerde patolojik bir histomorfoloji gözlenmiştir. DM+Se grubunda ise DM'ye göre daha az kardiyak doku hasarı tespit edilmiştir. İzole organ banyosu verileri analizinde DM+Se grubu ile DM grubu arasında atriyum dokularının gerim değerleri bakımından istatistiksel fark bulunmuştur (p<0,05). Ayrıca DM grubunda zamana bağlı değişen gerim değerleri arasında anlamlı bir fark yokken (p>0,05), Kontrol, Se ve DM+Se gruplarında anlamlı farklılıklar olduğu ortaya konmuştur (p<0,001). Çalışma sonucuna göre selenyum, diyabetik sıçanlarda bozulmuş kardiyak doku histolojisinde ve fizyolojisinde iyileştirici bir etkiye neden olmuştur. Selenyumun bu etkisinin GSH-Px enzim aktivite düzeylerinde artışa, MDA düzeylerinde ise azalmaya sebep olarak muhtemelen hiperglisemi ile indüklenen artmış oksidatif stresi baskılama temelli meydana geldiği düşünülmektedir. Biyokimyasal parametrelerde yol açtığı değişken ve çelişkili sonuçlar ise selenyumun hem lipit hem de karbonhidrat metabolizması üzerinde ne yönde bir etki gösterdiğinin belirlenebilmesi adına daha ileri düzey ve detaylı çalışmaların yapılması gerektiğini, doz ve uygulama süresine bağımlı araştırmaların ön planda tutulmasının gerekliliğini ortaya koymaktadır.Öğe Alzheimer hastalığının yeni bir adipokin olan asprosin ile i̇lişkisinin araştırılması(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Yazar, Mehmet Akif; Kutlu, SelimAlzheimer hastalığı (AH), bellek, öğrenme ve bilişsel işlevlerde bozulmalara yol açan ilerleyici bir nörodejeneratif hastalıktır. Asprosin ise enerji metabolizmasını düzenleyen, beyaz yağ dokusundan salınan bir hormondur ve metabolik süreçlerdeki rolü son yıllarda giderek daha fazla dikkat çekmektedir. Bu çalışma, Alzheimer hastalığı ile yeni bir adipokin olan asprosin arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırmada, hem deneysel hayvan modelleri hem de insan denekler üzerinde asprosinin AH ile olan bağlantısı değerlendirilmiştir. Hayvan modellemesinde, streptozotosin (STZ) kullanılarak Alzheimer hastalığı modeli oluşturulan sıçanlarda öğrenme ve bellek performansı Morris Su Labirenti testi ile değerlendirilmiştir Hipokampüs ve frontal korteks dokularında mRNA düzeyinde asprosin seviyesi qPZR ile değerlendirilmiştir. Serum ve hipokampüs ve frontal korteks dokularındaki asprosin seviyeleri ölçülmüştür. İnsan deneklerde ise AH tanısı konmuş hastalar ve sağlıklı kontrol grubu arasında serum asprosin seviyeleri ile metabolik parametreler karşılaştırılmıştır. Doku ve serum asprosin seviyeleri ELISA yöntemiyle ölçülmüş ve istatistiksel analizler gerçekleştirilmiştir. Araştırma bulgularına göre, Alzheimer modeli sıçanlarda serum asprosin seviyeleri kontrol grubuna göre düşük bulunmuş, ancak fark istatistiksel olarak anlamlı değildir. Hipokampüs ve frontal korteks dokularında asprosin mRNA ekspresyonunun kontrol grubuna kıyasla daha yüksek olduğu belirlenmiştir. İnsan deneklerde, Alzheimer hastalarında serum asprosin seviyelerinin kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğu ve bu grupta insülin direnci ile vücut kitle indeksinin de daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Bu bulgular, asprosinin metabolik süreçlerde önemli bir role sahip olabileceğini ve insülin metabolizmasıyla ilişkili olabileceğini ortaya koymaktadır. Sonuç olarak, bu çalışma, asprosinin Alzheimer hastalığındaki metabolik süreçlerle ilişkisine dair önemli veriler sağlamaktadır. Çalışma, asprosinin Alzheimer hastalığı için potansiyel bir biyobelirteç olabileceğini öne sürmekte ve ileri çalışmalar için bir temel sunmaktadır. Daha geniş örneklem büyüklükleri ve uzun süreli araştırmalar, asprosinin Alzheimer hastalığındaki kesin rolünü daha ayrıntılı şekilde ortaya koyacaktır.Öğe Diyabetik ve non-diyabetik koroner arter hastalarında serum endocan düzeyi ve fiziksel performans ile ilişkisi(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Yargıç Çelen, Melda Pelin; Solak Görmüş, Zülfikare IşıkKoroner arter hastalığının önemli bir biyobelirteci olarak kabul edilen ve endotel hasarı patogenezinde rolü olan endocan molekülünün düzeyinin, koroner arter hastalarında diyabet varlığında değişip değişmediği bilinmemektedir. Ayrıca, endotel disfonksiyonu patogenezinde rol alan diğer inflamatuar belirteçlerin el kavrama kuvveti ile korelasyonu olduğu bilinirken, bu ilişkinin endocan için söz konusu olup olmadığı araştırılmamıştır. Bu araştırmanın amacı, diyabetik olan ve olmayan koroner arter hastalarının serum endocan düzeylerini karşılaştırmak ve serum endocan düzeylerini el kavrama kuvveti, 30 saniye otur kalk testi sonuçları, vücut kitle indeksleri, vücut kompozisyonları, CRP, beyaz küre sayısı ve kan lipid profilleri ile korelasyonunu incelemektir. Bu amaçla koroner arter bypass cerrahisi için hastaneye yatırılmış erkek hastalardan çalışmaya dahil edilme koşullarını sağlayanlar gönüllü olarak araştırmaya katılmıştır. Tüm gönüllülerden tam kan ve serum örneği alınmış, biyoempedans analiz metodu ile vücut kompozisyonu ölçülmüş, el kavrama testi ve 30 saniye otur kalk testi gerçekleştirilmiştir. Araştırmaya toplam 53 koroner arter hastası erkek gönüllü dahil edilmiştir (Diyabetik n=26, Diyabetik olmayan n=27). Yaş ortalaması 63,44 ± 8,76 olan hastaların serum endocan düzeyleri ortalama 331,39 ± 131,95 ng/L olarak tespit edildi. Diyabetik olanlar ve olmayanlar arasında serum endocan düzeyleri açısından anlamlı fark izlenmedi (p=0,753). El kavrama kuvveti ortalama 26,54 ± 8,94 kg olarak ölçüldü ve iki grup arasında anlamlı fark görülmedi (p=0,411). Otuz saniye otur kalk testinde katılımcılar ortalama 12,63 ± 4,21 tekrar gerçekleştirebildiler ve test performansı diyabetik olan ve olmayan hastalar arasında anlamlı fark göstermedi (p=0,703). Ayrıca serum endocan düzeyinin el kavrama kuvveti ile arasında anlamlı bir korelasyon saptanamazken (p=0,538); 30 saniye otur kalk tesi ile zayıf pozitif korelasyon (r=0,369, p=0,037), total kolesterol ile zayıf pozitif korelasyon (r=0,347, p=0,016), LDL ile zayıf pozitif korelasyon (r=0,301, p=0,037), VLDL ile zayıf pozitif korelasyon (r=0,351, p=0,016), trigliserid ile zayıf pozitif korelasyon (r=0,329, p=0,022) izlenmiştir. Sonuç olarak araştırmamız, koroner arter hastalığında endocanın diyabetten bağımsız olarak endotel disfonksiyonu ve aterosklerozla ilişkili bir belirteç olabileceğini ortaya koymuştur.Öğe Sağlık politikalarında yapılan değişikliklerin sağlık çalışanlarının örgütsel bağlılığı üzerine etkisi: Bir alan araştırması(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Demir Derer, Azime; Yüceler, AydanBu çalışmada, sağlık sektöründe çalışan bireylerin sağlık politikalarındaki değişiklere karşı örgütsel bağlılık düzeyleri incelenmiştir. Araştırmada, yaş, cinsiyet, medeni durum, çalışma pozisyonu ve çalışma süresi gibi demografik faktörlerin çalışan memnuniyeti ve bağlılık üzerindeki etkileri değerlendirilmiştir. Verilerin toplanmasında anket yöntemi kullanılmıştır. Anketler yüz yüze görüşülerek katılımcılara ulaştırılmıştır. Çalışmamızın evrenini 1581 sağlık çalışanı oluşturmuş evren için 315 kişiye ulaşılmıştır. Verilerin analizi sonucunda, değişim ve örgütsel bağlılık arasında bazı demografik değişkenlere göre farklılıklar olduğu tespit edilmiştir. Normallik analizi, verilerin parametrik analizler için uygun olduğunu göstermiştir. Araştırmanın bulgularına göre, 26-35 yaş aralığındaki bireylerin örgütsel bağlılıklarının daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Cinsiyet değişkeni açısından ise kadın ve erkek katılımcılar arasında sağlık politikalarında değişim ve bağlılık düzeyleri arasında anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Medeni durumun örgütsel bağlılık üzerinde etkili olduğu, evli bireylerin bekârlara göre daha yüksek bağlılık gösterdiği tespit edilmiştir. Çalışma süresine göre değişim parametresi incelendiğinde, 0-5 yıl arasında çalışanların sağlık politikalarındaki değişime karşı değerlerin daha yüksek olduğu, ancak çalışma süresi arttıkça değerlerin azaldığı görülmüştür. Korelasyon analizi, sağlık politikalarında değişim ile örgütsel bağlılık arasında zayıf bir pozitif ilişki olduğunu göstermiştir. Bu durum, sağlık politikalarındaki değişimin örgütsel bağlılıkta da bir miktar artış oluşturabileceğine işaret etmekle birlikte, bu ilişkinin güçlü olmadığını göstermektedir. Sonuç olarak, sağlık çalışanlarının bağlılığını artırmak için genç çalışanlara yönelik destekleyici politikalar geliştirilmesi, evli bireyler için aile dostu stratejiler uygulanması ve uzun süreli çalışanların motivasyonlarını koruyacak programların sunulması önerilmektedir. Çalışmanın bulguları, sağlık hizmetlerinin daha etkili yönetilmesi ve çalışan memnuniyetinin artırılması için önemli ipuçları sunmaktadır.Öğe Oryantasyon eğitimi mobil destek uygulamasının geliştirilmesi ve öğrenci hemşirelerin kaygı düzeyi ve hasta güvenliği tutumu üzerine etkisi: Ön test son test randomize kontrollü çalışma(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Yorgancılar, Fatma Ezgi; Özlük, BilgenAraştırmada, öğrenci hemşirelere klinik uygulama sürecinde yol gösterecek bir mobil uygulama geliştirmek ve bu mobil uygulama (Hastam Güvende) kullanımının, öğrenci hemşirelerin hasta güvenliği tutumu ve anksiyete düzeyleri üzerine etkisinin incelenmesi amaçlandı. Paralel grup öntest-son test randomize kontrollü deneysel tasarımda gerçekleştirilen bu çalışmanın verileri, 16 Ekim 2023-16 Şubat 2024 tarihleri arasında toplandı. Çalışmanın evrenini hemşirelik fakültesi dördüncü sınıf öğrencileri oluşturdu. Örnek büyüklüğü G*Power programı kullanılarak%80 güç ile hesaplandı. Çalışmanın örneklemini 42 deney ve 42 kontrol grubunda bulunun84 öğrenci hemşire oluşturdu. Çalışmada deney ve kontrol grubu homojendir. Araştırmanın ilk aşamasında, "Hastam Güvende" mobil destek uygulaması geliştirildi. Ulusal Hasta Güvenliği Hedefleri doğrultusunda oluşturulan mobil uygulamanın dokuz ana modülü; hasta kimlik bilgilerinin tanımlanması ve doğrulanması, etkili iletişimin artırılması/iletişim güvenliğinin sağlanması, ilaç güvenliğinin sağlanması, cerrahi girişim/ameliyat güvenliğinin sağlanması, doğru kan/kan ürünü transfüzyonu güvenliğinin sağlanması, renkli kodların kullanımı, sağlık bakımı ilintili enfeksiyonların azaltılması, düşmelerden kaynaklanan hastaların zarar görme riskinin azaltılması, bilgi gizliliği-mahremiyettir. Yönetici panelinden mobil uygulama kullanımı takip edilmiş, mobil uygulama ve telefonla hatırlatıcı mesajlar, geri bildirim sağlanmıştır. Çalışmaya katılmayı kabul eden tüm katılımcılardan başlangıçta, 1. ve 3. ayın sonunda Kişisel Bilgi Formu, Hasta Güvenliği Tutumu Envanteri (HGTE) ve Durumluk ve Sürekli Anksiyete Envanteri (DSAE) ile veriler toplandı. Verilerin tamamı çalışmada yer almayan, bağımsız, sağlık bilgisi olan bir anketör tarafından elde edildi. Veri toplayıcı, istatistik uzmanı ve raporlama yönünden körleme uyguladı. Verilerin analizinde Mann Whitney U testi, Fisher'sExact Test, Yates düzeltmesi, Fisher-Freeman-Halton testi, RobustAnova testleri kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık p<0.05 kabul edildi. Araştırma öncesi etik kurul, kurum izni ve katılımcıların onamı alındı. Bu çalışma, ClinicalTrials protokol kayıt sistemine NCT06396559 numarası ile kaydedildi. Katılımcıların öntest ölçümleri DSAE puanları deney (43-48) ve kontrol (40.5-46.5) gruplarında benzerken; HGTE puanları da deney (156) ve kontrol (158) gruplarında benzerdi. Katılımcıların DSAE durumluk anksiyete 3. ay puanı (45), öntest (42), ve 1. Ay puanından (41) daha yüksek bulundu. Deney gurubundaki katılımcıların DSAE durumluk anksiyete toplam puanı(44) kontrol grubundan (40.5) daha yüksek bulundu. Deney gurubundaki katılımcıların DSAE sürekli anksiyete toplam puanı (48) kontrol grubundan (46) daha yüksek bulundu. Deney grubundaki katılımcıların HGTE 1. Ay (160) ve 3. ay puanları (161), öntest (156) puanından daha yüksek bulundu. Deney grubunun mobil uygulama ile ilgili geri bildirimleri genel olarak olumluydu. Bu çalışma sonucunda mobil uygulama kullanan katılımcıların, HGTE ve DSAE puanlarında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmazken, hasta güvenliği tutumu toplam puanında artış olduğu görüldü. Mobil uygulama kullanımı öğrencilere hızlı ve güvenilir bilgi kaynağı olmanın yanında, psikomotor beceri adımlarını gözden geçirmelerine olanak sağlar. Klinik hemşirelik becerilerinin kalitesini artırmaya yardımcı olacak, çeşitli modüllerden oluşan kapsamlı bir mobil uygulama geliştirilerek uzun süreli takiplere sahip multidisipliner çalışmalar planlanması önerilebilir.Öğe 65 yaş üstü KOAH hastalarında dispne ile ilişkili kinezyofobi ve fiziksel aktivite arasındaki ilişki(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Uslu, Seda; Arslan, SeldaFiziksel aktiviteyi doğrudan etkileyen ve aktiviteye katılımı reddetmeye ya da azaltmaya neden olan dispne ile ilişkili kinezyofobi yaş ilerledikçe sık görülmektedir. Hastalarda dispnenin olması ve sürekli yorgunluk yaşamaları nedeniyle kinezyofobi, özellikle kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) olan yaşlı yetişkinleri olumsuz etkilemektedir. Bu nedenle hastalarda dispneyle ilişkili hareket korkusunun belirlenmesi önemlidir. Bu çalışma 65 yaş üstü KOAH hastalarında dispne ile ilişkili kinezyofobi ve fiziksel aktivite arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla yapılmıştır. Araştırma tanımlayıcı ve ilişki arayıcı olarak yapılmıştır. Konya Numune Hastanesinde Ocak–Mart 2024 tarihleri arasında göğüs hastalıkları poliklinik ve servislerinde yürütülmüştür. Çalışmanın örneklemini 300 hasta oluşturmuştur. Veriler hastalardan "Anket formu", "Nefes darlığı inançları ölçeği" ve "Fiziksel aktivite kısa formu" kullanılarak toplanmıştır. Tüm veriler klinikte yüz yüze toplanmış ve SPSS 25 (IBM Corp. Released 2017.IBM SPSS Statistics for Windows, Versiyon 25.0. Armonk, NY: IBM Corp) programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Verilerin dağılımları incelendikten sonra gerekli analizler yapılmıştır. Yapılan tüm testlerde istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Çalışmaya 65 yaş üstü hastalar dahil edilmiş olup katılan hastaların yaş ortalaması 73,45 ± 7,08 ve katılımcıların %69,3' ü erkektir. Katılımcıların nefes darlığı inanç toplam skor ortalaması 37,26 ± 6,52 puandı. Katılımcıların fiziksel aktivite toplam skor ortalaması 276,15 ± 608,52 MET (metabolik eşdeğer) olarak bulundu. Katılımcıların yaş ortalaması, cinsiyeti, eğitimi, medeni durumu ve KOAH dışında başka bir kronik hastalığa sahip olması, dispne ile ilişkili kinezyofobiyi ve fiziksel aktivite durumunu etkilemektedir. Sürekli veya aralıklı oksijen ihtiyacı olanlar ile KOAH da GOLD (Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığına Karşı Küresel Girişim) evresi ileri olanların nefes darlığı inanç toplam puan ortalaması, olmayanlardan istatistiksel olarak yüksek; fiziksel aktivite ortalaması ise istatistiksel olarak düşük bulunmuştur. Yapılan korelasyon analizine göre hastalarda, dispne ile ilişkili kinezyofobi ile fiziksel aktivite arasında negatif ilişki tespit edilmiştir. Bu sonuçlar dikkate alındığında fiziksel aktivitenin dispne ile ilişkili kinezyofobide etkili olduğu görülmektedir. Bu konu hakkında sınırlı sayıda çalışma olması nedeniyle, çalışmaların arttırılması önerilir.Öğe Engelli ve sağlıklı çocuğa sahip olan annelerin sosyal destek ve ölüm algısı düzeyleri: Karşılaştırmalı bir çalışma(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Yıldız Altan, Fikriye; Cingil, DilekEngelli bir çocuğun annesi olmak, doğumdan itibaren birçok zorlu süreçle yüzleşmek anlamına gelir. Bu araştırma engelli ve sağlıklı çocuğa sahip olan annelerin sosyal destek ve ölüm algısı düzeyleri arasındaki ilişkiyi karşılaştırmak amacıyla Konya ili Selçuklu ilçesinde bulunan olan ortaokul ve özel eğitim meslek okullarında kayıtları bulunan engelli (n=103) ve sağlıklı çocuğa (n=103) sahip annelerde (n=206) yürütülmüştür. Veriler sosyodemografik bilgi formu, Ölüm Algısı Ölçeği (ÖAÖ) ve Yenilenmiş Anne Baba Sosyal Destek Ölçeği (YASDÖ) ile toplanmıştır. Araştırma sonuçlarımıza göre engelli ve sağlıklı çocuğa sahip annelerde Yenilenmiş Anne-Baba Sosyal Destek Ölçeğinin alt boyutları olan YASDÖ-ASDD ve YASDÖ-ASDMD istatistiksel olarak farklı iken(p< 0.001), Ölüm Algısı Ölçeğinin alt boyutlarında herhangi bir farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Engelli ve sağlıklı çocuğa sahip olan annelerin sosyodemografik özelliklerini Yenilenmiş Anne-Baba Sosyal Destek Ölçeğinin alt boyut toplam puanlarına göre karşılaştırdığımızda engelli çocuğa sahip olan annelerin gelir durumu YASDÖ-ASDD alt boyutunda farklı iken (p=0.013), Ölüm Algısı Ölçeği'ne göre karşılaştırdığımızda engelli çocuğa sahip olan annelerin eşlerinin çalışma durumu, gelir durumu, çocuk sayısı, kendilerinde ve eşlerinde kronik hastalık varlığı değişkenlerinde farklılık saptanmıştır (p<0.05). YASDÖ-ASDD için Model 1'de sosyodemografik değişkenlerin belirleyiciliği incelenmiş ve grup (engelli ve sağlıklı çocuğa sahip olma) (β = 0.515) değişkeninin YASDÖ-ASDD değişkenini %27.5 oranında açıkladığı, ölüm algısı ölçeği alt boyutlarının eklendiği Model 2'de ise; grup (engelli ve sağlıklı çocuğa sahip olma) değişkeni (β = 0.502) ve başarısızlık boyutu değişkeninin (β = -0.176) YASDÖ-ASDD değişkenini %31.4 oranında açıkladığı bulunmuştur. YASDÖ-ASDMD için Model 1'de sosyodemografik değişkenlerin belirleyiciliği incelenmiş ve grup (engelli ve sağlıklı çocuğa sahip olma) (β = 0.521) değişkeninin YASDÖ-ASDD değişkenini %27.8 oranında açıkladığı, ölüm algısı ölçeği alt boyutlarının eklendiği Model 2'ye göre ise; grup değişkeni (engelli ve sağlıklı çocuğa sahip olma) (β = 0.500) ve başarısızlık boyutu değişkeninin (β = -0.218) YASDÖ-ASDD değişkenini %33.1 oranında açıkladığı bulunmuştur. Sonuç olarak engelli çocuğu olan anneler sağlıklı çocuğu olan annelerden ölüm algısı ve sosyal destek yönünden dezavantajlı durumdadır. Ölüm algısını iyileştirmeye ve sosyal desteği arttırmaya yönelik Engelli çocuğu olan annelere yönelik girişimler planlanmalı, deneysel çalışmalar yapılmalıdır.Öğe Karaciğer ile vena portae hepatis anatomisinin bilgisayarlı tomografi görüntüleri ile incelenmesi(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Türkmen, Bilge; Yılmaz, Mehmet TuğrulKaraciğer hem endokrin hem ekzokrin bez niteliğinde olan vücudun merkezi metabolizma organı ve en büyük parankimal organdır. Karaciğerin fonksiyonları ve yapısal özelliklerinin doğru bilinmesi ve tanımlanması, girişimsel radyoloji ve cerrahideki birçok tanısal ve terapötik uygulamayı etkiler. Çalışmamızda karaciğer ile karaciğerin vasküler yapılarından biri olan vena portae hepatis'in anatomisinin bilgisayarlı tomografi görüntüleri üzerinden değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmada 996 hastanın sağlıklı karaciğerlerine ait bilgisayarlı tomografi görüntüleri incelenerek, vena portae hepatis ana dalının karaciğer hilumunda ramus dexter ve ramus sinister'e ayrılıp, ramus dexter'in daha sonra ramus anterior ve ramus posterior dallarını vermesi Tip I olarak kabul edilip diğer dallanma paternleri incelendi. 141 bilgisayarlı tomografi görüntüsü incelenerek, karaciğer alt ve üst sınırı ile vena portae hepatis'in karaciğere girişinin vertebra seviyeleri, karaciğerin maksimum mediolateral, anteroposterior ve kraniokaudal uzunlukları ölçüldü. Ayrıca hem hacim indeksi hem de otomatik segmentasyon yöntemi kullanılarak karaciğer hacim ölçümü yapıldı. Çalışmamızda tüm örneklem grubunda, her iki cinsiyette ve bütün yaş gruplarında en çok görülen Tip I vena portae hepatis'ti. Karaciğer üst sınırının vertebra seviyesi toplamda ve her iki cinsiyette en çok T10 seviyesinde görüldü. Cinsiyete göre karaciğer alt sınırı vertebra seviyesinin görülme sıklığı istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterdi (p<0,05) Vena portae hepatis'in karaciğere girişinin vertebra seviyesi toplamda ve her iki cinsiyette en çok L1 seviyesindeydi. Karaciğer hacim değerleri cinsiyetler arasında ve yaş grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermedi. Karaciğerin maksimum anteroposterior uzunluğu cinsiyetler arasında anlamlı farklılık gösterdi (p<0,05). Morfometrik ölçüm değerleri vena portae hepatis tiplerine göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermedi. Elde ettiğimiz sonuçların günümüzde artış gösteren karaciğer transplantasyonu ve hepatobilier müdahalelerde, radyologlar ve cerrahların anatomi bilgisine katkı sağlayabileği, komplikasyonların azaltılmasında ve yapılan cerrahi müdahelenin başarısında etkili olabileceği düşüncesindeyiz.Öğe Mercer'in annelik kuramına dayalı eğitim ve danışmanlığın maternal bağlanma ve annelik fonksiyonu üzerine etkisi: Randomize kontrollü çalışma(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Dağ Tüzmen, Hafize; Altuntuğ, KamileAnnelik rolü, kadının doğum sonrası bebeğiyle bağ kurarak bu yeni kimliği benimsemesi sürecidir. Bu dönemde anne, kişisel değerlerini, deneyimlerini ve çevresinden aldığı desteği kullanarak annelik sorumluluklarını yerine getirir. Bu araştırma, Mercer'in annelik kuramına dayalı eğitim ve danışmanlık programının maternal bağlanma ve annelik fonksiyonu üzerine etkisini belirlemek amacıyla, son test paralel gruplu randomize kontrollü deneysel bir çalışma olarak yapılmıştır. Araştırma, bir üniversite hastanesinde, 15 Eylül 2023-30 Haziran 2024 tarihleri arasında, araştırmanın dâhil edilme kriterlerine uyan 56 gebe (çalışma grubu: 28, kontrol grubu: 28) ile yapılmıştır. Örneklemdeki gebeler çalışma ve kontrol gruplarına blok randomizasyon yöntemi ile atanmıştır. Çalışma grubunda yer alan gebelere, haftada iki gün, altı oturum, toplam sekiz saat olmak üzere Mercer'in Annelik Kuramına Dayalı Eğitim ve Danışmanlık Programı uygulanmıştır. Eğitim ve Danışmanlık Programı tamamlandıktan sonra çalışma grubundaki gebelere araştırmacı tarafından hazırlanan eğitim kitapçığı verilmiştir. Kontrol grubunda yer alan gebelere ise rutin hastane uygulamalarının dışında herhangi bir müdahale yapılmamıştır. Çalışma ve kontrol grubunda yer alan gebeler, doğum sonu ilk 24 saat içinde, doğum sonu birinci ve dördüncü ayın sonunda değerlendirilmiştir. Verilerin toplanmasında "Kişisel Bilgi Formu, Maternal Bağlanma Ölçeği (MBÖ), Barkin Annelik Fonksiyonu Envanteri (BAFÖ)" kullanılmıştır. Verilerin analizinde sayı, yüzde, minimum, maksimum, median, ortalama, standart sapma ki-kare testi, bağımsız örneklem t testi, Mann Whitney U testi, bağımlı örneklem t testi ve Wilcoxon testi kullanılmıştır. Çalışma grubunda yer alan gebelerin sosyo-demografik ve obstetrik özellikler açısından incelendiğinde çalışma ve kontrol grubundaki gebeler çalışma durumu hariç benzer özelliklere sahip olduğu ve gruplar arasında istatistiksel açıdan fark olmadığı saptanmıştır (p>0,05). Çalışma ve kontrol grubunda yer alan gebelerin eğitim sonrası birinci ayda yapılan ilk ölçümde MBÖ puan ortalamaları benzerken (p>0,05), çalışma grubunda yer alan gebelerin dördüncü ayda yapılan ikinci değerlendirmede ölçülen son ölçüm MBÖ puanının kontrol grubundan büyük olduğu puan ortalamalarının anlamlı olarak daha yüksek olduğu (p<0,05) ve etki büyüklüğünün (d=1,717) büyük etki düzeyinde olduğu belirlenmiştir. Çalışma ve kontrol grubunda yer alan gebelerin eğitim sonrası birinci ayda yapılan ilk ölçümde BAFÖ puan ortalamalarının anlamlı olarak farklı olduğu (p<0,05), dördüncü ayda yapılan son ölçümde çalışma grubunun BAFÖ puan ortalamalarının kontrol grubundan büyük olduğu (p<0,05) ve etki büyüklüklerinin (sırasıyla d=0,642; d=1,492) orta ve büyük etki düzeyinde olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak; gebelere uygulanan Mercer'in annelik kuramına dayalı eğitim ve danışmanlığın maternal bağlanma düzeyini ve annelik fonksiyonunu arttırdığı tespit edilmiştir. Gebelik döneminde uygulanan eğitim ve danışmanlık programının gebelerin bilgi düzeylerini arttırdığı, doğum ve doğum sonu süreçleri yönetmelerini destekleyerek annelik sürecine olumlu yansıdığı bununla birlikte annelerin maternal bağlanma düzeylerini ve annelik fonksiyonlarını arttırdığı saptanmıştır. Araştırma bulgularına dayanarak, doğum sonrası dönemde gebelerin maternal bağlanma düzeylerini ve annelik fonksiyonlarını artırmayı hedefleyen eğitim ve danışmanlık programlarının, Mercer'in Annelik Kuramı temel alınarak sistematik bir şekilde yapılandırılması önerilebilir.Öğe Batı Nil virüsü'nün Konya ilindeki görülme sıklığının araştırılması(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Tokak, Semih; Özdemir, MehmetBatı Nil virüsü (BNV) Flaviviridae ailesi içinde yer alan sivrisinek kaynaklı nörotropik tek sarmallı RNA bir virüstür. BNV, insanlarda, atlarda, kuşlarda ve diğer yabani türlerde hafif ateşten şiddetli, ölümcül nöroinvazif hastalığa kadar değişen hastalıklardan sorumlu önemli bir zoonotik virüstür. Keşfedildiği günden bu yana, Antarktika hariç tüm kıtalarda çok sayıda insan ve hayvan hastalığı salgınına neden olmuştur. Ülkemiz gerek coğrafi konum açısından gerekse ekolojik özellikleri nedeniyle vektör kaynaklı birçok virüs ile vektörlerinin yaşam döngüleri içinde bulunmaktadır. Bu çalışmada, Konya ilindeki BNV seroprevalansının belirlenmesi, sosyodemografik ve sosyoekonomik değişkenlerin seroprevalans ile arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Konya ilinin, 2024 yılındaki ilçe ve köy/belde nüfus verilerine, Türkiye İstatistik Kurumu'nun adrese dayalı nüfus kayıt sistemi aracılığıyla ulaşıldı. Bu veriler üzerinden, orantılı tabakalı örnekleme yöntemi kullanılarak toplamda 1020 örnek alınması planlandı. Buna göre, Nisan-Ağustos 2024 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Hastanesi Kan Merkezi'ne başvuran 720 kan donörü ve çocuk hastalıkları polikliniklerine başvuran 300 katılımcıya ait serum örneği çalışmaya dahil edildi. Serum örneklerinde BNV IgM ve BNV IgG antikor varlığı ELISA yöntemi ile araştırıldı. ELISA yöntemi ile pozitif olarak belirlenen BNV IgM ve IgG antikorları İndirekt İmmunofloresan Test (IIFT) yöntemi ile doğrulandı. Katılımcılara ait yaş, cinsiyet, yerleşim yeri, eğitim durumu, gelir düzeyi, meslek, tuvaletin evdeki konumu, günlük dışarıda kalma saati, sinek kovucu kullanımı, alkol kullanımı, yaşama alanında evcil/kümes/binek hayvan varlığı, yurt dışında bulunma durumu, hipertansiyon, böbrek yetmezliği, diyabet mellitus ve kardiyovasküler hastalık gibi bağımsız değişkenler ile bağımlı değişkenler arasındaki ilişkiler, ki-kare testi, Fisher'ın kesin testi ve t testi kullanılarak analiz edildi. BNV'ye ait risk faktörlerini belirlenmesinde her bir değişkenin düzeltilmiş Odds Ratio (OR) ve %95 güven aralıkları lojistik regresyon yöntemiyle hesaplandı. Araştırma sonucunda, ELISA yöntemiyle 50 serum örneğinde (%4,9) BNV IgM antikor pozitifliği, 17 serum örneğinde ise (%1,7) BNV IgG antikor pozitifliği tespit edilmiştir. Pozitif olarak belirlenen 67 örneğe doğrulama amacıyla IIFT uygulanmış ve örneklerin tamamında pozitiflik saptanmıştır. Elde ettiğimiz veriler, BNV IgM pozitifliği ile yaş ve eğitim durumu gibi demografik faktörlerin istatiksel olarak anlamlı ilişki olduğunu ortaya koymaktadır. Buna ek olarak, BNV IgG pozitifliği ile yaş, cinsiyet ve eğitim durumu istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Ancak çok değişkenli analiz sonuçlarına göre, BNV IgM ve IgG seroprevalansı ile demografik faktörler arasında anlamlılığın kaybolduğu tespit edilmiştir. Konya ilindeki BNV enfeksiyonu olduğu ilk kez saptanmış olup, IgM seroprevalansı %4,9 ve IgG seroporevalansı ise %1,7 olarak belirlenmiştir. Hastaneye başvuran hastalar arasında, nedeni bilinmeyen ateşli hastalıklar, menenjit ve ensefalit vakalarında etken olarak BNV mutlaka dikkate alınmalıdır.Öğe Sağlık okuryazarlığı ve algılanan hizmet kalitesi arasındaki ilişki: Bir özel hastane örneği(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Demirtaş, İmren; Yüceler, Aydan; Yağcı Özen, MelekSağlık Okuryazarlığı son dönemde önemi artan bir kavram olarak bireyin sağlıkla ilgili bilgileri okuyup anlayabilmesi ve sağlığını geliştirmeye, iyileştirmeye yönelik adımlar atmasıdır. Bireylerin sağlık okuryazarlığı seviyelerinin artması tedavi sürecini, maliyetlerin azalmasını, doktor-hasta uyumunu ve toplum sağlığını pozitif yönlü olarak etkileyecektir. Bu araştırma da sağlık okuryazarlığı ile bireylerin algıladıkları Hizmet Kalitesi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yapılan literatür taramasında sağlık okuryazarlığı ile algılanan hizmet kalitesini inceleyen az sayıda araştırma olduğu tespit edilmiştir. Bu doğrultuda araştırmanın özgün bir çalışma olacağı ve literatüre katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Araştırma, Ankara İlinde bulunan bir özel hastaneye muayene olmak için gelen 18 yaş üstü bireylere anket çalışması yapılarak gerçekleştirilmiştir. Bu doğrultuda 376 kişiden veri toplanmıştır. Veri toplama aracı olarak Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği, Hizmet Kalite Ölçeği ve demografik özelliklerin alındığı üç bölümden oluşan bir anket kullanılmıştır. Araştırmada verilerin analizi için IBM SPSS İstatistik 26 versiyonu kullanılmıştır. Sağlık Okuryazarlığı Ölçeğine verilen düşük puan 25 en yüksek puan 125 olarak ele alındığında 103,76 puan ile katılımcıların sağlık okuryazarlığı düzeyinin yüksek olduğu bulunmuştur. Hizmet Kalite Sağlık Okuryazarlığı Ölçeğinin Hizmet Kalite Ölçeği alt boyutları ile arasında düşük düzeyde (fiziksel özellikler r=0,154, güvenilirlik r=0,224, heveslilik r=0,214, güven r=0,167, empati r=0,196) pozitif ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir (p<0,05). Çalışmamıza göre yaş arttıkça sağlık okuryazarlığı düzeyi azalmakta ancak hizmet kalitesi algısı artmaktadır. Bununla birlikte eğitim düzeyi arttıkça sağlık okuryazarlığı düzeyinin arttığı fakat algılanan hizmet kalitesinin düştüğü tespit edilmiştir. Sağlık okuryazarlığı ve tüm alt boyutlarının meslek kategorilerine göre anlamlı farklılıklar bulunmuştur (p>0,05). Araştırmamız sınırlı bir alanda gerçekleştirilmiş olup sağlık okuryazarlığı ve hizmet kalitesi alanında daha çok çalışmanın yapılması gereken önemli kavramlardır.Öğe Acil ve cerrahi hemşirelerinin merhamet yorgunluğu ile bakım davranışları arasındaki ilişki(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Boyacı, Muzaffer; Yüksel, SerpilKişinin mesleki sorumlulukları ve yardımcı olma isteğinden kaynaklanan merhamet yorgunluğu, hemşirelik bakım kalitesini olumsuz etkileyen ve hasta güvenliğini tehdit eden önemli bir sorundur. Bu çalışmada, acil ve cerrahi birimlerde çalışan hemşirelerin merhamet yorgunluğu düzeyini ve hemşirelik bakım davranışlarını belirlemek ve aralarındaki ilişkiyi incelemek amaçlandı. Tanımlayıcı ve ilişki arayıcı tipteki bu çalışma, Karaman ilindeki bir kamu hastanesinin acil birim ve cerrahi kliniklerinde, ameliyathane ve cerrahi yoğun bakım ünitelerinde yürütüldü. Araştırmanın örneklemini bu birimlerde çalışan ve mesleki deneyim süresi en az altı ay olan 209 hemşire oluşturdu. Araştırma öncesi etik kurul ve kurum izni alındı. Veriler, Mart 2024- Mayıs 2024 tarihleri arasında tanıtıcı özellikler formu, Merhamet Yorgunluğu Kısa Ölçeği (MYKÖ) ve Bakım Davranışları Ölçeği-24 (BDÖ-24) ile toplandı. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler, Bağımsız Örneklem t Testi, Tek Yönlü Varyans Analizi, Pearson korelasyon analizi ve doğrusal regresyon analizi kullanıldı. Hemşirelerin yaş ortalaması 34,34±7,34 yıl olup, %67,3'ü kadındı ve %66,1'i lisans düzeyinde hemşirelik eğitimine sahipti. Yarısından fazlasının (%55) mesleki deneyimi 10 yıl ve daha uzun olup, %60,2'si bakım davranışları konulu eğitim aldığını belirtti. Çoğunluğunun (%82,5) fazla mesai çalıştığı ve %48'inin bir günde 20 ve daha fazla sayıda hastaya bakım verdiği belirlendi. Hemşirelerin MYKÖ toplamından 61,35±20,57 puan (130 puan üzerinden) aldığı ve orta düzey merhamet yorgunluğu yaşadığı saptandı. Doğrusal regresyon modeli, mesleğinden memnun olmayan hemşirelerin merhamet yorgunluğu düzeyinin daha yüksek olduğunu (B=12,48, GA= 5,48-19,50, p<0,001) gösterdi. Hemşirelerin BDÖ-24 toplamından 5,15±0,53 puan (6 puan üzerinden) aldığı ve bakım davranışlarına ilişkin algılarının yüksek olduğu belirlendi. Doğrusal regresyon modeli ile yapılan değerlendirme, sorumlu hemşire olarak çalışanların (B=0,46, GA= 0,10-0,83, p=0,014) ve yoğun bakım ünitesinde çalışanların (B=0,34, GA= 0,12-0,55, p=0,002) bakım davranışlarına yönelik algılarının yüksek, MYKÖ-ikincil travma puanı yüksek olanların (B=-0,01, GA=-0,02-0,00, p=0,018) algılarının ise düşük olduğunu gösterdi. Hemşirelerin MYKÖ toplam puanı ile BDÖ-24 toplam puanı arasında negatif yönde anlamlı ilişki olduğu (rs=-0,154, p<0,001) belirlendi. Sonuç olarak araştırma bulguları, acil ve cerrahi birim hemşirelerinin orta düzey merhamet yorgunluğu yaşadığını ve bakım davranışlarına yönelik algılarının yüksek olduğunu gösterdi. Hemşirelerin merhamet yorgunluğu düzeyleri arttıkça bakım davranışlarına yönelik algılarının azaldığı belirlendi. Bu bulgular doğrultusunda, bakım davranışlarını olumuz etkileyen merhamet yorgunluğu faktörlerinin belirlenmesi ve bu faktörlerin kontrolüne yönelik bireysel ve kurumsal düzenlemelerin yapılması önerilir.Öğe Ameliyat sonrası kan transfüzyonu yapılan hastalarda anksiyete düzeyi ve etkileyen faktörler(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Saldı, İpek; Faydalı, SaideAmeliyat öncesi ve sonrası yapılan tüm işlemler gibi kan transfüzyonu da hastanın tedavi sürecini olumsuz etkileyen anksiyete düzeyini arttırabilmektedir. Bu araştırma; ameliyat sonrası dönemde kan transfüzyonu yapılan hastalarda anksiyete düzeyini ve etkileyen faktörleri tespit etmek amacı ile gerçekleştirilmiştir. Tanımlayıcı ve ilişki arayıcı olan çalışma, 01.11.23–31.04.24 tarihleri arasında bir üniversite hastanesi cerrahi kliniklerinde ameliyat sonrası kan transfüzyonu uygulanan 117 hasta ile gerçekleştirilmiştir. Veriler "Anket Formu" ve "Spielberger Durumluk Anksiyete Ölçeği" kullanılarak yüz yüze görüşme tekniği ile toplanmıştır. Verilerin analizinde, tanımlayıcı verilerde yüzdelikler ve ortalama, verilerin karşılaştırılmasında tek yönlü varyans analizi ve Pearson korelasyon testleri kullanılmıştır. Araştırmanın öncesinde ölçek izni, etik kurul ve kurum izinleri alınmıştır. Katılımcı hastalardan onamları alınmıştır. Çalışmaya katılan hastalar 18-78 yaş aralığında olup %49,6'sı kadındır. Hastaların %90,6'sı evli olup %58,1'i eşi, %29,1'i ise çocuğu tarafından bakım görmektedir. Hastalara yapılan ön test son test durumluk anksiyete ölçümü başlangıçta 43,68±8,31 birim, son ölçümde 43,41±8,94 birimdi. Durumluk anksiyete ölçümleri ön test ve son testte istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemekteydi (p>0,05). Çalışmada anksiyeteyi etkileyen etkenler incelendiğinde; anksiyete ortalaması evlilerde 42,97±8,02 puan, bekârlarda 50,45 ± 8,35 puandı, sonuç olarak evlilerin durumluk anksiyete ortalaması bekârlardan istatistiksel olarak düşüktü (p<0,05). Hastanede yatış sürelerine bakıldığında; ön test ve son testte 7 gün ve daha az süre hastanede yatanların durumluk anksiyete ortalaması 7 günden fazla yatanlardan istatistiksel olarak düşüktü (p<0,05). Son testte durumluk anksiyete düzeyi ile nabız arasında pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı ilişki vardı (p<0,05). Ön testte ve son testte durumluk anksiyete düzeyi ile diğer ölçümler arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamaktaydı. Hastaların hemoglobin ve hemotokrit değerleri tamamında ve eritrosit sayıları %81,2'sinde düşüktü. Transfüzyon başlangıcı ve sonrasında vücut sıcaklığı, kan basıncı, solunum sayılarında anlamlı fark vardı (p<0,05). Çalışmanın sonucunda; kan transfüzyonu başlangıcında ve sonrasında hastaların durumluluk anksiyetesi düzeyleri değişmediği görüldü. Hastaların kişisel ve tedavi sürecine ilişkin bazı özelliklerin anksiyeteleri üzerinde etkisi olduğu saptansa da literatürde bu kapsamda farklı sonuçlar elde edilmiş olması, araştırılan konunun farklı hasta grupları ve koşullarda çalışılmaya devam edilmesi gerektiğini düşündürdü. Hemşirelerin, hastanın anksiyete yaşamasındaki önemli etkenlerden biri olan bilinmeyen durumlara açıklayıcı ve eğitici rolündeki tutum ve davranışlarının oldukça önemli bulunmaktadır. Hastaya hastanedeki rolü ve tedavi sürecine uyum gösterebilmesi için destekleyici ve bütüncül bakımı benimsemeleri önerilir.Öğe Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yatan prematüre bebeklerin annelerinde anne-bebek bağlanması ve aile merkezli bakım ilişkisi(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Manav, Rabia; Geçkil, EmineBu çalışma, yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yatan prematüre bebeklerin annelerinde anne-bebek bağlanması ve aile merkezli bakım arasındaki ilişkiyi ve bu değişkenleri etkileyen faktörleri incelemek amacıyla tanımlayıcı ve ilişki arayıcı türde yapılmıştır. Araştırma, Kasım 2023-Kasım 2024 tarihleri arasında Konya ilinde bulunan iki üniversite hastanesinin Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde (YYBÜ) yürütülmüştür. Araştırmanın örneklemi YYBÜ'de en az 30 gündür yatan 186 prematüre bebeğin annelerinden oluşmuştur. Veriler ''Anne ve Bebek Tanıtıcı Bilgi Formu'', "Maternal Bağlanma Ölçeği" (MBÖ) ve ''Yenidoğan Aile Merkezli Bakım Ölçeği" (YAMBÖ) ile toplanmıştır. Araştırma için etik kurul onayı ve kurum izni alınmıştır. Annelere araştırma hakkında bilgi verilmiş ve araştırmaya katılmaya gönüllü olanlardan aydınlatılmış onam alınmıştır. Verilerin analizinde sayı, yüzde, minimum-maksimum değerleri, ortalama, standart sapma, bağımsız t testi, tek yönlü varyans analizi, Bonferroni testi ve Pearson korelasyon testi kullanılmıştır. Anlamlılık α=%95 güven aralığında p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Araştırmanın sonucunda annelerin YAMBÖ toplam madde puan ortalamalarının 4,14±0,63 ve MBÖ toplam puan ortalamalarının 100,99±3,48 olduğu belirlenmiştir. Çalışmaya katılan annelerden sezaryen doğum yapan, doğum sonrası ilk 30 dakika içinde bebeğini kucağına almayan, hastanede yatan bebeğini ziyaret sıklığı iki günde birden daha az olan, bebeğinin bakımına katılmayan, bebeğin gestasyonel süresi 35 haftadan kısa olan ve doğum ağırlığı 2500 gramdan az olan bebeklerin annelerinin aile merkezli bakım düzeylerinin anlamlı şekilde düşük olduğu (p<0,05) belirlenmiştir. Annelerin bağlanma düzeyini etkileyen faktörler incelendiğinde yaşı 28 ve altında olan, sezaryen doğum yapan, doğum sonrası ilk 30 dakika içinde bebeğini görmeyen, doğumdan sonraki ilk iki saatten daha geç bir zamanda emziren veya emziremeyen, bebeğinin doğum kilosu 2500 gramdan az olan, gestasyonel yaşı 35 haftadan kısa olan ve hastanede yatış süresi 45 günden fazla olan bebeklerin annelerinin bağlanma düzeyi anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (p<0,05). Ayrıca annelerin MBÖ puanları ile YAMBÖ toplamı ve alt boyutlarından itibar ve saygı, bilgi paylaşımı ve aile ile iş birliği alt boyutları arasında istatistiksel olarak anlamlı ve pozitif yönlü bir ilişki olduğu saptanmıştır (p<0,05). Araştırma sonucunda elde edilen veriler; YYBÜ hemşirelerinin annelerin bağlanma düzeyini artırmak için özellikle 20'li yaşlarında olan, sezaryen doğum yapan, doğum sonrası bebeğini ilk 30 dakika içinde görmeyen ve iki saatten daha geç emziren annelerin desteklenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Aynı zamanda çalışmanın sonuçları, YYBÜ'de uzun süre yatan bebeklerin annelerinde bağlanmanın güçlendirilmesinde aile merkezli bakım uygulamalarının geliştirilmesinin önemini göstermektedir. YYBÜ'de aile merkezli bakımın geliştirilmesi için hastane politikalarının ve hemşirelerin aile merkezli bakıma yönelik bilgi ve uygulamalarının geliştirilmesine yönelik çalışmalar önerilebilir.Öğe Cerrahi hemşirelerinin uyku kalitesi ve dikkat düzeyleri arasındaki ilişkininin incelenmesi(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Uysal, Ayşe; Faydalı, SaideMeslek gereği vardiyalı çalışma durumunda olan hemşireler, alışılmış çalışma ve sosyal yaşamın dışında uyku uyanıklık döngüsünün bozulduğu bir çalışma temposu içerisindedir. Bu açıdan uyku problemleri sıklığının daha yüksek, uyku kalitesinin ise daha düşük olması kaçınılmazdır. Uyku kalitesinin sağlanamaması, dikkat ve konsantrasyonda azalmaya ve tıbbi hataların artmasına neden olabilmektedir. Bu çalışma hasta sirkülasyonun, riskli tedavi ve bakım uygulamalarının yoğun olduğu, dikkat ve konsantrasyonun önemli olduğu cerrahi alanlarda çalışan hemşirelerin uyku kalitesi ile dikkat düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amacı ile gerçekleştirilmiştir. Tanımlayıcı ve ilişki arayıcı türdeki çalışma, 06 Şubat–10 Mart 2024 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi cerrahi klinikleri, cerrahi yoğun bakım üniteleri ve ameliyathanede çalışan 218 cerrahi hemşiresi ile gerçekleştirilmiştir. Veriler "Soru Formu", "Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi" ve "d2 Dikkat Testi" kullanılarak yüz yüze görüşme tekniği ile toplanmıştır. Verilerin normal dağılıp dağılmadığı Shapiro Wilk normallik testi ile değerlendirilmiş ve ölçek skorlarının normal dağılıma uygun olmadığı bulunmuştur. Bu nedenle iki grubun karşılaştırılmasında Mann Whitney U Test, ikiden fazla grubun karşılaştırılmasında ise Kruskal Wallis Test kullanılmıştır. Çoklu karşılaştırmalar Bonferroni düzeltmesi ile yapılmıştır. Sayısal değişkenler arasındaki ilişkiler Spearman korelasyon katsayısı ile değerlendirilmiştir. Araştırmanın öncesinde katılımcıların bilgilendirilmiş onamları, ölçeklerin kullanımı için izinler, etik kurul onayı ve kurum izinleri alınmıştır. Araştırmaya katılan hemşirelerin yaş ortalaması 31,80± 6,99 yıl olup, %75,7'si kadın ve %60,6'sı evlidir. Katılımcıların %78,4'ü lisans veya lisansüstü mezunudur. PUKİ ölçeği toplam skor ortalaması 8,84±3,63 puan olup, çalışanların %87,6'sının kötü uyku kalitesine sahip olduğu saptanmıştır. D2 dikkat testinin boyutlarında hemşirelerin toplam işaretleme sayıları (TN) ortalama 531,74±72,90, test performansı (TN-E) 452,97±69,80, konsantrasyon puanları (CP) 154,10±47,76 ve hata puanları (%E) 14,56±8,51 olarak bulunmuştur. Hemşirelerin iyi ya da kötü uyku puanına sahip olmalarının dikkat düzeyleri üzerinde etkisi bulunmamıştır. Hemşirelerin özelliklerine göre dikkat düzeyleri incelendiğinde ise; yaşı daha yüksek olanların konsantrasyon düzeylerinin azaldığı, hata puanlarının ise arttığı saptanmıştır. Test performansı ve konsantrasyon puanlarının 10 yıl ve üzerinde deneyime sahip olanlarda, hata puanlarının ise 1 yıldan az deneyimi olanlarda anlamlı şekilde düştüğü saptanmıştır. Hemşire başına düşen hasta sayısı 7 ve üzerinde olanlarda, toplam işaretleme sayısı, test performansı ve konsantrasyon puanları daha düşük bulunmuştur. Son bir ayda hata yaptığını belirtenlerin hata puanı daha düşüktür (p<0,05). Uykusunun düzensiz olduğunu belirtenlerin toplam işaretleme sayıları anlamlı şekilde daha yüksekken (p<0,05), test performansı, konsantrasyon puanı ve hata puanlarında fark bulunmamıştır. Cinsiyet, eğitim durumu, medeni durum, aile tipi, bakım verilen bireyin varlığı, sigara ve alkol kullanımı, çay ve kahve tüketimi, çalışılan alan, vardiya şekli, fazla mesai yapma durumlarının dikkat düzeyleri üzerine etkisi bulunmamıştır. Hemşirelerin son bir ayda yaşadıkları sorunlar ile dikkat düzeyleri arasında da anlamlı bir ilişki bulunmamaktadır. Sonuç olarak; bu çalışmada hemşirelerin çoğunluğu kötü uyku kalitesine sahip olsa da uyku kalitesi ile dikkat düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Hemşirelerin d2 dikkat testi sonuçlarını yaşın, deneyimin, hemşire başına düşen hasta sayısının artmasının, düzensiz uykunun, tedavi ve bakım sırasında hata yapmanın etkilediği saptanmıştır. Bu sonuçlar dikkate alınarak ilerleyen yaş, deneyim ve bakım verilen hasta sayısı dikkate alınarak yeterli hemşire istihdamının planlanması dikkat ve konsantrasyonu sağlamak için önemli görülmektedir.Öğe Osteomeatal kompleks'in anatomik varyasyonları ve sinus maxillaris pnömatizasyonu ile ilişkisi: Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi çalışması(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Köse, İrem; Açar, GülayOsteomeatal kompleks (OMK), belirli bir anatomik yapının adı değil, birden fazla yapının iş birliği içinde çalıştığı oluşumu ifade etmek için kullanılır. Medialde concha nasalis media, lateralde lamina papyracea, önde processus uncinatus (PU), üstte foveolae ethmoidales ve üst ile önde concha nasalis media'nın bazal laminası tarafından sınırlandırılmıştır. Anterior OMK, anterior sinüslerin (sinus frontalis, cellulae ethmoidales anteriores ve SM) drenajı için anahtar bir bileşendir. Recessus sphenoethmoidalis, aynı zamanda posterior OMK olarak da adlandırılır ve posterior sinüslerin (cellulae ethmoidalis posterior ve sinus sphenoidalis) drenajını sağlar. Anterior OMK, ostium SM, infundibulum ethmoidale, hiatus semilunaris, concha nasalis media, cellulae ethmoidalis anteriores ve recessus frontalis'i içerir. Burada mukosilier aktivitede kritik bir rol oynar. OMK'deki daralma, anatomik varyasyonlar nedeniyle, iltihap sırasında tam tıkanma ve obstrüksiyon olasılığını artırabilir. Bu tür anatomik varyasyonlar, hem içsel yapılar örneğin, PU veya bulla ethmoidalis hem de dışsal yapılar örneğin, concha nasalis media büyümesi, septum deviasyonu veya bunların bir kombinasyonu ile ilişkilidir. Bu retrospektif çalışmada Necmettin Erbakan Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Radyoloji AD arşivinde kayıtlı bulunan 18-74 yaş arası 210 (105 kadın, 105 erkek) KIBT görüntüsü değerlendirildi, 3D-Slicer yazılımı kullanılarak sinus maxillaris'in (SM) hacmi ölçüldü ve hipoplazik, normal ve hiperplazik olarak üç grupta toplandı. OMK'nin anatomik varyasyonları tespit edilerek kaydedildi. Bu sonuçlar cinsiyet, lateralizasyon ve yaşa göre analiz edilerek aralarındaki korelasyon belirlendi. SMH, erkek cinsiyette kadın cinsiyete oranla daha yüksek bulundu ve yaşla SMH'nin azaldığı tespit edildi. Ayrıca CNMP ve SNP görülen bireylerde SMH daha yüksek olarak gözlendi. SMH arttıkça PUA ve IA'nın arttığı tespit edildi. OSMçap genişliği arttıkça IA'nın azaldığı gözlendi. IU'nun PUA ve IA ile pozitif kuvvetli korelasyon ilişkisi bulundu. PUA ile IA arasında pozitif kuvvetli korelasyon gözlendi. KIBT görüntüleme yöntemi ile paranazal sinüslerdeki anatomik varyasyonların görülme sıklığının belirlenmesine ek olarak elde ettiğimiz verilerin SMH, yaş ve cinsiyete göre istatistiki analizinin yapılması sonucu bu yaş grubunda yapılacak yeni araştırmalara ve cerrahi çalışmalara yol gösterici olmasını umut ediyoruz.Öğe Yüksek kalorili diyet uygulanan farelerde hipotalamik paraventriküler nükleustaki dopamin sinyalleşmesi üzerinde apelin etkisinin fiber fotometri yöntemiyle araştırılması(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2024) Çimen, Yasin Ali; Kutlu, SelimObezitenin temel nedenleri arasında enerji dengesizliği, yani alınan kalorilerin harcanan kalorilerden fazla olması yer almaktadır. Bu enerji dengesizliği, özellikle yüksek yağlı diyetlerin tüketimiyle daha da belirgin hale gelmektedir. Obezite nörodejeneratif hastalıkların ve beyin fonksiyon bozukluklarının patolojik mekanizmasına katılmaktadır. Apelin ve dopamin (DA) aktivitesinin besin alımı ve obezite süreçlerinde rol oynadığı düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı, apelinin, normal diyet ve yüksek yağlı diyetle beslenme durumlarında paraventriküler çekirdekteki (PVN) DA'erjik nörotransmisyona etkisinin fiber fotometri yöntemiyle araştırılmasıdır. Çalışmada yetişkin erkek 32 adet C57bl/6 fareler, normal diyet (ND), yüksek yağlı diyet (YYD), apelin+normal diyet (A+ND), apelin+yüksek yağlı diyet (A+YYD) grupları olarak 4'e ayrıldı. PVN'deki DA'erjik etkinliği belirlemek için fiber fotometri tekniği kullanıldı. Tüm farelerin PVN bölgelerine sterotaksik cihazda dopaminerjik sensör enjeksiyonları yapıldı ve fiber optik ferüller aynı lokalizasyona implante edildi. Hayvanlar 15 gün dinlendirildi. Hayvanlar sonraki 28 gün boyunca yüksek yağlı diyet ve normal diyetle beslendi. Bu süre zarfında 100µg/kg (i.p) dozunda apelin gün aşırı uygulandı. Yem tüketim miktarı, vücut ağırlığı, kan glikozu takibi ve davranış deneyleri yapılan hayvanlardan 28. gün sonunda fiber fotometri kayıtları alındı. DA'erjik sinyal aktivitesi MATLAB kodlarıyla z-skor (dF/F) ve sonrasında z-skor (dF/F) grafiğinin eğri altında kalan alan (AUC) belirlendi. Bulgular tek yönlü varyans analizi ile tekrarlı ölçümler çift yönlü varyans analizi ile istatistiksel olarak değerlendirildi. ND (p<0,01), YYD (p<0,001) ve A+YYD (p<0,001) gruplarının 28. gün vücut ağırlıkları 0. güne göre anlamlı olarak artmıştı. 28. Gün, A+ND grubu vücut ağırlığı YYD ve A+YYD gruplarına göre anlamlı olarak düşüktü (p<0,001). A+ND grubunda 21. ve 28. gündeki kan glukoz düzeyleri YYD grubuna göre anlamlı olarak düşüktü (p<0,05). Yem tüketim miktarları açısından gruplar arasında anlamlı bir fark yoktu. İlaç etkisinin maksimum gözlemlendiği zaman aralığında A+ND grubu AUC değeri ND (p<0,05) ve A+YYD (p<0,05) gruplarına kıyasla yüksekti. YYD grubu AUC değerleri ND grubuna göre azalma eğilimindeydi (p>0,05). Bu çalışmanın sonuçları apelin uygulamasının farelerde vücut ağırlığı artışını baskıladığını ve hipotalamik PVN'deki DA'erjik aktiviteyi artırdığını göstermektedir. Bu bulgular apelinin, obezitede azalan DA'erjik aktivite üzerine koruyucu rol oynayabileceğini ve PVN'deki DA'erjik aktivite üzerindeki olası düzenleyici rolünü işaret etmektedir.