Sağlık Bilimleri Enstitüsü Tez Koleksiyonu

Bu koleksiyon için kalıcı URI

Güncel Gönderiler

Listeleniyor 1 - 20 / 611
  • Öğe
    Meme kanserinde lumpektomi ve mastektominin toplumsal perspektiften maliyeti: Benin Cumhuriyeti
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Hounkpe, Kpedetin Sandrine
    Günümüzde meme kanseri, geç teşhis edilmesi, sınırlı sağlık altyapısı ve evrensel sağlık güvencesinin olmaması nedeniyle Sahra Altı Afrika'da önemli bir halk sağlığı sorunu olmaya devam etmektedir. Hanelerin cepten ödemelere yüksek bağımlılığı, sağlık hizmetlerine erişimi zorlaştırmakta ve hastalar ile aileleri üzerinde önemli bir ekonomik yük oluşturmaktadır. Meme kanseri için yapılan cerrahi müdahaleler, özellikle mastektomi, tedavi ve takip sürecinde en önemli maliyet kalemlerinden birini oluşturmaktadır ve bu ekonomik yük, özellikle düşük ve orta gelirli ülkelerde, hanehalklarının mali istikrarını tehdit etmektedir. Bu araştırmanın amacı Benin'de mastektomi ameliyatının toplumsal perspektiften maliyetinin belirlenmesidir. Araştırma Benin'in Cotonou şehrinde bulunan Hubert Koutoukou Maga Ulusal Üniversite Hastanesi (CNHU-HKM)'nde mastektomi ameliyatı olan hastaları kapsamaktadır. Bu müdahaleye ilişkin doğrudan ve dolaylı maliyetleri kapsamlı bir şekilde değerlendirilmiştir. Veriler, 2019–2024 yılları arasındaki hasta dosyalarından retrospektif olarak ve 2025 yılı Şubat - Mart döneminde saha çalışmalarıyla prospektif olarak toplanmıştır. Üretkenlik kayıpları beşeri sermaye yaklaşımı çerçevesinde hesaplanmış, tıbbi olmayan harcamalar ise hanelerin gerçek ekonomik yükünü yansıtacak şekilde analize dahil edilmiştir. Tıbbi olmayan harcamalar, hastaların tedaviye doğrudan bağlı olmayan tüm masraflarını kapsamaktadır. Bunlar arasında ulaşım masrafları, yemek masrafları ile gelir kaybı yer almaktadır. Özellikle kırsal bölgelerden gelen ve ameliyat ve takip için şehirde kalmak zorunda olan hastalar için bu maliyetler oldukça yüksek olabilmektedir. Bu bağlamda tıbbi olmayan harcamlar, hastaların tedaviye doğrudan bağlı olmayan tüm masraflarını kapsayacak biçimde ulaşım masrafaları, beslenme ve yemek masrafları ile gelir kaybını içermektedir. Araştırma sonuçları, mastektominin ortalama toplam maliyetinin 60.861,30 TL olduğunu göstermiştir; bunun 49.403,96 TL'si doğrudan maliyetler, 11.457,34 TL'si ise dolaylı maliyetlerdir. Doğrudan maliyetler toplam maliyetin %78,94'ünü, dolaylı maliyetler ise %21,06'sını oluşturmaktadır. Doğrudan maliyetler arasında ameliyat ve tıbbi bakım giderleri (15.979,38 TL), ilaç maliyetleri (9.933,42 TL) ve klinik testler (17.521,39 TL) en yüksek paya sahip kalemler olarak öne çıkmıştır. Dolaylı maliyetlerde ise gelir kaybı (6.626,07 TL), ulaşım (2.814,23 TL) ve yemek giderleri (2.017,04 TL) önemli katkı sağlamıştır. Mastektominin ortalama maliyetinin hastaların ortalama aylık gelirinin yaklaşık 22 katı, asgari ücretin 15 katı ve ülkedeki kişi başına düşen ortalama yıllık gelirin 13 katı düzeyinde olması, tedavinin finansal açıdan erişilebilir olmadığını ve hanehalkları üzerinde katastrofik bir ekonomik etki oluşturduğunu göstermektedir. Bu bulgular, meme kanseri tedavisinde finansal koruma mekanizmalarının güçlendirilmesinin gerekliliğini vurgulamaktadır. Sonuç olarak, bu çalışma, Benin'de meme kanseri tedavisinde özellikle mastektominin hastalar ve haneler üzerinde oluşturduğu katastrofik ekonomik yükü vurgulamaktadır. Ortalama cerrahi maliyetin, hastaların aylık gelirinin, asgari ücretin ve kişi başına yıllık gelirin kat kat üzerinde olması, haneler için ciddi finansal riskler ve mali istikrarsızlık yaratmaktadır. Bu bulgular, hastaların tedavi süreci boyunca finansal olarak korunmasını sağlayacak kapsamlı ve adil sağlık politikalarının geliştirilmesinin aciliyetini göstermektedir. Kaliteli ve uygun maliyetli sağlık hizmetlerine erişimin güvence altına alınması, bireysel sağlık ve sosyal refah açısından hayati öneme sahiptir.
  • Öğe
    Kendi kendine testis muayenesi yapma prevalansının ve bu prevalansı etkileyen faktörlerin belirlenmesi: Bir sistematik derleme ve meta-analiz çalışması
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Öztürk, Elif Nur Yıldırım; Uyar, Mehmet
    Testis kanseri dünya genelinde erkeklerde görülen tüm kanserlerin yaklaşık %1'ini oluşturur. Bununla birlikte testis kanseri 15-40 yaş aralığındaki genç erkeklerde en sık görülen malign tümördür. Testis kanserinin erken teşhisi, hayatta kalma oranlarını ve yaşam kalitesini önemli ölçüde artırmaktadır. Bu noktada görüntüleme ve tümör markerları gibi yöntemlerin yanı sıra farkındalık ve kendi kendine testis muayenesi (KKTM) öne çıkmaktadır. Bu çalışmada KKTM yapma prevalansının belirleneceği bir meta-analiz ve KKTM prevalansını etkileyen faktörlerin belirleneceği bir sistematik derleme yapılması amaçlanmıştır. Bu çalışma Aralık 2022-Ağustos 2025 tarihleri arasında elektronik kaynaklar üzerinden yürütülmüştür. Çalışma kapsamında İngilizce yayımlanmış makalelere erişmek için PubMed, Web of Science, Scopus, ScienceDirect; Türkçe yayımlanmış makalelere erişmek için Google Scholar ve DergiPark elektronik veri tabanları taranmıştır. İngilizce tezler için ProQuest ve Türkçe tezler için Ulusal Tez Merkezi (Yöktez) araştırılmıştır. Tarama için belirlenen kelime grupları, sırasıyla İngilizce ve Türkçe, şu şekildedir: [(testis OR testicle OR testicular) AND (self-exam OR self exam OR TSE)] / [(testis) VE (kendi kendine muayene VEYA kendi kendine testis muayenesi VEYA KKTM)]. Uygunluk açısından 751 yayının değerlendirildiği çalışmada dahil etme/dışlama kriterlerine göre 116 makale/tez kapsama alınmıştır. Rastgele etkiler modelinin kullanıldığı meta-analiz CMA yazılımıyla gerçekleştirilmiştir. Heterojenite Cochran Q testi ve I2 ile değerlendirilmiştir. Yayın yanlılığının belirlenmesinde görsel ve istatistiksel metotlardan yararlanılmıştır. Ayrıca alt grup analizleri, sensitivite analizi ve meta-regresyon yapılmıştır. p<0,05 istatistiksel açıdan anlamlı kabul edilmiştir. Araştırmanın meta-analiz kısmında sekiz veri tabanından yaşam boyu en az bir kez KKTM yapma prevalansı için 110 ve düzenli olarak her ay KKTM yapma prevalansı için 54 çalışma kapsama alınmıştır. Sırasıyla 85.635 ve 29.954 kişiye ait verinin değerlendirildiği araştırmada yaşam boyu en az bir kez KKTM yapma prevalansı %20,7 ve düzenli olarak her ay KKTM yapma prevalansı %8,5 hesaplanmıştır. Yaşam boyu en az bir kez KKTM yapma prevalansına ait alt grup analizlerinde tanımlayıcı/kesitsel tipteki çalışmalarda, sağlık çalışanlarında, Birleşik Krallık'ta ve 1993-2002 yılları arasında yapılan araştırmalarda prevalans daha yüksek belirlenmiştir. Düzenli olarak her ay KKTM yapma prevalansına ait alt grup analizlerinde yarı deneysel tipteki çalışmalarda, lise öğrencilerinde, Polonya'da ve 1993-2002 yılları arasında yapılan araştırmalarda prevalans daha yüksek bulunmuştur. Araştırmanın 48 çalışmanın dahil edildiği sistematik derleme kısmında KKTM yapma durumuyla ilişkili değişkenler yedi temada sınıflanmıştır. Bu temalar sıklık sıralarıyla bilgi ve farkındalık, demografik özellik, sağlık inançları/tutumları, sosyal destek/çevresel etki, sağlık geçmişi, kültürel/yapısal özellik ve genel sağlık davranışlarıdır. Araştırmanın bulguları, KKTM uygulama prevalansının hem yaşam boyu en az bir kez yapma hem de düzenli olarak her ay yapma düzeyinde nispeten düşük olduğunu ortaya koymuştur. Bu nedenle, başta genç erkekler olmak üzere hedef gruplara yönelik kapsamlı sağlık eğitimi programları ve kampanyalar geliştirilmelidir.
  • Öğe
    Otizmli çocuğu olan ebeveynlere uygulanan farkındalık temelli stres azaltma programının depresyon, anksiyete, stres ve umutsuzluk düzeyine etkisi: Randomize kontrollü çalışma
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Yurttutan, Selverhan; Geçkil, Emine
    Bu çalışmanın amacı otizmli çocuğu olan ebeveynlere uygulanan farkındalık temelli stres azaltma programının depresyon, anksiyete, stres ve umutsuzluk düzeyine etkisini incelemektir. Ön test-son test, paralel grup randomize kontrollü deneysel tasarımda olan çalışma Konya il merkezinde bulunan otizmli çocukların eğitim aldığı iki farklı kurumda yürütülmüştür. Çalışmanın katılımcıları bu iki kurumda eğitim alan çocukların ebeveynlerinden dahil edilme kriterlerini karşılayan 96 ebeveynden oluşmuş (müdahale grubu: 48, kontrol grubu: 48) ve katılımcılar blok randomizasyon yöntemi ile gruplara atanmıştır. Çalışma için etik kurul onayı, kurum izni ve katılımcılardan aydınlatılmış onam alınmıştır. Müdahale grubunda yer alan ebeveynlere, haftada bir defa olmak üzere toplam sekiz oturum Farkındalık Temelli Stres Azaltma Programı uygulanmıştır. Programın ilk haftasında araştırmacılar tarafından hazırlanan Otizmli Çocuğu Olan Ebeveynlere Uygulanan Farkındalık Temelli Stres Azaltma Programı Katılımcı El Kitapçığı verilmiştir. Kontrol grubunda yer alan ebeveynler rutin olarak izlenmiş ve araştırma sonunda el kitapçığı verilmiştir. Veriler, Kişisel Bilgi Formu, Depresyon, Anksiyete ve Stres Ölçeği (DASS-21) ve Beck Umutsuzluk Ölçeği (BUÖ) kullanılarak Farkındalık Temelli Stres Azaltma Programı başlamadan önce ön test, program tamamlanınca son test ve program tamamlandıktan dört hafta sonra izlem yapılarak toplanmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistiksel metotları, Ki kare analizi, bağımsız örneklem t testi, Mann Whitney U testi, ANOVA testi, Friedman testi ve Bonferroni Dunn testi uygulanmıştır. Araştırmada p değerleri 0,05'in altında olan değerler anlamlı kabul edilmiştir. Çalışmada, müdahale ve kontrol grubunun çalışma durumu ve ekonomik düzeyi bakımından farklı (p<0,05) olduğu, diğer tanımlayıcı özellikler bakımından ise benzer olduğu bulunmuştur (p>0,05). Müdahale ve kontrol grubunun DASS-21 ölçeği toplamı, depresyon, anksiyete ve stres ön test puanlarında anlamlı bir fark olmadığı saptanmıştır (p>0,05). Son test ve izlem ölçümlerinde müdahale grubunun DASS-21ölçeği toplamı, depresyon, anksiyete ve stres puanları kontrol grubuna göre anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (p<0,05). Değişimin etki büyüklüğünün DASS-21 toplamı (d=-1,388), depresyon (d=-1,170) anksiyete (d=-1,023) ve stres (d=-1,320) üzerindeki etkisinin büyük olduğu ortaya belirlenmiştir. Müdahale ve kontrol grubundaki ebeveynlerin BUÖ toplam puanının ölçümlere ve gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermediği tespit edilmiştir (p>0,05). Bu çalışma Clinical Trials veri tabanına kayıtlıdır (NCT05877287). Sonuç olarak; otizmli çocuğu olan ebeveynlere uygulanan farkındalık temelli stres azaltma programının depresyon, anksiyete ve stres üzerinde etkili olduğu umutsuzluk üzerinde etkisinin olmadığı ortaya çıkmıştır.
  • Öğe
    Çocuklarda prick testi sırasında sanal gerçeklik ve Buzzy uygulamasının ağrı, korku ve kaygı üzerine etkisi: Randomize kontrollü bir çalışma
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Gürbüz, Funda; Geçkil, Emine
    Bu araştırma, çocuklarda non-farmakolojik yöntemlerden sanal gerçeklik (SG) ve Buzzy® uygulamalarının prick testi sırasında ağrı, korku ve kaygı düzeyine etkisini karşılaştırmak amacıyla ön test–son test randomize kontrollü olarak yürütülmüştür. Araştırma evrenini Haziran 2024–Ocak 2026 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk İmmünoloji ve Alerji Polikliniğine başvuran 7-10 yaş arası çocuklar oluşturmuştur. Örneklem büyüklüğü, test–tekrar test dizaynında yapılmış randomize kontrollü bir çalışma örnek alınarak etki büyüklüğü 0,16, %5 α hata payı ve %80 güç ile toplam 90 çocuk (SG: 30, Buzzy®: 30 ve kontrol grubu: 30) olarak hesaplanmıştır. Veriler işlemden önce ve hemen sonra (yaklaşık 1 dk. çocuk, ebeveyn ve araştırmacı tarafından doldurulmuştur. Randomizasyon çalışmadan bağımsız bir istatistikçi tarafından 1:1:1 oranında altı hücreli 15 blok oluşturularak gerçekleştirilmiştir. SG, Buzzy® ve kontrol gruplarını temsil eden harfler (A: Sanal gerçeklik, B: Buzzy® ve C: kontrol grubu) H.B. tarafından kura yöntemi ile belirlenmiştir. Zarflar çocuk polikliniğindeki kayıt sırasına göre açılarak grup ataması yapılmıştır. Tüm çocuklara prick testi uygulaması sol ön kol iç yüzeyine pozitif ve negatif kontrol solüsyonları damlatılıp, lansetle 1 mm derinlikte delme işlemi yapılarak gerçekleştirilmiştir. Analizlerde sayısal tanımlayıcı özelliklerin gruplar arası karşılaştırılmasında tek yönlü varyans analizi, kategorik tanımlayıcı özelliklerin gruplar arası karşılaştırılmasında ise ki-kare testlerinden (Pearson kikare/Fisher exact test) yararlanılmıştır. Gruplara göre değişkenlerin izlem zamanlarına göre karşılaştırılmasında karışık düzen varyans analizi, ana etkilerin karşılaştırılmasında Bonferroni düzeltmesi uygulanmıştır. (p<0,05, NCT06443060). Araştırma grupları sosyo-demografik özellikleri, işlem öncesi ağrı, korku ve kaygı puan ortalamaları bakımından benzer bulunmuştur. İşlem sonrasında SG grubundaki çocukların ağrı puanları Buzzy® ve kontrol grubuna göre, Buzzy® grubundaki çocukların ağrı puanları ise kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha düşük bulunmuştur. İşlem sonrasında gruplar arası korku puanları karşılaştırıldığında SG grubundaki çocukların puanlarının Buzzy® ve kontrol grubuna göre, Buzzy® grubundaki çocukların korku puanlarının ise kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha düşük olduğu saptanmıştır. Benzer şekilde, SG grubundaki çocukların işlem sonrasındaki kaygı puanları Buzzy® ve kontrol grubuna göre, Buzzy® grubundaki çocukların işlem sonrası kaygı puanları da kontrol grubuna göre daha düşük olduğu bulunmuştur (p<0,05). SG ve Buzzy® uygulamalarının prick testi yapılan 7-10 yaş grubu çocuklarda ağrı, korku ve kaygıyı azaltmada etkili yöntemler olduğu, ancak SG'nin daha üstün bir dikkat dağıtma aracı olduğu belirlenmiştir. Bu sonuç doğrultusunda hemşirelerin non-farmakolojik uygulamlar bakım kapsamında prick testi sırasında çocukların ağrı, korku ve kaygısını azaltmak için SG ve Buzzy® uygulamalarını, mümkün ise SG'yi tercih etmesi önerilebilir.
  • Öğe
    Diyabetik ve non-diyabetik koroner arter hastalarında, kardiyak yolaklardaki preoperatif/postoperatif moleküler ve elementer değişiklikler
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Uslu, Esra Fidan; Görmüş, Z. Işık Solak
    Dünyada bulaşıcı olmayan hastalıklardan ölümün %82'sinden kardiyovasküler hastalıklar, kronik solunum yolu hastalıkları, kanser ve diyabet sorumludur (Üner ve Balcılar, 2017). Kardiyovasküler hastalıkların en sık nedeni koroner arter hastalığı (KAH) dır. KAH' a neden olan risk faktörlerinin başında diyabet, sigara, obezite, sedanter yaşam şekli, hipertansiyon, lipit metabolizma bozuklukları, diyabet ve insülin direnci (IR) gelmektedir. Diyet ve ilaç tedavisine yanıt alınamayan hastalarda cerrahi tedavi kullanılmaktadır. Diyabetik ve non-diyabetik koroner arter hastalarında cerrahi sırasında meydana gelebilecek miyokard iskemisinin tespit ve takibinin yapılabilmesi için uygun biyokimyasal verilerin doğru bir şekilde analiz edilmesi sağlıklı bir toplum için büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle diyabetik ve diyabetik olmayan koroner arter hastalarında kardiyak yolaklarda postoperatif dönemde preoperatif döneme göre moleküler ve elementer olarak meydana gelebilecek değişiklikleri gözlemlemek, karşılaştırmak ve değerlendirmek amacıyla bu çalışma planlanmıştır. Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniği'ne koroner arter hastalığı tanısı ile yatışı gerçekleştirilen hastalardan 45-75 yaş arasındaki erkek ve post-menapozal aynı yaş grubu kadın hastalar araştırmaya dahil edilmiştir. Bu hastalar daha sonra diyabetik (DM) ve non-diyabetik olarak ikiye ayrılmıştır. Hastaların cinsiyet, DM olma durumu, yaş, sigara kullanım durumları, antropometrik ölçümleri, solunum fonksiyon testleri, EKG (Elektrokardiyografi) bulguları ve bypass esnasında pulmoner cihaz kullanım durumları değerlendirilmiştir. Kan örnekleri alınmış ve planlanan tüm parametreler değerlendirilmiştir. Hastaların ortalama sigara kullanımı %47,8' dir. Ortalama hafif şişman bir gruptur. Obezite %19,56'dır. DM olan hastaların kan şekeri, kan yağları, HbA1c ve üre değerleri non-DM olan hastalarınkinden yüksek bulunmuştur. Her iki grupta da postoperatif CRP değerleri yükselmiştir. Postoperatif dönemde SFT ler her iki grupta da düşüş göstermiştir. Ancak preoperatif dönemde DM olmayanların SFT ölçümleri daha iyi durumda olduğu için postoperatif dönemde de daha iyi olduğu belirlenmiştir. pH seviyeleri DM olan grupta postoperatif dönemde bazik, DM olmayan grupta daha asidik bir seviyeye ulaşmıştır. DM olmayan grupta parsiyel CO2 ve O2 postoperatif dönemde artış göstermiştir. HS-Troponin T, VİP ve GSH-px DM olmayan grupta hem preoperatif hem postoperatif dönemde daha yüksek, MDA DM olmayanlarda daha düşük bulunmuştur. Ancak GSH-px ve MDA değerlerindeki farklılık anlamlı bulunmamıştır. Pulmoner cihaz kullanılan ya da kullanılmadan yapılan bypass ameliyatı sonrası SFT ve kan gazı bulgularında gruplar arasında anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir. Kontrolsüz diyabetin, yüksek kolesterol düzeylerinin ve obezitenin KAH hastalarının postoperatif iyileşme süreçlerini etkileyen önemli faktörler olduğu belirlenmiştir. Tüm bireylerde metabolik ve vasküler yolaklardaki patolojik değişikliklerin ameliyat öncesinde değerlendirilmesi, geçici inflamatuar değişikliklerin izlenmesi postoperatif komplikasyonları önlemede kritik bir önem taşımaktadır. Hiperglisemi kontrolü hem oksidatif stresin hem de inflamasyonun azaltılmasında önemli bir role sahiptir. Elektrolitlerin replasmanı, kardiyopulmoner bypass gibi uzun süreli cerrahilerde standart bir uygulama haline getirilmelidir.
  • Öğe
    Bireyselleştirilmiş gelişimsel bakım kapsamında toplu bakım uygulama rehberi geliştirme ve etkinliğini değerlendirme
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Özkılıçaslan, Fatma Tokan; Geçkil, Emine
    Toplu bakım, bebeğin ihtiyaç duyduğu bakım uygulamalarının ve rutin tıbbi takiplerin farklı zamanlara yayılarak yapılması yerine aynı bakım saatine toplanarak uygulanmasıdır. Bu araştırmanın amacı, bireyselleştirilmiş gelişimsel bakım yaklaşımı doğrultusunda prematüre bebeklere yönelik Toplu Bakım Uygulama Rehberi geliştirmek ve bu rehberin etkinliğini değerlendirmektir. Karma desenle yürütülen bu araştırma toplu bakım uygulama rehberinin geliştirildiği metodolojik ve rehberin etkinliğinin test edildiği randomize kontrollü deneysel çalışma olmak üzere iki aşamadan oluşmuştur. Ayrıca, ikinci aşamadan sonra hemşirelerin rehberin kullanımına yönelik görüşleri karma yöntem ile elde edilmiştir. Çalışma Nisan 2022-Aralık 2025 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi ve Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanelerinin Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitelerinde (YYBÜ) yürütülmüştür. Metodolojik tasarımda yürütülen birinci aşamada, Toplu Bakım Uygulama Rehberi De Novo Rehber Geliştirme Yöntemi ve AGREE II kriterleri temel alınarak yedi adımlı sistematik bir süreçte (1. Literatür taraması, 2. Tanımlayıcı çalışma, 3. Sistematik derleme, 4. Klinik gözlem, 5. Odak grup görüşmeleri, 6. Uzman görüşleriyle taslak rehberin değerlendirilmesi ve 7. Pilot uygulama) geliştirilmiştir. Bu aşamada veriler geliştirilen Toplu Bakım Uygulama Rehberi ile elde edilmiş, uzman görüşlerine (n=33) sunulmuş ve Kapsam Geçerlik İndeksi ile analiz edilmiştir. İlk aşama olan metodolojik çalışmada, toplam 55 madde ve 5 bölümden oluşan (Bakım Gereksinimlerini Belirleme: 6, Bakıma Hazırlık: 18, Bakım Uygulama: 24, Bakıma Ara Verme/Bakımı Sonlandırma: 4, Kayıt: 3) Toplu Bakım Uygulama Rehberi geliştirilmiştir. Uzman görüşleri sonucu tüm maddelerin kapsam geçerlilik indeksi (KGİ) 0.78'in üzerinde ve rehber toplamı için KGİ ise 0.96 olarak hesaplanmıştır. Rehberin AGREE II kriterlerinin tamamını karşıladığı görülmüştür. Rehber değerlendirme formuna göre hemşirelerin büyük çoğunluğu, rehberin açıklık, anlaşılırlık ve pratiğe aktarılabilirlik gibi ölçütlere "5 – tamamen katılıyorum" düzeyinde olumlu görüş bildirmiştir. Hemşirelerin rehbere yönelik görüşleri (n=24) yarı yapılandırılmış görüşmeler ile alınmıştır. Nitel analiz sonucunda da "Bilgiyle Güçlenen Klinik Uygulama", "Kaliteye Katkı, Deneyime Yansıma", "Alışılmışın Ötesinde Bir Rehber" ve "Eksikleri Tamamlamak: Daha İleriye" şeklinde 4 tema ve 9 alt tema ortaya çıkmıştır. Deneysel tasarımda yürütülen ikinci aşamada Toplu Bakım Uygulama Rehberinin etkinliği ön test–son test düzeninde, tek kör, randomize kontrollü çalışma (RKÇ) ile değerlendirilmiştir. İkinci aşama 50 hemşire ile yürütülmüş (n=50) ve katılımcılar blok randomizasyonla iki gruba (Girişim=25, Kontrol=25) atanmıştır. Çalışma için etik kurul onayı (Sayı: 2022/014), kurum izni ve katılımcılardan bilgilendirilmiş onam alınmıştır. RKÇ 2025 CONSORT kriterlerine uygun olarak yürütülmüş ve ClinicalTrials.gov kaydı (NCT07052786) yapılmıştır. RKÇ aşamasında ise veriler Tanımlayıcı Bilgi Formu ve Toplu Bakım Uygulama Rehberi ile eğitim öncesi ön test ve eğitim sonrası 6. haftada son test olacak şekilde gözlem yöntemi ile toplanmıştır. Nicel veriler IBM SPSS v23, R Programlama Dilinin 4.4.1 versiyonu, Jamovi 2.7.6 ve Minitab v14 ile, nitel veriler ise MAXQDA 10 programında analiz edilmiştir. Rehberin etkinliğinin değerlendirildiği deneysel aşamada, hemşirelerin demografik özelliklerinde gruplar arası anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05). Rehberin "bakıma ara verme/bakımı sonlandırma" bölümüne ilişkin puanlarda grup, zaman ve etkileşim etkileri girişim grubu lehine anlamlı bulunmuştur (p<0.05, η2: 0,068). Ayrıca ve "toplu bakım uygulama" bölümüne ilişkin puanda gruplar arası, rehber toplam puanında grup ve zaman etkileri girişim grubu lehine anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Bu çalışma sonucunda, geliştirilen Toplu Bakım Uygulama Rehberinin geçerliğinin yüksek olduğu, hemşireler tarafından anlaşılır ve kullanışlı olarak değerlendirildiği sonucuna varılmıştır. Ayrıca sonuçlar rehberin toplu bakım uygulamasında, bakımı sonlandırma/ara verme ve uygulama bölümlerinin etkinliğini kanıtlamıştır. Toplu Bakım Uygulama Rehberinin YYBÜ'de yol gösterici bir rehber olarak, araştırmalarda ise tanımlayıcı ya da öntest-son test veri toplama aracı olarak kullanılabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Hemşirelik, Karma yöntem, Klinik rehber, Prematüre bebek, Toplu bakım, Yeni doğan yoğun bakım ünitesi
  • Öğe
    İmplant-diş destekli sabit protetik tedavilerin farklı kemik dansitelerinde, farklı bağlantı seçeneklerinin 3 boyutlu sonlu elemanlar stres analiziyle incelenmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Konyar, Emre Siyabend; Akın, Ceyda
    İmplant–diş destekli sabit restorasyonlar, doğal dişin fizyolojik hareket kabiliyeti ile implantın rijit davranışının aynı sistem içerisinde bir araya gelmesi nedeniyle karmaşık biyomekanik koşullar oluşturur. Bu iki destek tipinin birlikte kullanımı; intrüzyon, artmış marjinal kemik stresi, bağlantı elemanı kırıkları ve oklüzal uyumsuzluk gibi komplikasyonlara yol açabilmektedir. Bu çalışma, mandibular posterior bölgede rijit ve non-rijit bağlantı sistemlerinin farklı kemik dansitelerinde (D2 ve D4) gerilme dağılımına etkisini, üç boyutlu sonlu elemanlar analizi (FEA) yöntemiyle karşılaştırmalı olarak değerlendirmeyi amaçlamıştır. Mandibula kemik modeli Visible Human Project verileri kullanılarak oluşturulmuş; kortikal ve trabeküler kemik yapıları 3DSlicer, Blender ve Altair Hypermesh yazılımları ile ayrıntılı şekilde modellenmiştir. 43, 45 ve 47 numaralı dişlerin periodontal ligamentleri 0,2 mm kalınlığında simüle edilmiş; 4,1 × 10 mm Straumann implant, abutment, vida ve protez altyapıları katalog ölçülerine uygun olarak modellenmiştir. Rijit ve non-rijit bağlantı tasarımlarını içeren toplam sekiz model hazırlanmış; modeller hem vertikal hem oblik (30° bukkolingual) yükleme altında değerlendirilmiştir. Gerilme analizleri Altair OptiStruct çözücüsü ile gerçekleştirilmiştir. Bulgulara göre, tüm modellerde en yüksek gerilme implant boyun bölgesinde ve metal altyapı üzerinde yoğunlaşmıştır. Non-rijit bağlantıların, implant çevresi kortikal kemikteki stres konsantrasyonunu belirli ölçüde azalttığı ancak metal altyapı ve bağlantı elemanlarında oldukça yüksek stres birikimine neden olduğu görülmüştür. Rijit bağlantı modellerinde kortikal kemik üzerindeki streslerin daha belirgin olduğu; non-rijit bağlantı modellerinde ise yükün bir kısmının bağlantı elemanlarına aktarılarak kemik üzerindeki pik stresin azaldığı tespit edilmiştir. D4 tipi kemikte hem implant çevresi hem de altyapı stresleri D2'ye kıyasla daha yüksek bulunmuş, düşük kemik yoğunluğunun gerilme dağılımını olumsuz etkilediği gösterilmiştir. Sonuç olarak, implant–diş destekli sabit restorasyonlarda bağlantı tipi ve kemik dansitesi gerilme dağılımını doğrudan etkilemektedir. Non-rijit bağlantılar diferansiyel mobiliteyi absorbe ederek kortikal kemikteki stresi azaltabilse de bağlantı elemanlarında yüksek stres oluşturmaktadır. Rijit bağlantılar ise sistem stabilitesi sağlamakla birlikte kemik üzerindeki stresleri artırmaktadır. Bu nedenle klinik uygulamada bağlantı seçimi; kemik kalitesi, periodontal destek, oklüzal yüklerin yönü ve restorasyonun uzunluğu göz önünde bulundurularak yapılmalıdır.
  • Öğe
    Rotator manşet yaralanmasının adeziv kapsülit üzerindeki etkilerinin manyetik rezonans görüntüleme ile anatomik olarak incelenmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Davran, Ahmet Çetin; Çiçekcibaşı, Aynur Emine
    Bu çalışmada, rotator manşet yaralanmasının adheziv kapsülit üzerindeki etkilerinin manyetik rezonans görüntüleme ile anatomik olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı arşivinde bulunan (2021–2024 yılları arasında) adheziv kapsülit ön tanısı ve adheziv kapsülit ile cerrahi müdahale gerektirmeyen rotator manşet yaralanması ön tanısı konulmuş olgulara ait manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kayıtları retrospektif olarak değerlendirildi. Yaşları 14–86 arasında toplam 200 bireyin (78 erkek, 122 kadın) görüntüleri incelendi. Hastalar, yalnızca adheziv kapsülit tanısı olanlar (Grup 1) (41 erkek, 59 kadın) ve adheziv kapsülit ile cerrahi gerektirmeyen rotator manşet yaralanması tanısı olanlar (Grup 2) (37 erkek, 63 kadın) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Adheziv kapsülite ait radyolojik tanı morfometrik verileri ve tanı kriterleri cinsiyete, lateralizasyona, gruplara, yaşa ve rotator manşet yaralanma tiplerine göre değerlendirildi. Cinsiyet ile rotator intervalde yumuşak doku kalınlığı ve lig. coracohumerale kalınlığı arasında anlamlı farklılık bulunmazken (p>0.05); aksiller poş kalınlığı arasında anlamlı farklılık bulundu (p<0.05). Aksiller poş kalınlığı, erkeklerde 7.68±3.01 mm, kadınlarda ise 6.33±2.88 mm ölçüldü. Adheziv kapsülitli olgularda kadınlara oranla erkeklerin daha yüksek aksiller poş kalınlığına sahip olduğu tespit edildi. Aksiller poş kalınlığı, grup 1 için 6.40±2.98 mm, grup 2 için 7.31±2.97 mm olarak ölçüldü. Lateralizasyona göre aksiller poş kalınlığı, rotator intervalde yumuşak doku kalınlığı ve lig. coracohumerale kalınlığı verilerinde anlamlı fark tespit edilmedi (p>0.05). Yaş ile aksiller poş kalınlığı, rotator intervalde yumuşak doku kalınlığı ve lig. coracohumerale kalınlığı arasında negatif yönde ilişki bulundu. Yaş arttıkça m. supraspinatus'un parsiyel yapı içi ve parsiyel artiküler şekilde yırtılmasında artış gözlendi. Sonuç olarak; rotator manşet yaralanmasının, adheziv kapsülit tanı kriterlerinden biri olan aksiller poş kalınlığının artmasına özellikle neden olduğu tespit edildi. Adheziv kapsülit tanı kriterlerinden olan yumuşak doku obliterasyonu varlığı her iki grupta da %100 oranında gözlenirken, m. biceps brachii tendon sıvı ve sinyal artışında belirgin bir farklılık gözlenmedi. Anahtar Kelimeler: Adheziv kapsülit, Manyetik rezonans görüntüleme, Morfoloji, Morfometri, Rotator manşet yaralanması
  • Öğe
    Elektif kapak cerrahisi hastalarında eser elementlerdeki preoperatif ve postoperatif değişiklikler
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Pekerman, Berfin; Görmüş, Z. Işık Solak
    Kardiyovasküler problemler, tüm dünyada ölüm ve hastalıkların önde gelen sebeplerindendir (Ali vd., 2024). Birçok ülke gibi Türkiye'de kardiyovasküler ölüm ve hastalığın yüksek olduğu ülke arasında bulunmaktadır (Tokgozoglu vd., 2021). Kardiyovasküler problemler içerisinde kalp kapak hastalıkları önemli bir klinik problem olarak görülmektedir. Kalp kapaklarının yapı ve fonksiyonlarında meydana gelen bozukluklar kalp kapak hastalıklarına neden olmaktadır (Kisling & Gallagher, 2024; O'Donnell & Yutzey, 2020). Kalp kapak hastalıklarının tedavisinde en sık uygulanan yöntem kapak cerrahisi işlemidir (Gumpangseth vd., 2019). Kalp kapak cerrahi müdahalesinde, kapağın yapı ve fonksiyonunun iyileştirilmesi veya kapağın değişimi işlemleri yapılmaktadır (Bakır, 2014) Eser elementler, vücut dokuları veya vücut sıvılarında düşük düzeylerde bulunan inorganik elementlerdir. Eser elementlerin birçoğunun insan metabolizmasında, fizyolojik mekanizmalarda bir role sahip olduğu bilinmektedir (Wechselberger vd., 2023). Eser elementlerin vücut dokuları veya vücut sıvılarında bulunması gerektiği düzeyden daha düşük ya da daha fazla seviyede bulunması insan sağlığı üzerinde ciddi patofizyolojik durumlara sebep olabilmektedir. Bu sebeple eser elementler kimyasal, biyolojik ve moleküler hücre etkinlikleri için önemli bir role sahiptirler (Abbaspour vd., 2014; Islam vd., 2023; Wong, 2012). Yapılan araştırmalara bakıldığında eser elementlerin kardiyovasküler hastalıkların gelişiminde etkili olabileceğine dair ilk bulgular 1960'lı yıllarda ortaya çıkmıştır (Masironi, 1969). Birçok çalışma farklı eser elementlerin kardiyovasküler sağlığın sürdürülmesindeki etkisini göstermiştir (Al-Fartusie & Mohssan, 2017). Eser elementlerin kardiyovasküler sağlığın sürdürülmesindeki etkisi düşünüldüğünde, açık kalp cerrahisi sonrasındaki önemli rolleri de göz önüne alınarak eser elementlerin düzeylerindeki değişiklikler üzerine birçok çalışma yapılmıştır. Kalp cerrahisi sonrasındaki değerlendirme sürecinde elde edilen sonuçlara bakıldığında sonuçların çeşitlilik gösterdiği, kesin sonuçlara ulaşılmadığı ve çalışmaların hala sürdürüldüğü görülmüştür (Mazaheri-Tehrani vd., 2024). Bu tez çalışmasında kapak hastalıkları tedavisinde önemli bir müdahale olan kapak cerrahisi sürecinde, preoperatif ve postoperatif dönemde hastalardan kan örnekleri alınarak vücut dokuları ve vücut sıvılarındaki element düzeyleri incelenip, bu sürecin hastalar üzerindeki etkisini gözlemlemek amaçlanmıştır. Araştırmaya 40-75 yaş arasında 46 hasta dahil edilmiştir. Tüm bulgular değerlendirildiğinde kapak cerrahisi sürecinde başta selenyum eser elementi olmak üzere bazı biyokimyasal parametrelerde anlamlı değişiklikler gözlenmiştir.
  • Öğe
    Preobez/obez bireylerde fruktoz tüketiminin antropometrik ölçümler ve bazı biyokimyasal parametrelerle ilişkisi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Özer, Hasibe; Yıldırım, Elif
    Obezite, fazla enerji alımı sonucu ortaya çıkan ve küresel çapta yaygınlığı artış gösteren bir hastalıktır. Ülkemizde yaklaşık her 10 kişiden 4'ü preobez ve 3'ü obezdir. Birçok faktör obezitenin gelişiminde rol oynamaktadır. Bu faktörlerden birisi de diyetle yüksek fruktoz alımıdır. Fruktoz alımı, yüksek fruktozlu mısır şurubu ve sükrozun yaygın kullanımı ile birlikte yıllar içerisinde artmıştır. Yüksek fruktoz alımı obezite, tip 2 diyabet, dislipemi gibi birçok hastalığın gelişimine katkıda bulunabilmektedir. Literatürde yüksek fruktoz alımının, antropometrik ölçümler ve kan parametreleri üzerinde olumsuz sağlık etkilerine neden olduğunu gösteren çalışmalar mevcutken bu ilişkiyi desteklemeyen çalışmalar da bulunmaktadır. Bu çalışmada, 25-60 yaş aralığındaki preobez/obez bireylerin fruktoz alımlarının, normal BKİ'ye sahip sağlıklı bireyler ile karşılaştırılması ve fruktoz alımı ile antropometrik ölçümler ve biyokimyasal parametreler arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya; Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvuran, çalışmaya katılmak için onam veren, sağlıklı (n=30) ve preobez/obez bireyler (n=31) dahil edilmiştir. Katılımcılara yüz yüze görüşme yöntemi ile anket formu uygulanmıştır. Anket formunda; bireylerin sosyodemografik özellikleri, sağlıkla ilişkili alışkanlıkları ve fiziksel aktivite düzeylerine dair bilgiler yer almaktadır. Bireylerin antropometrik ölçümleri yapılmış ve son 3 aylık biyokimyasal bulguları hasta dosyalarından alınmıştır. Son 1 aylık besin tüketiminin sorgulanması amacıyla besin tüketim sıklığı formu; fruktoz alımının saptanması amacıyla fruktoz tüketim formu kullanılmıştır. Beslenme Bilgi Sistemi (BeBiS) versiyon 9 (Ebispro for Windows, Stuttgart, Almanya; Türkçe sürüm: BeBiS, İstanbul, 2021) kullanılarak besinlerin enerji, makro ve mikro besin ögesi değerleri saptanmıştır. Verilerin analizi, Statistical Package for Social Sciences (SPSS) 28.0 (IBM Corp., Armonk, NY, USA) kullanılarak yapılmıştır. Sağlıklı bireylerin yaş ortalaması 35,87 ± 8,34 yıl iken preobez/obez bireylerin yaş ortalaması 40,61 ± 10,61 yıldır. Preobez/obez bireylerin günlük D vitamini alımlarının (3,80 ± 1,80 mcg/gün), normal BKİ'ye sahip sağlıklı bireylerden (5,12 ± 3,07 mcg/gün) daha düşük olduğu saptanmıştır (p=0,044). Günlük fruktoz alımı sağlıklı bireylerde 24,54 ± 15,06 g iken preobez/obez bireylerde 22,92 ± 10,95 g'dır. Ancak gruplar arasında fruktoz ve sükroz alımı açısından fark bulunmamıştır (sırasıyla p= 0,633; p= 0,606). Gruplar arasında şekerle tatlandırılmış içecek tüketimi bakımından da fark saptanmamıştır (p>0,05). Katılımcıların fruktoz alım düzeyleri, tüm katılımcıların günlük fruktoz alım medyanı (19 g) baz alınarak değerlendirilmiştir. Günlük ≥19 g'dan fazla fruktoz alımına sahip preobez/obez bireylerde; vücut ağırlığı, bel çevresi, vücut yağ oranı, kalça çevresi, bel/kalça oranı, vücut yağ ağırlığı, iç organ yağ oranı gibi değişkenlerin, günlük ≥19 g'dan fazla fruktoz alımına sahip sağlıklı bireylere göre anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0,05). Ayrıca hemoglobinA1c (HbA1c), trigliserit (TG), düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL-K), ürik asit, sistolik ve diastolik kan basıncı değerlerinin günlük ≥19 g'dan fazla fruktoz alımına sahip preobez/obezlerde daha yüksek olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Fruktozun bazı kan bulguları ve kan basıncı üzerindeki etkisi, obezite varlığı ile artabilir. Obezite ve fruktoz arasındaki ilişkinin daha iyi anlaşılabilmesi için daha kapsamlı çalışmalar literatüre kazandırılmalıdır.
  • Öğe
    Sağlık kurum çalışanlarının yeşil örgütsel davranış ve örgütsel sürdürülebilirlikleri arasındaki ilişki
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Hayırlıoğlu, Mustafa Fatih; Kaya, Şerife Didem
    Sağlık sektörü, kesintisiz faaliyet gösteren, yüksek enerji tüketimi ve büyük miktarda atık üretimi nedeniyle en büyük enerji tüketicilerindendir. Bu yüzden çevre ve insan sağlığı üzerinde önemli etkiler yaratmaktadır. Yeşil örgütsel davranış; örgütlerin çevresel sürdürülebilirlik hedeflerinin gerçekleştirilmesinde tüm kademede görev alan çevre bilincine ve sorumluluğuna sahip çalışanların sergiledikleri çevrenin korunması ya da iyileştirilmesine katkı sağlayan çevreye karşı sorumlu ve duyarlı yeşil yönelimler olarak tanımlanmaktadır. Örgütsel sürdürülebilirlik ise; çevresel, ekonomik ve sosyal sürdürülebilirliğin uzun vadede temel değerler ve ilkelere dayanan davranışlara göre düzenlenmesini esas almaktadır. Bu çalışma, Necmettin Erbakan Üniversitesi (NEÜ) Tıp Fakültesi Hastanesi'nde hizmet veren kurum çalışanlarının yeşil örgütsel davranış ve örgütsel sürdürülebilirlik arasındaki ilişkiyi belirlemeyi amaçlamaktadır. Araştırmanın evrenini Konya ili NEÜ Tıp Fakültesi hastanesinde görev yapan çalışanlar [hekim, hemşire, diğer sağlık çalışanı (teknisyen, laborant) yardımcı sağlık personeli (hasta bakıcı, temizlik personeli vb.) ve idari personel] oluşturmaktadır (N=4125). Tanımlayıcı ilişki arayıcı olarak planlanan bu araştırma Kasım 2024-Mayıs 2025 tarihleri arasında 382 katılımcı ile yürütülmüştür. Veriler; Kişisel Bilgi Formu, Yeşil Örgütsel Davranış ve Örgütsel Sürdürülebilirlik Ölçeği kullanılarak yüz yüze toplanmıştır. Çalışmada Cronbach Alpha katsayısı yeşil örgütsel davranış ölçeğinin 0,92, örgütsel sürdürülebilirlik ölçeğinin ise 0,974 saptanmıştır. Çalışmada katılımcıların yaş ortalaması 36,09±8,66 olup katılımcıların %57,5'i kadındır. Çalışanların %71,2'si lisans mezunudur. Çalışanların yeşil örgütsel davranış toplam puan ortalaması 108,11±16,24 (Min:42, Maks:135), örgütsel sürdürülebilirlik toplam puan ortalaması 124,94±30,84 (Min37, Maks:185) olarak bulunmuştur. Yeşil örgütsel davranış ile örgütsel sürdürülebilirlik ölçeği arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı, bulunmuştur (r=0,01; p<0,05). Sağlık kurum çalışanlarının yeşil örgütsel davranışların geliştirilmesine yönelik kurumsal politika ve uygulamalar her kademede çalışanlar için titizlikle oluşturulmalı, çalışan farkındalığını artırarak kurumların refah düzeyinin sürdürebilirliğine yönelik girişimler hızla aktive edilmelidir. Sağlık çalışanları arasında çevre dostu kurumsal davranışları teşvik etmeyi amaçlayan kurumsal politikalar ve uygulamalar, tüm seviyelerdeki personel için dikkatlice geliştirilmelidir. Çalışanların farkındalığını artıran girişimler, kurumsal refahın sürdürülebilirliğini desteklemek için hızla hayata geçirilmelidir.
  • Öğe
    Sağlık bilimleri fakültesi öğrencilerinin atalet davranışlarının akademik başarı düzeyine etkisi: Konya ilinde bir uygulama
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Arı, Gamze; Yüceler, Aydan
    Bu araştırmanın amacı, okul öncesi dönem 3-5 yaş grubu çocukların bağımsız öğrenme davranışları ile öz bakım becerileri arasında ilişki olup olmadığını incelemektir. Aynı zamanda çocukların bağımsız öğrenme ve öz bakım becerilerinin çocukların, cinsiyetlerine, yaş gruplarına, kardeş sayısına ve ebeveynlerin öğrenim durumlarına göre anlamlı bir biçimde farklılaşıp farklılaşmadığını incelemektir. Araştırmanın çalışma grubu 3-5 yaş aralığında olan ve Kütahya ilinde yaşayan 318 çocuktan oluşmaktadır. Araştırmanın verileri "Kişisel Bilgi Formu", "Bağımsız Öğrenme Davranışları Ölçeği (3-5 yaş)" ve "Okul Öncesi Dönem Çocukları (36–72 ay) İçin Öz Bakım Becerileri Ölçeği Öğretmen Formu" kullanılarak toplanmıştır. Verilerin normalliğini test etmek için çarpıklık-basıklık değerleri incelenmiştir. Kolmogorov-Smirnov testi ile verilerin normal dağılıma uygun olup olmadığı kontrol edilmiştir. Verileri normal dağılım göstermediği için parametrik olmayan testler kullanılarak, iki gruplu karşılaştırmalarda Mann-Whitney U testi, üç ve daha fazla gruplu karşılaştırmalarda ise Kruskall- Wallis H testi kullanılmıştır. Değişkenler arasındaki ilişkiye Spearman sıra sayıları korelasyon analizi ile bakılmıştır. Anlamlılık seviyesi olarak 0,05 alınmıştır. Yapılan analizler sonucunda; bağımsız öğrenme davranışları ile öz bakım becerileri arasında pozitif ve anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Değişkenler arasındaki korelasyonlar incelendiğine kardeş sayısı ve yaş gruplarına göre anlamlı bir ilişki olduğu bulunurken cinsiyet ve ebeveynlerin öğrenim durumuna göre anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir.
  • Öğe
    Rat polikistik over sendromu modelinde TRPV1 ve TRPM2 iyon kanallarının ekspresyonunun ve metilasyonun rolü
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Torunoğlu, Emine İncilay
    Polikistik over sendromu (PKOS), üreme çağındaki kadınlarda sık görülen, hiperandrojenizm, ovulatuar disfonksiyon ve polikistik over morfolojisi ile karakterize kompleks bir endokrin ve metabolik bozukluktur. Bu tez çalışmasının amacı, ratlarda oluşturulan PKOS modelinde Trpv1 ve Trpm2 iyon kanallarının gen ekspresyon düzeyleri ile promotör metilasyon durumlarını araştırmak ve PKOS tedavisinde yaygın olarak kullanılan metformin ile etinil östradiol/drospirenon (EE/DRSP) kombinasyonunun bu parametreler üzerindeki etkilerini değerlendirmektir. Çalışmada deney hayvanları kontrol, PKOS, metformin, EE/DRSP ve metformin+EE/DRSP olmak üzere farklı gruplara ayrılmıştır. PKOS modeli oluşturulduktan sonra serum hormon düzeyleri (FSH, LH, östradiol ve testosteron) belirlenmiş, kan ve over dokularından RNA ve DNA izolasyonu gerçekleştirilmiştir. Gen ekspresyon düzeyleri gerçek zamanlı PCR yöntemi ile analiz edilirken, DNA metilasyon durumları metilasyon spesifik PCR yöntemi ile değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular, PKOS grubunda hormonal dengenin bozulduğunu ve over dokusunda morfolojik değişikliklerin meydana geldiğini göstermiştir. Ayrıca Trpv1 ve Trpm2 genlerinin ekspresyon düzeylerinde ve promotör metilasyon durumlarında önemli değişiklikler tespit edilmiştir. Uygulanan metformin ve EE/DRSP tedavilerinin hem gen ekspresyonu hem de metilasyon profilleri üzerinde düzenleyici etkiler gösterdiği belirlenmiştir. Özellikle kombine tedavi uygulamasının bazı parametrelerde daha belirgin iyileşme sağladığı gözlenmiştir. Sonuç olarak, bu çalışma, Trpv1 ve Trpm2 iyon kanallarının PKOS patogenezinde rol oynayabileceğini ve epigenetik düzenlemeler ile ilişkili olabileceğini ortaya koymaktadır. Elde edilen bulgular, PKOS'un moleküler mekanizmalarının anlaşılmasına katkı sağlamakta ve bu iyon kanallarının potansiyel terapötik hedefler olabileceğini düşündürmektedir.
  • Öğe
    Psoriasis hastalarında diyet ve biyokimyasal parametreler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Yıldız, Ülkü Didar Bilen; Kara, Hasan Hüseyin
    Bu çalışma psoriasis tanısı almış bireyler ile kontrol grubunun beslenme alışkanlıkları, diyet kalitesi, diyet inflamatuvar indeksi ve biyokimyasal bulgularının karşılaştırılması amacıyla tasarlanmış bir vaka kontrol çalışmasıdır. Çalışmaya, Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Polikliniği'ne başvuran 19-64 yaş aralığındaki psoriasis tanısı almış bireyler ile aynı polikliniğe genel kontrol amacıyla başvuran ve psoriasis tanısı olmayan bireyler katılmıştır. Çalışmada; sosyodemografik özellikler, antropometrik ölçümler, biyokimyasal bulgular, Akdeniz Diyet Bağlılık Ölçeği (MEDAS) ve üç günlük besin tüketim kaydına yönelik veriler araştırmacı tarafından yüz yüze görüşme yöntemiyle Mayıs 2025-Aralık 2025 tarihleri arasında toplanmıştır. Araştırmaya psoriasis tanısı almış 46 birey ve 46 kontrol grubu olmak üzere toplam 92 birey katılmıştır. Psoriasis tanılı bireylerin ortanca yaşı 49 (37-56,25) yıl, kontrol grubunun ortanca yaşı ise 48,5 (30-60) yıl olarak bulunmuştur. İki grubun yaş, cinsiyet, medeni durum, alkol tüketimi, kronik hastalık tanısı alma durumu, diyet uygulama ve düzenli egzersiz yapma durumları benzer bulunmuştur. Ancak psoriasis tanılı bireylerde sigara kullananların oranının (%32,6) kontrol grubundan (%8,7) anlamlı olarak daha fazla olduğu tespit edilmiştir (p=0,010). Sistemik immün inflamatuar indekslerinde psoriasis tanılı grubun ortanca değeri 568,4 (425,2-729,3), kontrol grubunun ortanca değeri ise 433,4 (295-578,9) hesaplanmış olup psoriasis tanılı bireylerin sistemik immün-inflamatuar indeks düzeyleri anlamlı olarak daha yüksek belirlenmiştir (p=0,003). Psoriasis ve kontrol grubu karşılaştırıldığında psoriasis tanılı (1,8±1,5), bireylerin kontrol grubuna (1,0±1,6) göre daha yüksek diyet inflamatuvar indeksine sahip olduğu bulunmuştur (p=0,018). Kontrol grubunun diyet ORAC ortanca değerinin [2882,9 (1330,3-4980,6) μmol], psoriasis tanılı [1190,1 (630,9-2483,5) μmol] gruba göre istatistiksel olarak daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0,001). İki grubun günlük enerji, protein, yağ ve karbonhidrat alım miktarlarının benzer olduğu belirlenmiştir (p>0,05). Obezite görülme oranının psoriasis tanılı grupta (%56,5) ve kontrol grubuna (%30,4) göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptanmıştır (p=0,041). Kontrol grubunun MEDAS puanı ortanca değeri [8 (6,75-9,25)], psoriasis tanılı gruba [7 (6-8)] göre daha yüksek bulunmuştur ancak iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark belirlenmemiştir. İki grubun Akdeniz diyetine uyum oranları benzer bulunmuştur (Psoriasis tanılı bireyler: %73,9 ve Kontrol grubu: %76,1; p>0,05). Sağlıklı Yeme İndeksi puanına göre kötü diyet kalitesine sahip psoriasis tanılı bireylerin oranı (%43,5) kontrol grubuna göre (%23,9) anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Geliştirilmesi gereken diyet sınıflamasında ise psoriasis tanılı grubun oranının (%56,5) ve kontrol grubuna göre (%76,1) anlamlı olarak daha düşük olduğu belirlenmiştir (p=0,047). Hastalar PASI skorlarına üç gruba ayrılmıştır. Şiddetli psoriasis grubunda hafif şişman olanların oranı (%47,1) hastalık şiddeti hafif olan gruptan (%6,7) anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur (p=0,004). Ayrıca SYİ 2020 sınıflamasına kötü diyet kalitesine sahip olan orta ve şiddetli psoriasis tanılı hastaların oranı hafif şiddetli psoriasis tanılı hastalardan daha yüksek bulunmuştur ancak aradaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı belirlenmiştir (p>0,05). Psoriasis tanılı hastaların diyet inflamatuvar indeksi, MEDAS ve Sağlıklı Yeme İndeksi puanıyla sistemik immün-inflamatuvar indeks, serum CRP düzeyi, nötrofil/lenfosit oranı ve platelet/lenfosit oranı arasında anlamlı bir ilişki belirlenmemiştir. Psoriasis tanılı hastaların diyet ve biyokimyasal parametreleri arasında ilişkinin daha iyi anlaşılabilmesi için daha büyük örnekleme sahip çok merkezli araştırmaların yapılması gerekmektedir.
  • Öğe
    Farklı ağız içi tarayıcılar ile alınan tek ve çift taraflı kapanış kaydının kayıt doğruluğuna etkisi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Şeker, Yusuf Kamil; Büyükerkmen, Emine Begüm
    Amaç: Bu çalışmanın amacı, dört farklı ağız içi tarayıcı (Trios 3, Trios 5, Medit i700 ve Primescan) kullanılarak üç farklı kapanış kaydı stratejisi (Prep, Non-Prep ve Çift) ile elde edilen sanal interoklüzal kayıtların doğruluğunu, referans bir masaüstü laboratuvar tarayıcısından elde edilen verilerle karşılaştırarak üç boyutlu dijital analiz yöntemiyle değerlendirmektir. Ayrıca, ağız içi tarayıcı tipi ile kapanış kaydı stratejisi arasındaki olası etkileşimin ölçüm doğruluğu üzerindeki etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, tipodont bir çene modeli üzerinde FDI 23, 25, 27, 33, 35 ve 37 numaralı dişler prepare edilmiş; 24, 26, 28, 34, 36 ve 38 numaralı diş bölgeleri ise dişsiz simüle edilmiştir. Referans veri, bir laboratuvar tarayıcısı kullanılarak elde edilmiştir. Aynı model, dört farklı ağız içi tarayıcı ile üretici talimatlarına uygun şekilde taranmış; her bir tarayıcı için üç farklı sanal kapanış kaydı stratejisi, her biri 15 tekrar olacak şekilde uygulanmıştır (n=15). Referans ve test verileri üç noktalı hizalama (3-point alignment) yöntemiyle çakıştırılmış ve üç boyutlu karşılaştırmalar sonucu kök ortalama kare (Root Mean Square, RMS) sapma değerleri hesaplanmıştır. Normal dağılıma uygunluk Shapiro Wilk testi ile incelendi. Ağız içi tarayıcı ve tarama yöntemine göre normal dağılıma uymayan değişkenlerin karşılaştırılmasında Robust ANOVA kullanıldı. Nicel verilerin gösteriminde Ortanca (Minimum-Maksimum) kullanıldı. Önem düzeyi p <0,05 olarak alındı. Bulgular: Elde edilen bulgulara göre, gerçeklik analizinde ağız içi tarayıcı tipi, kapanış kaydı stratejisi ve bu iki faktörün etkileşiminin RMS sapma değerleri üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi bulunmamıştır (p>0,05). Hassasiyet analizinde ise tarayıcı tipi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmış (p<0,05) ve özellikle TRIOS 5 tarayıcısının diğer tarayıcılara kıyasla daha düşük ölçüm tekrarlanabilirliği gösterdiği belirlenmiştir. Buna karşın, kapanış kaydı stratejisinin ve tarayıcı–strateji etkileşiminin hassasiyet üzerinde anlamlı etkisi olmadığı görülmüştür (p>0,05). Sonuç: Sonuç olarak, değerlendirilen ağız içi tarayıcılar ve kapanış kaydı stratejileri sanal interoklüzal kayıtların doğruluğu açısından benzer performans sergilemekle birlikte, ölçüm hassasiyeti tarayıcı tipine bağlı olarak değişkenlik gösterebilmektedir. Klinik uygulamalarda, özellikle yüksek tekrarlanabilirlik gerektiren vakalarda tarayıcı seçiminin dikkatle yapılması önerilmektedir. Sanal interoklüzal kayıtların klinik güvenilirliğinin daha kapsamlı biçimde değerlendirilmesi için, farklı klinik senaryoları içeren ileri düzey in vivo çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Ağız içi tarayıcı, Doğruluk, Gerçeklik, Tekrarlanabilirlik, Sanal interoklüzal kayıt
  • Öğe
    Hiperbarik oksijen tedavisi alan bireylerde duygusal özgürleşme tekniği ve sanal gerçeklik gözlüğünün anksiyete ve yaşam bulgularına etkisi: randomize kontrollü çalışma
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Açıkgöz, Gülsüm Gürsoy; Su, Serpil
    Bu araştırma, Konya Şehir Hastanesi Hiperbarik Oksijen Tedavi Ünitesinde ilk kez hiperbarik oksijen tedavisi alan hastalarda duygusal özgürleşme tekniği ve sanal gerçeklik gözlüğünün anksiyete ve yaşam bulguları üzerindeki etkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Araştırma, paralel tasarımlı, üç kollu randomize kontrollü deneysel bir çalışma olup 01.01.2024–31.12.2025 tarihleri arasında yürütülmüştür. Çalışmanın örneklemini, araştırmaya dâhil edilme kriterlerini karşılayan toplam 75 hasta oluşturmuştur. Katılımcılar, yaş ve cinsiyet değişkenlerine göre tabakalı randomizasyon yöntemi kullanılarak standart bakım, sanal gerçeklik gözlüğü ve duygusal özgürleşme tekniği olmak üzere üç gruba ayrılmıştır. Standart bakım grubuna yalnızca standart eğitim verilmiş, herhangi bir girişim uygulanmamıştır. Sanal gerçeklik gözlüğü grubuna standart eğitimin ardından sahil ve deniz temalı içerikler izletilmiş; duygusal özgürleşme tekniği grubuna ise standart eğitimi takiben duygusal özgürleşme tekniği uygulanmıştır. Her bir grup 25 bireyden oluşmuş ve bireylerden üç farklı zamanda ölçüm alınmıştır. Ölçümler, bireyin birime ilk başvurusunda, tedavi öncesinde ve tedavi sonrasında gerçekleştirilmiştir. Araştırma verileri, Hasta Tanıtım Formu, Durumluk Kaygı Ölçeği, Yaşam Bulguları Takip Formu ve Öznel Rahatsızlık Birimi Skalası kullanılarak araştırmacı tarafından yüz yüze toplanmıştır. Değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu çarpıklık-basıklık değerleri, histogramlar ve Q-Q plot grafikleri ile değerlendirilmiştir. Gruplar arası karşılaştırmalarda tek yönlü ANOVA, grup içi karşılaştırmalarda tekrarlı ölçümlerde ANOVA ve grup-zaman etkileşimini incelemek amacıyla karma ANOVA analizleri kullanılmıştır. Tüm analizlerde anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Araştırma gruplarının demografik özellikler açısından homojen dağılım gösterdiği saptanmıştır. Anksiyete puanları açısından ikinci ve üçüncü ölçümlerde gruplar arasında anlamlı farklılıklar belirlenmiştir. Tukey ikili karşılaştırma analizi sonucunda, sanal gerçeklik ve duygusal özgürleşme tekniği gruplarında, standart bakım grubunun ikinci ölçümlerine kıyasla anksiyete puanlarının anlamlı düzeyde daha düşük olduğu saptanmıştır. Ayrıca, duygusal özgürleşme tekniği grubunun ikinci ölçüm anksiyete puanlarının sanal gerçeklik grubuna göre anlamlı derecede daha düşük olduğu belirlenmiştir. Üçüncü ölçümlerde ise duygusal özgürleşme tekniği uygulanan grubun, standart bakım ve sanal gerçeklik gruplarına ait anksiyete puanlarına kıyasla anlamlı düzeyde daha düşük değerlere sahip olduğu görülmüştür. Yaşam bulguları incelendiğinde; sistolik ve diyastolik kan basıncı, nabız, solunum sayısı ve vücut sıcaklığı değerlerinin her üç grupta birinci ve ikinci ölçümlerde üçüncü ölçümlere kıyasla anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptanmıştır. Oksijen satürasyonu değerlerinin ise tüm gruplarda üçüncü ölçümlerde birinci ve ikinci ölçümlere göre anlamlı düzeyde arttığı belirlenmiştir. Öznel rahatsızlık birimi skalası sonuçlarına göre, standart bakım grubunda üçüncü ölçümlerin birinci ölçümlerden; sanal gerçeklik ve duygusal özgürleşme tekniği gruplarında ise ikinci ve üçüncü ölçümlerin birinci ölçümlerden anlamlı düzeyde daha düşük olduğu bulunmuştur. Sonuç olarak, hiperbarik oksijen tedavisi alan bireylerde sanal gerçeklik gözlüğü ve duygusal özgürleşme tekniğinin anksiyeteyi azaltmada etkili olduğu belirlenmiştir. Bu doğrultuda, anksiyetenin azaltılması amacıyla hemşireler tarafından uygulanabilen nonfarmakolojik yöntemlerin HBO tedavisi uygulamalarında yaygınlaştırılması önerilmektedir.
  • Öğe
    Millenmiş ve 3 boyutlu baskı ile üretilen restorasyon materyallerine uygulanan yapay yaşlandırmanın translüsensi ve yüzey pürüzlülüğü üzerine etkisi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Oğuz, Gözde Kaya; Büyükerkmen, Emine Begüm
    Bu çalışmanın amacı; farklı kimyasal yapıdaki üç farklı CAD/CAM blok ve 3 boyutlu baskı yöntemiyle üretilen bir restoratif materyalin uzun dönem termal yaşlandırma (10.000, 30.000 ve 50.000 döngü) sonrasındaki renk stabilitesi, translüsensi ve yüzey pürüzlülüğü değerlerindeki değişimin incelenmesidir. Çalışmada dört farklı materyal (GC Cerasmart, Vita Enamic, Shofu HC ve Saremco Print Crowntec) kullanıldı. Her bir gruptan 10 adet (n=10) olmak üzere toplam 40 adet 2,00 ± 0,01 mm kalınlığında numune hazırlandı. Millenmiş bloklar elmas separe ile kesilirken, Saremco grubu DLP teknolojisine sahip 3B yazıcıda üretildi. Firma talimatlarına göre ikincil kürleme işlemleri tamamlandı. Tüm numunelere standart zımparalama ve glaze (Optiglaze Color) işlemi uygulandı. Başlangıç ölçümleri yapıldıktan sonra numuneler 5°C-55°C aralığında 10.000, 30.000 ve 50.000 devirlik termal döngüye tabi tutuldu. Renk koordinatları (L*, a*, b*, C, h) ve translüsensi değerleri spektrofotometre (Vita Easyshade V) ile ölçüldü; yüzey pürüzlülüğü (Ra) ise profilometre ile analiz edildi. Renk farkı (ΔE) ve translüsensi değişimi (ΔRTP) CIEDE2000 formülü ile hesaplandı. Veriler Robust Mixed ANOVA, Genelleştirilmiş Lineer Model ve Tukey testleri ile analiz edildi (α=0,05). Termal döngü sayısı arttıkça tüm gruplarda L* (parlaklık) değerleri anlamlı derecede azalmış ve materyaller daha koyu görünüm sergilemiştir. Renk değişim değerleri (ΔE) döngü sayısı ile paralel olarak tüm gruplarda artmıştır; en yüksek renk değişimi Saremco Print Crowntec grubunda, en düşük (stabil) değişim ise Vita Enamic grubunda saptanmıştır. Yaşlandırma süreci tüm materyallerin translüsensi (RTP) değerlerinde anlamlı düşüşe neden olmuştur; Saremco Print Crowntec grubu optik stabilitesini en fazla kaybeden materyal olurken, GC Cerasmart en yüksek translüsensi direncini göstermiştir. 50.000 döngü sonunda tüm materyallerde yüzey pürüzlülüğü (Ra) başlangıca göre anlamlı artış göstermiştir. Gruplar arası karşılaştırmada Vita Enamic en stabil ve pürüzsüz yüzey değerlerini korurken, Saremco Print Crowntec grubu yaşlandırmaya karşı en hassas (en pürüzlü) grup olarak belirlenmiştir. Millenmiş rezin içerikli hibrit materyaller, uzun dönem yaşlandırma altında hem optik özelliklerini hem de yüzey kalitelerini 3B baskı yöntemiyle üretilen materyallere oranla daha iyi koruma eğilimindedir. Materyal tipi ve yapay yaşlandırma süresi, restorasyonların klinik başarısını doğrudan etkileyen kritik parametrelerdir.
  • Öğe
    Düzenli intravenöz tedavi gören çocuklarda desenli tespit malzemesinin ağrı ve fizyolojik parametrelere etkisi: Çapraz karşılaştırmalı çalışma
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Kalburcu, Müberra Ahsen; Geçkil, Emine
    Bu çalışma, düzenli intravenöz tedavi alan çocuklarda damar yolunun sabitlenmesinde kullanılan düz ve desenli tespit malzemesi uygulamalarının, çocukların ağrı düzeyi ve fizyolojik parametreleri üzerindeki etkisini belirlemek amacıyla randomize, iki dönemli çapraz karşılaştırmalı (crossover) deneysel tasarımda yapılmıştır. Araştırma, Konya’da bulunan Konya Şehir Hastanesi’nin Çocuk Polikliniği Günübirlik Tedavi Ünitesinde Nisan 2025–Aralık 2025 tarihleri arasında yürütülmüştür. Çalışmanın örneklemini, araştırma kriterlerini karşılayan toplam 40 çocuk oluşturmuştur. Çocuklar randomizasyon ile iki gruba ayrılmış; AB grubunda birinci dönemde desenli, ikinci dönemde düz tespit malzemesi uygulanırken, BA grubunda birinci dönemde düz, ikinci dönemde desenli tespit malzemesi uygulanmıştır. Her çocuk her iki uygulamayı farklı zamanlarda alarak kendi kontrolü olarak değerlendirilmiştir. Veriler, çocukların sosyodemografik özelliklerini belirlemek amacıyla araştırmacı tarafından hazırlanan Tanıtıcı Bilgi Formu, ağrı düzeyini değerlendirmek amacıyla FLACC Ağrı Ölçeği ve fizyolojik parametreleri değerlendirmek amacıyla nabız ve oksijen satürasyonu (SpO₂) ölçümleri kullanılarak toplanmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistiklerin yanı sıra çapraz karşılaştırmalı tasarıma uygun olarak tekrarlı ölçümler için istatistiksel analizler yapılmış; etki büyüklüğünün değerlendirilmesinde eta-kare (η²) değerleri kullanılmıştır. Araştırma bulgularına göre, desenli ve düz tespit malzemesi uygulanan çocukların uygulama sonrası FLACC toplam ağrı puanı ortalamaları arasında fark olduğu görülmüştür. Desenli tespit malzemesi uygulaması sonrasında çocukların ağrı puanı ortalamasının 2,45±2,39, düz tespit malzemesi uygulaması sonrasında ise 5,40±2,54 olduğu belirlenmiştir. İki uygulama arasındaki bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu ve etki büyüklüğünün yüksek düzeyde olduğu saptanmıştır (η²=0,27). Fizyolojik parametreler değerlendirildiğinde, nabız ve oksijen satürasyonu değerlerinin her iki uygulamada da genel olarak klinik açıdan stabil seyrettiği; ancak grup × zaman etkileşiminin istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Sonuç olarak, desenli tespit malzemesi uygulamasının düzenli intravenöz tedavi gören çocukların davranışsal ağrı düzeylerini azaltmada etkili, fizyolojik parametreler üzerindeki etkisinin ise anlamlı olduğu belirlenmiştir. Bu bulgular doğrultusunda, pediatrik kliniklerde damar yolu sabitlemesinde kullanılan tespit malzemelerinin çocuk dostu ve dikkat dağıtıcı özellikler açısından değerlendirilmesine yönelik daha geniş örneklemli ve çok merkezli çalışmaların yapılması önerilebilir. Bu çalışma Clinical Trials veri tabanına kayıtlıdır (NCT07316036).
  • Öğe
    Tıbbi sekreterlerde kapsayıcı liderliğin örgütsel sessizliküzerine etkisi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Çavdaroğlu, Elif; Yeşiltaş, Aysun
    Sağlık kurumları; hızlı karar almanın, etkili iletişimin ve ekip uyumunun hayati önem taşıdığı karmaşık yapılardır. Bu yapılarda görev yapan tıbbi sekreterler, hasta ile sağlık profesyonelleri arasındaki iletişim köprüsünü kurarak hizmet sürecinin düzenli işlemesinde kritik bir rol üstlenmektedir. Ancak yoğun iş yükü, hiyerarşik yapı ve psikolojik güven eksikliği gibi unsurlar, çalışanların düşünce ve önerilerini ifade etmekten kaçınmalarına, yani örgütsel sessizlik davranışı göstermelerine neden olabilmektedir. Bu noktada çalışanların farklılıklarını kabul eden, katılımı teşvik eden ve güven ortamı oluşturan kapsayıcı liderlik anlayışı önemli bir yönetim yaklaşımı olarak öne çıkmaktadır. Bu araştırmanın amacı, sağlık kurumlarında görev yapan tıbbi sekreterlerin algıladıkları kapsayıcı liderliğin örgütsel sessizlik üzerindeki etkisini incelemektir. Araştırma, kesitsel ve nicel bir tasarımda yürütülmüş olup kolayda örnekleme yöntemiyle ulaşılan 236 tıbbi sekreterden elde edilen veriler analiz edilmiştir. Veri toplama aracı olarak Kapsayıcı Liderlik Ölçeği ve Örgütsel Sessizlik Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler, parametrik ve parametrik olmayan testler ile Yapısal Eşitlik Modellemesi (SEM) uygulanmıştır. Ölçeklerin geçerlilik ve güvenirlik analizleri yapılmış; Cronbach Alfa katsayılarının kabul edilebilir düzeyde olduğu belirlenmiştir. Araştırma bulgularına göre, kapsayıcı liderlik algısı ile örgütsel sessizlik arasında negatif ve anlamlı bir ilişki bulunmaktadır. Kapsayıcı liderlik düzeyi arttıkça, özellikle kabullenici sessizlik başta olmak üzere sessizlik türlerinde anlamlı düzeyde azalma olduğu tespit edilmiştir. Yapısal model sonuçları, kapsayıcı liderliğin örgütsel sessizliği anlamlı biçimde yordadığını göstermektedir. Sonuç olarak, kapsayıcı liderlik anlayışının sağlık kurumlarında örgütsel sessizliği azaltmada önemli bir rol oynadığı görülmüştür. Çalışanların fikirlerinin değer gördüğünü hissetmeleri, psikolojik güven ortamının güçlenmesini mümkün kılmaktadır. Bu durum hem çalışan katılımını hem de kurumsal verimliliği artırmaktadır. Bu doğrultuda sağlık kurumlarında yöneticilere yönelik kapsayıcı liderlik eğitimlerinin planlanması ve tıbbi sekreterlerin karar süreçlerine daha aktif katılımını destekleyen uygulamaların geliştirilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelime: Kapsayıcı liderlik = Inclusive leadership ; Tıbbi sekreterler = Medical secretarys ; Örgütsel sessizlik = Organizational silence
  • Öğe
    Okul öncesi dönem çocuklarında dijital teknoloji bağımlılığı ile anne çocuk ihmali arasındaki ilişkide aile rutinlerinin aracı rolü
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Işık, Enes; Saltalı, Neslihan Durmuşoğlu
    Son yıllarda dünya çapında dijital teknolojilerde meydana gelen hızlı gelişmeler, her yaştan bireyin hayatında köklü değişimler yaratmıştır. Özellikle teknoloji çağının içine doğan okul öncesi dönem çocukları bu etkiyi daha çok hissetmektedir. Dijital teknolojilerin doğru kullanımı hakkında yeterli düzeyde bilgiye sahip olmayan ebeveynler, çocuklarının dijital teknoloji bağımlısı olmasını önlemekte ve dijital teknolojinin zararlarından çocuklarını korumakta güçlük çekmektedir. Türk aile yapısı açısından bakıldığında ebeveynlik rol dağılımı bakımından özellikle okul öncesi dönemde çocukla daha çok vakit geçiren ebeveynin anne olması sebebiyle bu çalışmada dijital teknoloji bağımlılığının anne çocuk ihmali ile ilişkisi araştırılmıştır. Çocuğun dijital teknoloji bağımlılığının hem aile içi rutinler açısından olumsuz değişimler yaratabilecek, hem de ailenin çocuğu ihmal etmesi sürecinde rol alabilecek önemli bir risk faktörü olabileceği düşünülerek dijital teknoloji bağımlılığı ile anne çocuk ihmali arasındaki ilişkide aile rutinlerinin aracı rolünün incelenmesine karar verilmiştir. Aile içerisinde birlikte yemek yemek, eğlenceli vakit geçirmek ve hafta sonu aktiviteleri düzenlemek gibi aile rutinlerinin olması ebeveynlerin çocukları ile daha çok etkileşime geçmesini ve iletişim kurmasını sağlamaktadır. Dolayısıyla aile içi rutinlerin varlığının aile çocuk ihmali açısından koruyucu bir faktör, yokluğunun da bir risk faktörü olabileceği düşünülmektedir. Buradan hareketle çalışmada dijital teknoloji bağımlılığı ile anne çocuk ihmali arasındaki ilişkide aile rutinlerinin aracı rolünün araştırılmasına karar verilmiştir. Çalışmadan elde edilecek sonuçların aile çocuk ilişkileri ve dijital teknoloji bağımlılığı alanında literatüre katkı sağlaması umulmaktadır. Bu noktalardan yola çıkılarak kesitsel ve açıklayıcı desende tasarlanan bu çalışmada okul öncesi dönem çocuklarında dijital teknoloji bağımlılığı ile anne çocuk ihmali arasındaki ilişkide aile rutinlerinin aracı rolü incelenmiştir. Araştırmanın evrenini Ankara ilinde yaşayan okul öncesi eğitime devam eden 48-72 aylık çocuklar ve anneleri oluşturmaktadır. Örneklem büyüklüğü belirlenirken, modelin hassasiyetini en üst düzeyde tutmak amacıyla G*Power (3.1.9.7) programı ile analiz öncesi (a-priori) hesaplaması yapılmıştır. Araştırmaya katılım sağlayan 675 çocuk ve annesinden Sosyo-Demografik Bilgi Formu, 2-5 Yaş Teknoloji Bağımlılığı Ölçeği (TAS), Anne Çocuk İhmal Ölçeği ve Aile Rutinleri Ölçeği kullanılarak veri toplanmıştır. Katılımcılardan elde edilen verilerin analizi için SPSS 22.0 ve SPSS PROCESS MACRO programları kullanılmıştır. Yapılan analizler neticesinde; ihmalin alt boyutlarından olan duygusal ihmal ile dijital teknoloji bağımlılığı arasındaki ilişkide aile rutinlerinin kısmi aracı role sahip olduğu, eğitimsel ihmal ile dijital teknoloji bağımlılığı arasındaki ilişkide aile rutinlerinin tam aracı role sahip olduğu, otorite ve denetim ihmali ile dijital teknoloji bağımlılığı arasındaki ilişkide aile rutinlerinin kısmi aracı role sahip olduğu ve son olarak fiziksel ihmal ile dijital teknoloji bağımlılığı arasındaki ilişkide aile rutinlerinin kısmi aracı role sahip olduğu bulgulanmıştır. Elde edilen bu bulgular, dijital teknoloji bağımlılığı ile anne çocuk ihmali arasındaki ilişkide aile rutinlerinin aracı role sahip olduğunu ortaya koymakta ve sağlam temeller üzerine inşa edilen yapılandırılmış aile rutinlerinin dijital teknoloji bağımlılığı ve anne çocuk ihmali konularında etkili bir başa çıkma mekanizması olabileceğine işaret etmektedir.