Necmettin Erbakan Üniversitesi Kurumsal Akademik Arşivi

DSpace@Erbakan, Necmettin Erbakan Üniversitesi tarafından doğrudan ve dolaylı olarak yayınlanan; kitap, makale, tez, bildiri, rapor, araştırma verisi gibi tüm akademik kaynakları uluslararası standartlarda dijital ortamda depolar, Üniversitenin akademik performansını izlemeye aracılık eder, kaynakları uzun süreli saklar ve yayınların etkisini artırmak için telif haklarına uygun olarak Açık Erişime sunar.




 

Güncel Gönderiler

Öğe
Primer yumuşak doku ve kemik sarkomlarında kemik metastazlarının varlığının taranması
(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Yüksek, Hüseyin; Çolak, Tahsin Sami
Amaç: Kemik ve yumuşak doku sarkomlarının kemiklere metastazları sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Tedavisi tamamlanan hastaların takiplerinde gelişen kemik metastazlarının bölgeleri hakkında bilgi ve tutum sahibi olmak. Yöntem: Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi hasta arşivinden 2007 ve 2023 yılları arası kemik veya yumuşak doku sarkomu tanısı alan hastaların takiplerinde çekilen 18F-FDG PET/BT ve tüm vücut kemik sintigrafi raporları retrospektif olarak tarandı. Takiplerini hastanemizde devam eden, elektronik kayıtlarına ulaşılabilen sarkom tanısı alan hastalar çalışmaya dahil edilirken, düzensiz takibi olan, klinik verilerine ulaşılamayan, cilt ve ekstremite dışı sarkomlar çalışmaya alınmadı. Hastalar kemik ve yumuşak doku sarkomu olarak gruplandırılıp Dünya Sağlık Örgütü sınıflamasına göre kendi içerisinde kemik metastaz sıklığı, sık tutulan kemik bölgeleri, tanıdan metastaz oluncaya kadar geçen süre, metastaz sonrası sağkalım açısından değerlendirildi. Veriler SPSS (Statistical Package For Social Sciences) 22 ile analiz edildi. Bulgular: 128 hastanın 77'si (%60.2) erkek, 51'i (%39.8) kadındı. Hastaların yaş ortalaması 44.78±20.60 idi. Hastaların 54'ünde (%42.2) kemik sarkomu, 74'ünde (%57.8) yumuşak doku sarkomu vardı. Hastaların ortalama takip süresi 72.3 aydı. Çalışmaya dahil edilen tüm hastalar değerlendirildiğinde, kemik metastazı toplamda 26 hastada (%20.5) saptandı. Kemik sarkomlarında 12 (%22.2), yumuşak doku sarkomlarında 14 (%18.9) hasta şeklindeydi. Tanılara göre bakıldığında; osteosarkom %25.0, Ewing sarkom %26.9, kondrosarkom %12.5, liposarkom %10.5, sinovyal sarkom %27.2, leiomyosarkom %44.4, pleomorfik sarkom %10.0, ve diğer sarkomlarda %20.0 oranındaydı. Kemik metastazlarının lokalizasyonu değerlendirildiğinde, en sık etkilenen bölgenin %14 oranında vertebralar olduğu görüldü. Alt ve üst ekstremitede %12.5 oranında eşit olduğu görüldü. Tutulan kemiğe göre incelendiğinde metastazların en sık pelvis (%11.7), torakal vertebra (%10.1) ve kosta ile sternumda (%7.8) lokalize olduğu görüldü. Birincil kemik metastazlarının en sık görüldüğü bölge %10.9 oranında pelvisken, ikincil metastazlar en yaygın olarak %2,3 oranıyla vertebralarda izlendi. Tanıdan birincil metastaza kadar geçen süre ortalama 18.8(±21,4) ay, ikincil metastaza kadar geçen süre ortalama 56.6(±78.1) aydı. Çalışmaya dahil edilen 128 hastadan 72(%56.3) tanesinin öldüğü tespit edildi. Ölen tüm hastaların ortalama mortalite zamanına bakıldığında 31.7±34.5 aydı, bu süre metastaz olmayan hastalarda 39.2±37.2 ay, metastaz olanlarda ise 12.1±13.6 ay olarak bulundu. Sonuç: Bu çalışma, kemik ve yumuşak doku sarkomlarının kemik metastazlarının gösterdiği davranışları, metastazın gelişim bölgelerini ve bu durumun sağkalım üzerindeki etkilerini ortaya koymuştur. Kemik sarkomlarının %22.2, yumuşak doku sarkomlarının %18.9 kemik metastazı yaptığını ve en sık pelvis metastazı olduğu görüldü. Ayrıca kemik metastazı gelişen hastaların sağkalım süresinin, metastaz gelişmeyenlere kıyasla anlamlı ölçüde kısa olduğu saptandı (P<0.001). Bu durum, kemik metastazının hastalık prognozunu belirleyen kritik bir faktör olduğunu ortaya koymaktadır. Anahtar kelimeler: Kemik metastazı, sarkom, mortalite
Öğe
Kapesitabin ile tedavi edilen metastatik meme kanserli hastalarda sağ kalımı belirleyen prognostik faktörlerin değerlendirilmesi
(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Kul, Vehbi; Artaç, Mehmet
Amaç: Metastatik meme kanseri tedavisinde kapesitabin sık kullanılan kemoterapötiklerdendir. Kapesitabin tedavisi verildiği sırada hastalarda demir, b12 ve folat düzeyinden bağımsız MCV değişiklikleri olmaktadır. Bu çalışmada kliniğimizde takipli metastatik meme kanserli hastalarda kapesitabin tedavisi aldığı esnada oluşan MCV değişikliklerinin prognozu gösterebilen bir belirteç olarak kullanılabilirliğini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Çalışmaya Neü Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Kliniğine 2015-2025 yılları arasında metastatik meme kanseri tanısı alıp kapesitabin tedavisi alan 71 hasta dahil edildi. Metastatik olmayan, metastaz öncesi kapesitabin alan, ferritin ve b12 değerleri tedavi sürecinde gerileyen hastalar dahil edilmedi. Hastaların tıbbi arşiv dosyalarından elde edilen, klinik, patolojik, radyolojik ve laboratuvar verileri retrospektif olarak analiz edilmiştir. Çalışmada metastatik meme kanseri tanısı olan hastaların kapesitabin tedavisi sırasında MCV değerlerindeki değişim ve bu değişimin prognoz üzerindeki etkisi istatistiksel analizler yapılarak değerlendirildi. Bulgular: Kapesitabin ile tedavi edilen metastatik meme kanserli hastaların büyük kısmı, kapesitabin tedavisine metastatik 2. Basamak ve sonrasında başlamıştır. Kapesitabin tedavisinin erken döneminde MCV artışı olan hastalar ile olmayan hastaların genel sağkalım ve progresyonsuz sağ kalım etkisi değerlendirildiğinde her analizde de iki grup arası farkın klinik olarak anlamlı ancak istatistiksel olarak anlamlıya yakın olduğu görüldü. Yapılan değerlendirmede istatistiki anlamlılık sınıra yakın olmasının nedeninin örneklem büyüklüğünün sınırlı kaldığından dolayı olduğu düşünülmektedir. Sonuç: Tedavi altında gelişen erken MCV artışı olan hastaların daha uzun yaşam süresi olduğu, medyan PFS'nin daha uzun olduğu, tedavi yanıtı ile ilişkili olabileceği istatistiksel olarak anlamlıya yakın bulunmuştur
Öğe
NEÜ Tıp Fakültesi Organ Nakli Merkezinde rejeksiyon tanılı renal transplantlı hastaların prognozu
(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Al, Mehmet Tuğrul; Selçuk, Nedim Yılmaz
Amaç: Son dönem böbrek yetmezliğindeki (SDBY) renal replasman tedavilerinden birisi de böbrek naklidir. Her ne kadar nakil öncesinde alıcı ve donör için detaylı değerlendirmeler yapılsa da renal alıcıda rejeksiyon gelişebilmekte ve greft kaybına yol açabilmektedir. Biz çalışmamızda rejeksiyon tedavisi ile başarımızı ve etkileyen faktörleri ortaya çıkarmayı amaçladık. Yöntem: Çalışmaya Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesinde 17/01/2009-30/10/2024 tarihleri arasında böbrek nakli yapılan 18 yaş üstü 233 hasta dahil edilmiştir. Hastalar rejeksiyon gelişenler ve rejeksiyon gelişmeyenler olarak 2 gruba ayrılmış olup demografik verileri, nakil türleri, nakil öncesi genetik tahlilleri, rejeksiyon tanısı alan hastalar için histopatolojik bulguları, greft kayıpları, aldıkları tedaviler (akut humoral rejeksiyon için; plazmaferez ile birlikte IVIG, plazmaferez+IVIG+rituksimab ve plazmaferez+IVIG+ATG+steroid tedavisi verilmiş olup akut hücresel rejeksiyon grubunda pulse steroid, ATG+steroid, ATG+steroid+IVIG tedavisi verilmiştir) ve tedavi sonrasındaki laboratuvar sonuçları incelenmiştir. Rejeksiyon gelişen hastaların tedavi öncesinde ve sonrasındaki laboratuvar sonuçlarına etki eden faktörler kıyaslanmıştır. Çalışmanın istatistiksel analizleri R (Version 4.4.1, R Foundation for Statistical Computing) ve JASP (Version 0.19.0, University of Amsterdam, Netherlands) kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda toplam 233 hasta incelendi. Bu hastaların 61'inde (%26,18) rejeksiyon gelişti, 172'sinde (%73,81) ise rejeksiyon gözlenmedi. Rejeksiyon gelişen 61 hastanın 7'sinde (%11,5) greft kaybı görüldü ve bu durum istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.008). Humoral rejeksiyon tanısı alan 46 hastanın 6'sında (%13), hücresel rejeksiyon tanısı alan 15 hastanın ise yalnızca 1'inde (%6,7) greft kaybı tespit edildi. Rejeksiyon gelişen hastalarda PRA (p=0.000) ve DSA (p=0.004) pozitifliği anlamlı düzeyde daha fazlaydı. Rejeksiyon görülen hastalar iki gruba ayrıldı. Akut humoral rejeksiyon grubunda PRA pozitifliği(%32,6), akut hücresel rejeksiyon grubuna göre(%6,7) daha yüksekti ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0.045). Akut humoral rejeksiyon grubunda interstisyel inflamasyon derecesi i0 ve i1 olan hastalarda tedavi sonrası kreatinin düzeylerindeki düşüş anlamlı bulundu (p=0.002 ve p=0.000). Benzer şekilde, tubulit bulguları t0 ve t2-t3 olan hastalarda da tedavi sonrası kreatinin düzeylerinde anlamlı düşüş gözlendi (p=0.000 ve p=0.028). Ayrıca bu grupta total inflamasyon derecesi ti0 (p=0.000) ve ti1 (p=0.00) olanlarda, glomerülit bulguları g0 (p=0.002) ve g1 (p=0.022) olanlarda, peritübüler kapillerit bulguları ptc0 (p=0.012) ve ptc1 (p=0.001) olanlarda, C4d depoziti C4d0 (p=0.002) ve C4d1 (p=0.020) olanlarda arteriyel inflamasyon bulgusu v0 olan hastalarda (p=0.000) tedavi sonrası kreatinin düzeylerinde anlamlı bir iyileşme görüldü. Bu sonuçlar, rejeksiyon gelişen hastalarda histopatolojik tutulum derecesi düşükse, tedaviye daha iyi yanıt alındığını ve böbrek fonksiyonlarının daha iyi korunduğunu göstermektedir. Ayrıca, akut humoral rejeksiyon grubunda plazmaferez ve IVIG tedavisi alan hastalarda kreatinin düzeylerindeki düşüş anlamlı bulundu (p=0.001). Bu tedaviye rituksimab eklenen hastalarda da benzer şekilde anlamlı bir iyileşme gözlendi (p=0.036). Bu bulgular, akut humoral rejeksiyon tedavisinde plazmaferez ve IVIG'nin etkili olduğunu, bu tedaviye rituksimab eklenmesinin böbrek fonksiyonlarını daha da iyileştirebileceğini göstermektedir. Çalışmamızda incelenen 46 akut humoral rejeksiyon grubundaki hastaların 5 yıllık takibi izlendiğinde 8 hastanın (%17,39) hemodiyaliz ihtiyacı izlenmiş olup, 11 hastada (%23) ise mortalite izlenmiştir. Akut hücresel rejeksiyon grubundaki 15 hasta için de 2 hastada (%13,3) hemodiyaliz ihtiyacı gelişmiş olup, 3 hastada (%20) mortalite tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmamızda kliniğimizde böbrek nakli gerçekleştirilen hastalar incelenmiş ve rejeksiyon gelişen hastalar araştırmamıza dahil edilmiştir. Böbrek nakli olan hastaların %26'sında rejeksiyon gelişti. Rejeksiyon gelişen hasta grubunda PRA ve DSA pozitifliği daha yüksek oranda idi. Rejeksiyon gelişen hastaların %11.5'inde greft kaybı görüldü. Akut humoral rejeksiyon gelişenlerde PRA pozitifliği akut hücresel rejeksiyonlu hastalardan daha yüksekti. Çalışmamızda incelenen 46 akut humoral rejeksiyon grubundaki hastaların 5 yıllık takibi izlendiğinde 8 hastanın (%17,39) hemodiyaliz ihtiyacı izlenmiş olup, 11 hastada (%23) ise mortalite izlenmiştir. Akut hücresel rejeksiyon grubundaki 15 hasta için de 2 hastada (%13,3) hemodiyaliz ihtiyacı gelişmiş olup, 3 hastada (%20) mortalite tespit edilmiştir.
Öğe
Primer hiperaldosteronizm tanılı hastaların klinik, laboratuvar ve radyolojik özelliklerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi
(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Sardohan, Ayşe; Karakurt, Feridun
Amaç: Primer hiperaldosteronizm (PA), düşük plazma renin düzeyine rağmen uygunsuz olarak artmış aldosteron üretimi ile karakterize bir durumdur. PA özellikle dirençli hipertansiyonu olan erişkin bireylerde iyi tanımlanmış bir sekonder hipertansiyon nedenidir. Sadece potansiyel olarak tedavi edilebilir bir hipertansiyon formu olmakla kalmayıp, aynı zamanda etkilenen bireylerde artmış kardiyovasküler olay riski (örneğin inme, koroner arter hastalığı, kalp yetmezliği, diyabet ve metabolik sendrom) ile ilişkili olması nedeniyle bağımsız bir kardiyovasküler risk faktörü olarak da değerlendirilmektedir. Bu çalışmada PA hastalarının klinik, laboratuvar ve radyolojik özelliklerinin retrospektif değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Kliniği'nde 2018-2025 yılları arasında PA tanısı alan 74 hasta dahil edilmiştir. Hastaların demografik özellikleri, laboratuvar verileri, klinik ve radyolojik özellikleri, hastaları tarama nedenleri, seçilen tanı ve tedavi yöntemleri retrospektif olarak incelenmiştir. Bulgular: Çalışmamızdaki hastaların %52,7'si kadın, %47,3'ü ise erkekti. Yaş ortalaması 50,19 ± 11,06 yıl olarak saptandı. Hastaların plazma aldosteron konsantrasyon (PAK) düzeyi ortalama 34,31 ± 18,84 ng/dL, plazma renin aktivitesi (PRA) düzeyi ortalama 0,62 ± 0,60 ng/mL/s ve plazma aldosteron/plazma renin aktivitesi oranının (ARO) ortanca değeri 52,23 (33,59–175,78) olarak saptandı. Hastaların ortalama potasyumu 3,33 ± 0,56 mmol/L olarak saptandı. Hastaların radyolojik değerlendirilmesinde 55'inde (%74,3) aldosteron üreten adenom (APA), 13'ünde (%17,6) bilateral adrenal hiperplazi (BAH) ve 6 hasta (%8,1) normal olarak saptandı. APA'lı hastaların potasyum değeri ortancası 3,05 (2,80–3,72) mmol/L iken BAH'lı hastaların potasyum değeri ortancası 3,48 (3,15–3,73) mmol/L olarak kaydedildi. APA'lı hastalarda salin infüzyon sonrası PAK düzeyi ortancası 21,1 (11,9–34,4) ng/dL iken BAH'lı hastalarda salin infüzyon sonrası PAK düzeyi ortancası 12,4 (10,7–18,0) ng/dL olarak bulunup APA'lı hastalarda salin infüzyon sonrası PAK düzeyi istatiksel olarak anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p=0,033). Hastaların retrospektif olarak nasıl şüphelenilip tanı aldığına baktığımızda 10 hastada (%13,5) genç yaş hipertansiyon, 9 hastada (%12,2) dirençli hipertansiyon, 30 hastada (%40,5) hipertansiyonla birlikte hipokalemi ve 25 hastada (%33,8) adrenal insidentaloma tanı nedeni olarak kayıtlıydı. 74 hastanın 19'una (%25,7) AVS (Adrenal Venöz Örnekleme) yapılmıştı. AVS yapılan 19 hastanın 4'ünde (%21,1) işlem başarılı, 15'inde (%78,9) başarısız olarak kaydedilmişti. 74 hastanın 23'üne (%31,1) adrenalektomi cerrahisi uygulandı. Hastaların cerrahi öncesi potasyum düzeyi ortanca 3,245 (2,90–3,72) mmol/L iken cerrahi sonrası potasyum düzeyi ortanca 4,58 (4,20–4,87) olarak saptandı. Cerrahi öncesi antihipertansif ilaç sayısının ortancası 2 (2–3) iken cerrahi sonrası 1 (0–2) idi. Cerrahi yapılan hastaların 21'inde (%91,3) operasyon sonrası kullandığı antihipertansif ilaç sayısı azalırken 2 'sinde (%8,7) operasyon sonrası kullandığı antihipertansif sayısı aynı kaldı. Sonuç: Bu çalışmada primer hiperaldosteronizm tanılı hastalar retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların radyolojik değerlendirilmesinde 55'inde (%74,3) aldosteron üreten adenom (APA), 13'ünde (%17,6) bilateral adrenal hiperplazi (BAH) ve 6 hasta (%8,1) normal olarak saptandı. PA nedeniyle kontrolsüz hipertansiyon ve uç organ hasar riski arttığından dolayı klinik pratikte PA tanısı aklımızda olmalı ve tarama endikasyonu olan hastaların muhakkak PA açısından tetkik edilmeleri gerekmektedir.
Öğe
LDT-EWS skorlamasına serum laktat düzeyi ekleyerek (LDT-EWS-L) geriatrik hastalarda mortaliteyi öngörmek
(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Atcı, Kemal; Küçükceran, Kadir
Amaç: Çalışmamızda acil servis (AS) birimine başvuran 65 yaş üstü geriatrik hastalarda, The Laboratory Data Decision Tree Early Warning Score (LDT-EWS)' ye serum laktat düzeyi eklenerek oluşturulan skorun ve acil serviste ölçülen ilk laktat değerinin mortalite üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Bu retrospektif çalışma, 01.01.2024–31.12.2024 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi AS'ine başvuran ve AS'de takip edilen 65 yaş ve üzeri hastalar üzerinde gerçekleştirilmiştir. Hastaların demografik özellikleri ve laboratuvar parametreleri kaydedilmiştir. LDT-EWS-L skoru, hemogram ve biyokimya parametreleri kullanılarak hesaplandı. Serum laktat düzeyleri, acil servise kabul sırasında ölçülen ilk değerler esas alınarak değerlendirildi. Hastaların mortalite durumları; LDT-EWS, serum laktat ve LDT-EWS-L skorları kullanılarak karşılaştırılmalı analiz edilmiştir. Bulgular: Eksitus ile sonuçlanan hastalarda albümin ve hemoglobin düzeyleri anlamlı olarak daha düşük, beyaz küre (WBC; White blood cell), kan üre azotu (BUN; blood urea nitrogen), kreatinin ve serum laktat düzeyleri ise anlamlı olarak daha yüksek bulundu (tümü p≤0,001). Potasyum düzeyleri sınırda anlamlılık gösterirken (p=0,050), sodyum düzeyleri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p=0,162). LDT- EWS ve LDT-EWS-L skorları eksitus grubunda anlamlı derecede daha yüksekti (her ikisi için p<0,001). ROC analizinde serum laktat için eğri altında kalan alan (EAA) 0,624 (≥1,55 mmol/L: %71 duyarlılık, %44 özgüllük), LDT-EWS için 0,609 (≥3,0: %69 duyarlılık, %43 özgüllük) ve LDT-EWS-L için 0,644 (≥3,05: %88 duyarlılık, %20 özgüllük) olarak hesaplandı. Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde serum laktat (QR:1,150) ve LDT- EWS (QR:1,120) ve LDT-EWS-L (QR:1,143) mortalite için bağımsız prediktörler olarak saptanırken, diğer laboratuvar parametreleri ile mortalite arasında bağımsız bir ilişki gösterilemedi (tümü p>0,05). Sonuç: Laktatın yüksek duyarlılığa sahip ancak tek başına kullanıldığında sınırlı özgüllük göstermesi, LDT-EWS'nin çok parametreli karar ağacı yapısıyla uyumludur. LDT-EWS viii içinde laktatın diğer laboratuvar parametreleriyle birlikte değerlendirilmesi, riskli hastaların duyarlılıkla saptanmasını sağlarken yanlış pozitifliklerin azaltılmasına katkı sunmaktadır. Anahtar kelimeler: Acil servis, geriatri, laktat, LDT-EWS, mortalite