Necmettin Erbakan Üniversitesi Kurumsal Akademik Arşivi

DSpace@Erbakan, Necmettin Erbakan Üniversitesi tarafından doğrudan ve dolaylı olarak yayınlanan; kitap, makale, tez, bildiri, rapor, araştırma verisi gibi tüm akademik kaynakları uluslararası standartlarda dijital ortamda depolar, Üniversitenin akademik performansını izlemeye aracılık eder, kaynakları uzun süreli saklar ve yayınların etkisini artırmak için telif haklarına uygun olarak Açık Erişime sunar.




 

Güncel Gönderiler

Öğe
Hipotiroidi nedeniyle ilaç kullanan hastaların hastalıkalgıları ve ilaç kullanımı bilgi düzeylerinin tedavi uyumlarınaetkisinin değerlendirilmesi
(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Şahin, Emine Hilal; Demirbaş, Nur
Bu çalışmanın amacı, hipotiroidi nedeniyle ilaç kullanan hastalarda hastalık algısı ve ilaç kullanım bilgisi düzeylerinin tedaviye uyum üzerindeki etkisini değerlendirmektir.Bu çalışmanın bulguları, hipotiroidi nedeniyle ilaç kullanan hastalarda hastalığa yönelik algıların ve ilaç kullanımına ilişkin bilgi düzeyinin tedavi uyumu üzerinde belirleyici bir rol oynadığını ortaya koymaktadır.Bulgular, hipotiroidi yönetiminde birinci basamağın yalnızca takip eden değil, hastalığın anlamlandırıldığı, eğitimin verildiği ve davranış değişikliğinin desteklendiği temel bir merkez olduğunu göstermektedir.
Öğe
COVİD-19 pandemisi öncesi ve sonrası solunum yolu viral etkenlerin değerlendirilmesi
(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) tSeçilmiş, Fadime Korkmaz; Energin, Vesile Meltem
Amaç: Bu çalışmanın amacı; Ocak 2017- Ocak 2023 arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda yenidoğan yoğun bakım ünitesi hariç tüm kliniklerde yatırılarak takip edilen 0-18 yaş hastalarda COVİD-19 pandemisi öncesi ve sonrası dönemde saptanan solunum yolu viral etkenlerinin sıklıklarını karşılaştırmak, başlıca viral etkenlerin dağılımını değerlendirmek, pandemi sürecinin bu etkenlerin epidemiyolojisi üzerindeki etkisini ortaya koymak, mevsimsel dağılımlardaki değişimleri incelemek ve hastaların demografik özelliklerine göre viral etken farklılıklarını ortaya koymaktır. Yöntem: Çalışmamızda belirtilen tarihler arasında yatarak tedavi gören hastalardan alınan 3205 sürüntü örneği ve hastaların demografik özellikleri, laboratuvar sonuçları, antibiyotik tedavi alıp almamaları, solunum desteği ihtiyaç durumları retrosepktif olarak incelenerek kaydedildi. Sürüntü örnekleri real time polimeraz zincir reaksiyonu yöntemi ile çalışıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 3205 hastanın 1561'i (%48,7) 2 yaşın altında, 1811'i (%56,5) erkek, 1482'sinin (%46,2) ek hastalığı var, 1424'ü (%44,4) solunum desteği almıştır. Antibiyotik alanların, ek hastalığı olanların, solunum desteği alanların, sedimantasyon ve C-reaktif protein yüksekliği olanların yatış süresi daha uzundur. Alınan örneklerin 1960'ında (%61,1) en az bir viral etken tespit edilmiştir. COVID öncesi döneme göre COVID döneminde pozitiflik oranı belirgin azalmıştır. Ayrıca 579 (%18) hastada birden fazla viral etken tespit edildi. Koenfeksiyon oranları, pandemi öncesi dönemde pandemi dönemine göre istatistiksel anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur. COVID öncesinde de, COVID döneminde de, COVID sonrasında da en sık saptanan rinovirüs olmakla birlikte, COVID sonrası dönemde rinovirüs oranları belirgin düşmüştür. Zarfsız virüsler olan rinovirüs, bocavirüs ve enterovirüsün pozitif örnekler içindeki dağılımı COVID öncesi döneme göre COVID döneminde anlamlı olarak artmıştır. Viral etkenler en fazla kış mevsiminde, en az yaz mevsiminde saptanmıştır. Kış döneminde covid öncesi en sık respiratuar sinsityal virüs saptanırken, COVID dönemi en sık rinovirüs görülmüştür. Sonuç: Çocuklarda solunum yolu viral etkenlerinin doğru ve hızlı tespiti önemlidir. Geçirilen miks enfeksiyonlar her zaman hastalığın şiddetiyle ilişkili değildir. Elde edilen bulgular, viral enfeksiyonların epidemiyolojisinin izlenmesinin, pandemiler sonrası görülen değişikliklerin tespitinin, akılcı tedavi stratejilerinin geliştirilmesinin ve moleküler yöntemlerin etkin kullanımının önemini açıkça ortaya koymaktadır. Solunum yolu viral etkenlerinin dağılımının hasta semptom ve klinik bulgularının da irdelenerek araştırıldığı çalışmaların devamlılığı önemlidir. Anahtar kelimeler: Çocuk, solunum yolu virüs, COVİD-19, epidemiyoloji
Öğe
Primer yumuşak doku ve kemik sarkomlarında kemik metastazlarının varlığının taranması
(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Yüksek, Hüseyin; Çolak, Tahsin Sami
Amaç: Kemik ve yumuşak doku sarkomlarının kemiklere metastazları sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Tedavisi tamamlanan hastaların takiplerinde gelişen kemik metastazlarının bölgeleri hakkında bilgi ve tutum sahibi olmak. Yöntem: Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi hasta arşivinden 2007 ve 2023 yılları arası kemik veya yumuşak doku sarkomu tanısı alan hastaların takiplerinde çekilen 18F-FDG PET/BT ve tüm vücut kemik sintigrafi raporları retrospektif olarak tarandı. Takiplerini hastanemizde devam eden, elektronik kayıtlarına ulaşılabilen sarkom tanısı alan hastalar çalışmaya dahil edilirken, düzensiz takibi olan, klinik verilerine ulaşılamayan, cilt ve ekstremite dışı sarkomlar çalışmaya alınmadı. Hastalar kemik ve yumuşak doku sarkomu olarak gruplandırılıp Dünya Sağlık Örgütü sınıflamasına göre kendi içerisinde kemik metastaz sıklığı, sık tutulan kemik bölgeleri, tanıdan metastaz oluncaya kadar geçen süre, metastaz sonrası sağkalım açısından değerlendirildi. Veriler SPSS (Statistical Package For Social Sciences) 22 ile analiz edildi. Bulgular: 128 hastanın 77'si (%60.2) erkek, 51'i (%39.8) kadındı. Hastaların yaş ortalaması 44.78±20.60 idi. Hastaların 54'ünde (%42.2) kemik sarkomu, 74'ünde (%57.8) yumuşak doku sarkomu vardı. Hastaların ortalama takip süresi 72.3 aydı. Çalışmaya dahil edilen tüm hastalar değerlendirildiğinde, kemik metastazı toplamda 26 hastada (%20.5) saptandı. Kemik sarkomlarında 12 (%22.2), yumuşak doku sarkomlarında 14 (%18.9) hasta şeklindeydi. Tanılara göre bakıldığında; osteosarkom %25.0, Ewing sarkom %26.9, kondrosarkom %12.5, liposarkom %10.5, sinovyal sarkom %27.2, leiomyosarkom %44.4, pleomorfik sarkom %10.0, ve diğer sarkomlarda %20.0 oranındaydı. Kemik metastazlarının lokalizasyonu değerlendirildiğinde, en sık etkilenen bölgenin %14 oranında vertebralar olduğu görüldü. Alt ve üst ekstremitede %12.5 oranında eşit olduğu görüldü. Tutulan kemiğe göre incelendiğinde metastazların en sık pelvis (%11.7), torakal vertebra (%10.1) ve kosta ile sternumda (%7.8) lokalize olduğu görüldü. Birincil kemik metastazlarının en sık görüldüğü bölge %10.9 oranında pelvisken, ikincil metastazlar en yaygın olarak %2,3 oranıyla vertebralarda izlendi. Tanıdan birincil metastaza kadar geçen süre ortalama 18.8(±21,4) ay, ikincil metastaza kadar geçen süre ortalama 56.6(±78.1) aydı. Çalışmaya dahil edilen 128 hastadan 72(%56.3) tanesinin öldüğü tespit edildi. Ölen tüm hastaların ortalama mortalite zamanına bakıldığında 31.7±34.5 aydı, bu süre metastaz olmayan hastalarda 39.2±37.2 ay, metastaz olanlarda ise 12.1±13.6 ay olarak bulundu. Sonuç: Bu çalışma, kemik ve yumuşak doku sarkomlarının kemik metastazlarının gösterdiği davranışları, metastazın gelişim bölgelerini ve bu durumun sağkalım üzerindeki etkilerini ortaya koymuştur. Kemik sarkomlarının %22.2, yumuşak doku sarkomlarının %18.9 kemik metastazı yaptığını ve en sık pelvis metastazı olduğu görüldü. Ayrıca kemik metastazı gelişen hastaların sağkalım süresinin, metastaz gelişmeyenlere kıyasla anlamlı ölçüde kısa olduğu saptandı (P<0.001). Bu durum, kemik metastazının hastalık prognozunu belirleyen kritik bir faktör olduğunu ortaya koymaktadır. Anahtar kelimeler: Kemik metastazı, sarkom, mortalite
Öğe
Kapesitabin ile tedavi edilen metastatik meme kanserli hastalarda sağ kalımı belirleyen prognostik faktörlerin değerlendirilmesi
(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Kul, Vehbi; Artaç, Mehmet
Amaç: Metastatik meme kanseri tedavisinde kapesitabin sık kullanılan kemoterapötiklerdendir. Kapesitabin tedavisi verildiği sırada hastalarda demir, b12 ve folat düzeyinden bağımsız MCV değişiklikleri olmaktadır. Bu çalışmada kliniğimizde takipli metastatik meme kanserli hastalarda kapesitabin tedavisi aldığı esnada oluşan MCV değişikliklerinin prognozu gösterebilen bir belirteç olarak kullanılabilirliğini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Çalışmaya Neü Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Kliniğine 2015-2025 yılları arasında metastatik meme kanseri tanısı alıp kapesitabin tedavisi alan 71 hasta dahil edildi. Metastatik olmayan, metastaz öncesi kapesitabin alan, ferritin ve b12 değerleri tedavi sürecinde gerileyen hastalar dahil edilmedi. Hastaların tıbbi arşiv dosyalarından elde edilen, klinik, patolojik, radyolojik ve laboratuvar verileri retrospektif olarak analiz edilmiştir. Çalışmada metastatik meme kanseri tanısı olan hastaların kapesitabin tedavisi sırasında MCV değerlerindeki değişim ve bu değişimin prognoz üzerindeki etkisi istatistiksel analizler yapılarak değerlendirildi. Bulgular: Kapesitabin ile tedavi edilen metastatik meme kanserli hastaların büyük kısmı, kapesitabin tedavisine metastatik 2. Basamak ve sonrasında başlamıştır. Kapesitabin tedavisinin erken döneminde MCV artışı olan hastalar ile olmayan hastaların genel sağkalım ve progresyonsuz sağ kalım etkisi değerlendirildiğinde her analizde de iki grup arası farkın klinik olarak anlamlı ancak istatistiksel olarak anlamlıya yakın olduğu görüldü. Yapılan değerlendirmede istatistiki anlamlılık sınıra yakın olmasının nedeninin örneklem büyüklüğünün sınırlı kaldığından dolayı olduğu düşünülmektedir. Sonuç: Tedavi altında gelişen erken MCV artışı olan hastaların daha uzun yaşam süresi olduğu, medyan PFS'nin daha uzun olduğu, tedavi yanıtı ile ilişkili olabileceği istatistiksel olarak anlamlıya yakın bulunmuştur
Öğe
NEÜ Tıp Fakültesi Organ Nakli Merkezinde rejeksiyon tanılı renal transplantlı hastaların prognozu
(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Al, Mehmet Tuğrul; Selçuk, Nedim Yılmaz
Amaç: Son dönem böbrek yetmezliğindeki (SDBY) renal replasman tedavilerinden birisi de böbrek naklidir. Her ne kadar nakil öncesinde alıcı ve donör için detaylı değerlendirmeler yapılsa da renal alıcıda rejeksiyon gelişebilmekte ve greft kaybına yol açabilmektedir. Biz çalışmamızda rejeksiyon tedavisi ile başarımızı ve etkileyen faktörleri ortaya çıkarmayı amaçladık. Yöntem: Çalışmaya Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesinde 17/01/2009-30/10/2024 tarihleri arasında böbrek nakli yapılan 18 yaş üstü 233 hasta dahil edilmiştir. Hastalar rejeksiyon gelişenler ve rejeksiyon gelişmeyenler olarak 2 gruba ayrılmış olup demografik verileri, nakil türleri, nakil öncesi genetik tahlilleri, rejeksiyon tanısı alan hastalar için histopatolojik bulguları, greft kayıpları, aldıkları tedaviler (akut humoral rejeksiyon için; plazmaferez ile birlikte IVIG, plazmaferez+IVIG+rituksimab ve plazmaferez+IVIG+ATG+steroid tedavisi verilmiş olup akut hücresel rejeksiyon grubunda pulse steroid, ATG+steroid, ATG+steroid+IVIG tedavisi verilmiştir) ve tedavi sonrasındaki laboratuvar sonuçları incelenmiştir. Rejeksiyon gelişen hastaların tedavi öncesinde ve sonrasındaki laboratuvar sonuçlarına etki eden faktörler kıyaslanmıştır. Çalışmanın istatistiksel analizleri R (Version 4.4.1, R Foundation for Statistical Computing) ve JASP (Version 0.19.0, University of Amsterdam, Netherlands) kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda toplam 233 hasta incelendi. Bu hastaların 61'inde (%26,18) rejeksiyon gelişti, 172'sinde (%73,81) ise rejeksiyon gözlenmedi. Rejeksiyon gelişen 61 hastanın 7'sinde (%11,5) greft kaybı görüldü ve bu durum istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.008). Humoral rejeksiyon tanısı alan 46 hastanın 6'sında (%13), hücresel rejeksiyon tanısı alan 15 hastanın ise yalnızca 1'inde (%6,7) greft kaybı tespit edildi. Rejeksiyon gelişen hastalarda PRA (p=0.000) ve DSA (p=0.004) pozitifliği anlamlı düzeyde daha fazlaydı. Rejeksiyon görülen hastalar iki gruba ayrıldı. Akut humoral rejeksiyon grubunda PRA pozitifliği(%32,6), akut hücresel rejeksiyon grubuna göre(%6,7) daha yüksekti ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0.045). Akut humoral rejeksiyon grubunda interstisyel inflamasyon derecesi i0 ve i1 olan hastalarda tedavi sonrası kreatinin düzeylerindeki düşüş anlamlı bulundu (p=0.002 ve p=0.000). Benzer şekilde, tubulit bulguları t0 ve t2-t3 olan hastalarda da tedavi sonrası kreatinin düzeylerinde anlamlı düşüş gözlendi (p=0.000 ve p=0.028). Ayrıca bu grupta total inflamasyon derecesi ti0 (p=0.000) ve ti1 (p=0.00) olanlarda, glomerülit bulguları g0 (p=0.002) ve g1 (p=0.022) olanlarda, peritübüler kapillerit bulguları ptc0 (p=0.012) ve ptc1 (p=0.001) olanlarda, C4d depoziti C4d0 (p=0.002) ve C4d1 (p=0.020) olanlarda arteriyel inflamasyon bulgusu v0 olan hastalarda (p=0.000) tedavi sonrası kreatinin düzeylerinde anlamlı bir iyileşme görüldü. Bu sonuçlar, rejeksiyon gelişen hastalarda histopatolojik tutulum derecesi düşükse, tedaviye daha iyi yanıt alındığını ve böbrek fonksiyonlarının daha iyi korunduğunu göstermektedir. Ayrıca, akut humoral rejeksiyon grubunda plazmaferez ve IVIG tedavisi alan hastalarda kreatinin düzeylerindeki düşüş anlamlı bulundu (p=0.001). Bu tedaviye rituksimab eklenen hastalarda da benzer şekilde anlamlı bir iyileşme gözlendi (p=0.036). Bu bulgular, akut humoral rejeksiyon tedavisinde plazmaferez ve IVIG'nin etkili olduğunu, bu tedaviye rituksimab eklenmesinin böbrek fonksiyonlarını daha da iyileştirebileceğini göstermektedir. Çalışmamızda incelenen 46 akut humoral rejeksiyon grubundaki hastaların 5 yıllık takibi izlendiğinde 8 hastanın (%17,39) hemodiyaliz ihtiyacı izlenmiş olup, 11 hastada (%23) ise mortalite izlenmiştir. Akut hücresel rejeksiyon grubundaki 15 hasta için de 2 hastada (%13,3) hemodiyaliz ihtiyacı gelişmiş olup, 3 hastada (%20) mortalite tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmamızda kliniğimizde böbrek nakli gerçekleştirilen hastalar incelenmiş ve rejeksiyon gelişen hastalar araştırmamıza dahil edilmiştir. Böbrek nakli olan hastaların %26'sında rejeksiyon gelişti. Rejeksiyon gelişen hasta grubunda PRA ve DSA pozitifliği daha yüksek oranda idi. Rejeksiyon gelişen hastaların %11.5'inde greft kaybı görüldü. Akut humoral rejeksiyon gelişenlerde PRA pozitifliği akut hücresel rejeksiyonlu hastalardan daha yüksekti. Çalışmamızda incelenen 46 akut humoral rejeksiyon grubundaki hastaların 5 yıllık takibi izlendiğinde 8 hastanın (%17,39) hemodiyaliz ihtiyacı izlenmiş olup, 11 hastada (%23) ise mortalite izlenmiştir. Akut hücresel rejeksiyon grubundaki 15 hasta için de 2 hastada (%13,3) hemodiyaliz ihtiyacı gelişmiş olup, 3 hastada (%20) mortalite tespit edilmiştir.