Cerrahi Tıp Bilimleri Bölümü Tez Koleksiyonu

Bu koleksiyon için kalıcı URI

Güncel Gönderiler

Listeleniyor 1 - 20 / 561
  • Öğe
    Safra yolları anastomozunda absorbabl polyglycolic asid kaplı tüple onarım ile polypropylene sütürle onarımın striktür oluşumuna etkileri.
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2024) Bulut, Osman; Şentürk, Mustafa
    Amaç: Biliyer sistem hastalıkları gastrointestinal sistem patolojilerin başında gelir. Safra kesesi ve safra yolları cerrahisi sonrası gelişen en önemli komplikasyonlardan birisi biliyer darlıklardır. Çalışmamızda sıçanlarda koledok kesilerinde poliprolen sütür materyali onarımı ile poliglikolik asit kaplı tüple onarımın biliyer striktür gelişimine etkisinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Materyal Metod: Hayvan deneyi modelimizde 30(otuz) adet Wistar Albino cinsi dişi rat random olarak kullanıldı. Denekler random olarak 3(üç) gruba ayrıldı. Çalışma iki aşamalı cerrahi üzerinden planlandı. Birinci cerrahi basamakta deneklerin hepsinden preoperatif kan numuneleri alındı. Anestezi prosedürünü takiben laparotomi yapıldı. Ratların hepsinden 0.5 cm eksizyonel karaciğer biyopsileri alındı. Her grupta koledok distal anterior yüzünde kontrollü defekt oluşturuldu. Grup 1 de koledok defekti 8/0 poliglikolik asit ile primer onarıldı, Grup 2 de 8/0 polyproplen ile primer onarıldı, Grup 3 de koledok defekti 8/0 poliglicolidcolaktid (PGLA) ile primer onarıldıktan sonra etrafı emilebilir poliglikolik asit mesh tüp ile sarıldı. İkinci cerrahi basamakta, postoperatif 3. ayda yeniden tüm deneklerden kan numuneleri alındı. Ratlardan anestezi sonrası laparotomi yapılarak eksizyonel karaciğer biyopsileri alındı. Onarım yapılan koledok alanı rezeke edilerek histopatolojik değerlendirme için örnekleme yapıldı. Gruplar arasında koledok onarımı öncesi alınan karaciğer biyopsileri ile onarım sonrası 3. Ayda alınan karaciğer biyopsileri portal ödem, fibrozis, inflamasyon, safra kanalı proliferasyonu parametreleri incelenerek karşılaştırıldı. Gruplar arası koledok onarımı sonrası 3.ayda anastomoz hattı ve proksimal koledok kısmı ayrı ayrı rezeke edilerek çap oranları kameralı mikroskop ile mikron cinsinden ölçüm sonrası karşılaştırıldı. Koledok anastomoz alanlarının histopatolojik inceleme ile striktür yoğunlukları değerlendirildi. Bulgular: Operasyon sonrası ALT ve GGT düzeyleri Grup 1’deki ratlarda diğer gruplardaki ratlara göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p değerleri sırasıyla; p=0,036, p=0,017). Operasyon sonrası Grup 2’deki ratların ALP düzeyleri diğer gruplardaki ratlara göre istatistiksel olarak anlamlı düşük saptandı (p=0,049). Her üç grupta anastomoz ve proksimal çap ölçümleri istatistiksel olarak benzer tespit edildi. Oransal olarak en geniş çap 482,50±174,47 micron ile Grup 3 iken, en dar çap 377,85±100,53 micron ile Grup 1 olmuştur. Grupların koledok histopatolojik bulgularında her üç grupta polimorf, mononükleer hücre, proliferatif fibroblastlar ve kollajenskar dokusu oranları benzer olarak saptandı (p >0,05). Grup 3’te bulunan ratların %20’ında epitelyal hiperplazi varlığı tespit edildi. Grup 3’te oransal olarak proliferatif fibroblastlar ve kollajen skar dokusu diğer gruplara göre daha az görüldü. Grupların operasyon sonrası karaciğer histopatolojik bulgularında Grup 1 ve Grup 3’te bulunan ratların tamamında (n=10), Grup 2’de bulunan ratların %90’ında (n=9) inflamasyon varlığı tespit edildi. Her üç grupta fibrozis ve safra kanalı proliferasyonu varlığı benzer olarak bulundu (p>0,05). Grup 3’te bulunan ratlarda portal ödem olmama oranı grup 1 ve grup 2’deki ratlara göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p=0,009). Grup 1’de bulunan ratların tamamında (n=10) postop dönemde portal ödem ve inflamasyon varlığı saptandı. Sonuç: Çalışmamızda üç grubunda anastomoz çapları istatistiksel olarak benzer tespit edilmiş olup, kolanjiyografik ölçümlerin histolojik ölçümlerden daha optimal sonuç vereceğini düşünmekteyiz. Oransal olarak, prolen ile onarım yapılan ratların anastomoz çapı PGLA sütür ile onarım yapılan ratlardan geniş olmasına rağmen PGLA ile sütürasyon sonrası poliglikolik asit kaplı tüp kullanılan ratların anastomoz çaplarının en geniş olması poliglikolik asit kaplı tüplerin safra yolları onarımında striktürü azaltabileceğini düşündürmüştür. Daha önceki çalışmaların aksine nonabsorbable monoflaman sütür materyali olan prolenin transaminazlar ve kolestaz enzimlerini diğer gruplara göre anlamlı olarak daha az yükseltmesi striktür geliştirmeme açısından diğer sütür materyalinden üstün olabileceğini düşündürmüştür. PGA kaplı kondüitin bilindiğinin aksine inflamatuar süreçlere yol açabileceği düşünüyoruz.
  • Öğe
    Rektum kanseri cerrahisinde ileostomi kapatılma yönteminin fonksiyonel etkisinin araştırılması
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2024) Karadoğan, Muhammed Furkan; Alkan, Selman
    Amaç: Rektum kanseri sebebiyle opere edilen hastalarda koruyucu ileostomi gereksinimi olabilmektedir. İleostomi kapatılmasında çeşitli yöntemler kullanılmaktadır ancak kesinleşmiş bir yöntem yoktur. Bu çalışmada amacımız ileostomi kapatılma yöntemlerinin defekasyon fonksiyonuna etkisini araştırmaktır. Materyal ve Metod: Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniği’nde Ocak 2019 – Ocak 2024 tarihleri arasında rektum kanseri sebebi ile opere edilip koruyucu ileostomi açılan, sonrasında ileostomisi hastanemizde kapatılan hastalar belirlendi. Belirlenen hastalar içerisinden ileostomi kapatılmasından sonraki 4 ay içerisinde abdominal bilgisayarlı tomografi (BT) çekilen hastalar seçildi. İleostomi kapatılma yöntemine göre çalışma kriterlerini karşılayan gruplardan randomize 40’ar adet hasta belirlendi. Çalışmamızda hastaların yaşı, cinsiyeti, operasyon sonrası batın dreni konulup konulmadığı, operasyon süresi, operasyondan sonraki hastaneden taburculuk süresi, stapler ile kapatılan hastalarda kullanılan stapler sayısı ve boyutu, ileum çapları, barsak tıkanıklığı semptomları gelişip gelişmediği ve LARS skorları incelendi. Bulgular: Çalışmamızda stapler yardımıyla ileostomisi kapatılan hastaların sütür yardımıyla ileostomisi kapatılan hastalara göre ileum çaplarının geniş olduğu, daha az barsak tıkanıklığı semptomları yaşadıkları, operasyon ve taburculuk süresinin daha kısa olduğu, daha az intraabdominal dren kullanıldığı ve LARS skorlarının daha düşük olduğu görüldü. Sonuç: Stapler ile ileostomisi kapatılan hastaların sütür ile ileostomisi kapatılan hastalara göre daha az barsak tıkanıklığı semptomları gösterdiği, hastaneden taburculuk ve operasyon sürelerini önemli ölçüde kısaldığı görülmüştür. Yapılan literatür çalışmalarında ileostomi kapatılma tekniği ile ilgili birliktelik sağlanamamıştır. Bundan dolayı çokmerkezli, prospektif ve daha geniş kapsamlı çalışmalar yapılarak literatüre kazandırılmalıdır. Bu sayede rektum kanserli olgularda açılan koruyucu ileostominin kapatılma yönteminin belirlenmesine ışık tutabilir.
  • Öğe
    Son 10 Yılda Kliniğimizde Yapılan Serklajların Retrospektif Değerlendirilmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2022) Akıncı, Delal; Acar, Ali
    Amaç: Hastanemizde son 10 yılda yapılan serklajların retrospektif değerlendirilmesi ile proflaktik ve acil serklajların; servikal yetmezliğin risk faktörleri, hastanın demografik özellikleri gibi çeşitli yönlerle ele alınarak serklajın obstetrik sonuçlar üzerine etkilerinin karşılaştırılmasıdır. Yöntem: Hastanemizde son 10 yıl içinde yapılan serklajlar retrospektif olarak hastanenin elektronik kayıt sisteminden ve arşivdeki hasta dosyaları üzerinden tarandı. Çalışmaya çoğul gebelikler fetal anomalisi olanlar ve Mc Donald Tekniği dışında yapılan serklajlar dahil edilmedi. Öyküye ve ultrasonografik bulgulara bağlı serklajlar proflaktik, fizik muıayeneye bağlı serklajlar acil serklaj olarak kabul edildi.Hastaların yaşı boyu kilosu beden kitle indeksi serklajın gebeliğin kaçıncı haftasında yapıldığı ek hastalık varlığı geçirilmiş cerrahi öyküsü gravide parite yaşayan çocuk sayısı abortus sayısı intrauterın mort fetüs ivf öyküsü geçirilmiş konizasyon Denklemi buraya yazın.öyküsü herhangi bir sebeple geçirilmiş servikal dilatasyon öyküsü mevcut doğumun şekli doğumun haftası apgar ve doğum kilosu vb sorgulandı Bulgular: Erken doğum öyküsü var olan hasta oranı proflaktik serklaj yapılan hasta grubunda acil serklaj yapılan hasta grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek izlendi (p<0.05). %84.3’e karşı %48.1. Geçirilmiş serklaj öyküsü oranı proflaktik serklaj yapılan hasta grubunda acil serklaj yapılan hasta grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek izlendi (p<0.05).%44.1’e karşı %9.3. Ortalama servikal uzunluk proflaktik serklaj yapılan grupta ortalama 30.44 mm iken acil serklaj yapılan grupta ortalama 18.84 mm olarak bulunmuş olup bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu(p<0.05). Servikal muayene esnasında fuenniling tespit edilen hasta oranı acil serklaj yapılan grupta %27.8 olup proflaktik serklaj yapılan grupta %0 olarak tespit edildi .Bu fark istatiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05) Doğum haftası açısından karşılaştırıldığında proflaktik serklaj yapılan hasta grubunda ortalama doğum haftası 35.17, acil serklaj yapılan hasta grubunda ortalama 30.77 olarak bulunmuş olup proflaktik serklaj yapılan hasta grubunda serklajdan doğuma kadar geçen sürenin daha uzun olduğu tespit edildi. Bu fark istatistiksel olarak anlamlıdır.(p<0.05) Doğum ağırlığı proflaktik serklaj yapılan hasta grubunda ortalama 2686.37 gr acil serklaj yapılan hasta grubunda ortalama 1910 gr olarak tespit edilmiştir bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu. .(p<0.05) 5. dakika APGAR skoru karşılaştırıldığında proflaktik serklaj yapılan hasta grubunda ortalama 6.04 iken acil serklaj yapılan hasta grubunda ortalama 4.5 olarak tespit edilmiş olup bu oran istatistiksel olarak anlamlı idi. .(p<0.05) Sonuç:Çalışmamızda proflaktik serklaj yapılan servikal yetmezlik açısından yüksek riskli gebelerde acil serklaj yapılan hastalara göre doğuma kadar geçen süre daha uzun APGAR ve doğum kiloları daha tatmin edici sonuçlar vermiştir.
  • Öğe
    Endometrial Karsinomlarda İmmünhistokimyasal Lipin-1 Ekpresyonunun Değerlendirilmesi ve Prognostik Verilerle İlişkisi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2024) Yılmaz, Okancan; Oltulu, Pembe
    Endometrial kanser (EMK), kadınlarda görülen jinekolojik kanserler arasında en yaygın olanlarından biridir. Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı (IARC) bünyesindeki Global Kanser Gözlemevi (GCO) tarafından yayımlanan GLOBOCAN 2020 istatistiklerine göre, endometrial kanser dünya genelinde 417.000 yeni tanı ve 97.000 ölümle, kadınlarda altıncı en sık rastlanan kanser türüdür ve kadın kanserlerinin yaklaşık %4,5'ini temsil etmektedir. Diğer birçok kanser türünün aksine, son yirmi yıl içinde insidans oranlarında düşüş gözlemlenirken, endometrial kanserin insidansı yükselmeye devam etmektedir. Kanser hücreleri, normal hücrelere kıyasla, genellikle metabolik yolları değiştirerek çalışır. Bu, yeni moleküler yapıların üretilmesi ve artan enerji taleplerinin karşılanması amacıyla yapılır. Bu süreç, özellikle metastaz yapabilme ve hızlı büyüme yetenekleri için gerekli olan organellerin üretimini sağlayacak yeni membranların üretilmesi için lipid metabolizmasının yeniden düzenlenmesini içerir. Bu süreç için, yağ asitlerinin ve kolesterolün alımı veya sentezi gerekir. Lipin ailesi olarak bilinen ve üç üyesi bulunan (lipin-1, lipin-2, lipin-3) fosfatidik asit fosfataz (FAF), bu mekanizmada kritik bir role sahiptir. Lipin-1'in enzimatik aktivitesi, hücre farklılaşmasını, inflamasyonu ve otofajiyi içeren çeşitli yolları hızlandırarak karsinogenezis (kanser oluşumu) sürecini tetikler. Bu nedenle, lipinler ve lipid biyosentezini düzenleyen diğer enzimler, geliştirilmekte olan kanser terapilerinde hedeflenmesi muhtemel önemli faktörler arasındadır.Lipin-1 ile alakalı daha önce akciğer, prostat ve meme karsinomlarında çalışmalar mevcut olup lipin-1 inhibitörleri bu tümörlerin tedavisinde kullanılmaya başlanmıştır. Çalışmamızda Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı’nda EMK tanısı almış olgular değerlendirildi. Olgulara immünhistokimyasal olarak Lipin-1 boyası uygulandı. Elde edilen veriler klinikopatolojik parametrelerle istatistiksel olarak karşılaşıltırıldı. Lipin-1 ile tümör derecesi arasında orta düzeyde ve istatistiksel olarak anlamlı bir pozitif korelasyon saptanmıştır (r = 0.284, p = 0.004). Lipin-1 ile hasta yaşları arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p = 0.020). Yoğun boyanan grup en yüksek ortalama yaşa sahiptir. Lipin-1 ile FIGO evresi evresi açısından gruplar arasında anlamlı farklar bulunmuştur (p = 0.032). Yoğun boyanan grupta daha ileri evreler sık görülmüştür. FIGO evresi ile tümör derecesi arasında güçlü ve istatistiksel olarak çok anlamlı bir pozitif korelasyon gözlenmiştir (r = 0.693, p < 0.001). FIGO evresi ile lenf nodu metastazı arasında da güçlü ve istatistiksel olarak anlamlı bir pozitif korelasyon bulunmuştur (r = 0.720, p < 0.001). Tümör derecesi ile lenf nodu metastazı arasında orta düzeyde ve istatistiksel olarak anlamlı bir pozitif korelasyon tespit edilmiştir (r = 0.315, p = 0.001). Tümör derecesi ile yaş arasında da orta düzeyde ve istatistiksel olarak anlamlı bir pozitif korelasyon saptanmıştır (r = 0.380, p < 0.001). Lenf nodu metastazı ile tümörün en uzun çapı arasında düşük düzeyde fakat istatistiksel olarak anlamlı bir pozitif korelasyon mevcuttur (r = 0.209, p = 0.037). Lipin-1 ile endometrioid ve seröz tip kanserler açısından gruplar arasında anlamlı bir farklılık yoktur (p = 0.305). Daha önce literatürde EMK ile ilgili çalışma bulamadığımız Lipin-1 molekülü ile EMK anlamlı sonuçlar elde edilmiş olup bu molekülün tedavi aşamasında kullanılabileceğini düşünmekteyiz.
  • Öğe
    Erişkin Akut Lösemilerinde İmmunhistokimyasal Pd-L1 Ve Pd-L2 Ekspresyonlarının Klinikopatolojik ve Prognostik Analizi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2024) Gürel, İpek; Kılınç, Fahriye
    Erişkinlerde en sık görülen akut lösemi Akut Myeloid Lösemi (AML) olup çocuklarda ise Akut Lenfoblastik Lösemi (ALL)’dir. Refrakter ve relaps (R/R) vakalar erişkin yaş grubunda daha sık görülmektedir. Son yıllarda malign tümör insidansının artması; kemoterapi, radyoterapinin immun sistemi zayıflatması ve bu tedavilerin ciddi yan etkilere neden olmasıyla immunoterapinin önemi artmıştır. Kanser immünoterapisinde immun checkpoint moleküllerinin keşfi ise büyük atılımlara yol açmış olup solid tümörlerin tedavilerinde ve hematolojik malignitelerde ise multiple myelomda kullanılmaya başlanmıştır. Çalışmamızda Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesinde 2017-2023 yıllarında 18 yaş üzerinde tanı almış ve ek hastalığı (anti PD-1/anti PD-L1 tedavisi alan non hematolojik malignite, romatolojik ve otoimmun hastalıklar) olmayan 41 ALL ve 55 AML hastasının ilk tanı aldıkları kemik iliği biyopsisi bloklarından kesitler alınarak immunhistokimyasal PD-L1 ve PD-L2 boyamaları yapıldı. Blastik hücrelerdeki PD-L1 ve PD-L2 ekspresyonlarının boyanma yüzdeleri değerlendirildi ve sonuçlar klinikopatolojik ve genetik verilerle istatistiksel olarak kıyaslandı. PD-L1 ile cinsiyet arasında erkek cinsiyet lehine zayıf korelasyon (rho:0,266, p:0,009) ve ferritin ile de pozitif yönde korelasyon (p: 0,035) saptandı. PD-L2 ekspresyonu ile lösemi tipleri arasında AML (p:0,039) yönünde, yaş (p:0,003) ve selülarite (p:0,043) ile de pozitif yönde korelasyon izlendi. Sonuç olarak çalışmamızda PD-L1 pozitifliği ALL’de %43,9, AML’de %58,2; PD-L2 pozitifliği ise ALL’de %73,1, AML de %74,5 hastada tespit edilmesi nedeniyle tedavide anti PD-1 ve anti PD-L1 ajanlarının kullanımına yer verilebileceğini ayrıca PD-L1 ekspresyonu negatif saptanan hastaların 31 (%32,2)’inde PD-L2 ekspresyonu izlenmesi nedeniyle PD-L1 negatif olgularda dahi PD-L2 pozitifliği nedeniyle anti PD-1 ajanların kullanım yolunun açılabileceğini düşünmekteyiz. Çalışmamızda PD-L1 ve PD-L2 ekspresyonunun R/R vakalarda, toplam sağ kalım ile ilişkisinde, kötü risk gruplarının ortaya konmasında anlamlı farklılık saptanmamış olup daha geniş vaka serilerinde, flow sitometri veya FISH ile değerlendirildiğinde farklı sonuçların ortaya çıkabileceğini düşünmekteyiz.
  • Öğe
    Proteinürisi Olan ve Olmayan Gebelerde Beyin Omurilik Sıvısı Protein Değerlerinin İncelenmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2024) Erdoğan, Arif Caner; Gezginç, Kazım
    Amaç: Proteinürisi olan ve olmayan gebelerin beyin omurilik sıvısı protein değerinin perinatal sonuçlarla ilişkisinin incelenmesi Yöntem: Çalışmamız prospektif randomize kontrollü olup Mart 2023-Ekim 2023 ayları arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum servisine başvuran spinal anestezi uygulanarak sezaryen ile doğum yapan dahil olma kriterlerine uygun 31 proteinüri negatif 30 proteinüri pozitif toplamda 61 gebe dahil edilmiştir. Çalışmamızda hastadan alınan beyin omurilik sıvısı (BOS) örnekleri biyokimya laboratuvarında Roche Cobas 8000 Modelinin C 702 serisinde türbidimetrik yöntem kullanılarak çalışıldı. Elde edilen veriler SPSS Statistics 26 programına kaydedilerek analiz edildi. Bulgular: Gruplar arasında sosyodemografik özellikler açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Proteinüri ile BOS protein değerleri arasında istatiksel olarak anlamlı bir korelasyon izlenmemiştir (r=-0,014, p=0,912). Spot idrardaki protein/ kreatinin oranının 0.86 kesme noktasında yenidoğan yoğun bakım yatışının, duyarlılık %47.06, özgüllük %93.18, PPV (pozitif prediktif değer) %72.73, NPV (negatif prediktif değer) %82, AUC (eğrinin altındaki alan) 0.715’dir. Spot idrardaki proteinüri saptanan gebelerde FGR (fetal büyüme kısıtlılığı) görülme riski 3.9 kata kadar artmıştır (p=0,024), yenidoğan yatışı gerektiren hasta sayısı ile proteinürisi olan gebelerde spot idrardaki protein değerleri arasında anlamlı bir korelasyon bulunmuştur (r=0,468, p=0,001). Proteinüri pozitif olan hastaların %23,3’ünde (7 hasta) preeklampsi (p=0,004) ve %16,7’sinde (5 hasta) FGR (p=0,018) izlenmiştir. Kreatinin (p=0,035) ve üre (p=0,004) değerleri açısından, proteinüri pozitif olan hastalarda daha yüksek izlenmiştir. Yaş ile Spot idrar protein değerleri arasında anlamlı bir korelasyon bulunmamıştır (r=0,224, p=0,083). Sonuç: Spot idrarda bakılan proteinürinin ile BOS proteini arasında korelasyon yoktur. İdrarda protein değerlendirmesi gebelerde rutin bakılması gerektiği gibi sadece preeklampsi açısından değil fetal sağlık hakkında da bilgi verebilir. Proteinüri tespit edilen gebeler fetal büyüme kısıtlılığı açısından dikkatlice takip edilmeli ve yenidoğan yoğun bakım ünitesine ihtiyaç duyulabileceği unutulmamalı, bu gereksinime göre hazırlıklar yapılmalıdır.
  • Öğe
    Kliniğimizde Opere Edilen İntra-Kranial Menenjiom Olgularının Retrospektif Analizi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2024) Döğer, Bekir Murat; Araç, Densel
    Amaç: Kliniğimizde intra-kranial menenjiom tanısı ile opere edilen hastaların sonuçlarının, literatür ışığında retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Kasım 2014 ile Şubat 2023 yılları arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi kliniğinde opere edilen 101 hasta, cinsiyet, yaş, semptom ve bulgular, histopatolojik grade ve alt tip, tümör lokalizasyonu, takipte nüks varlığı, nüks sonrası uygulanan tedavi yaklaşımları, nüks ile histopatolojik tip, tümör lokalizasyonu, rezeksiyon evresi ilişkisi, patolojik grade ile cinsiyet, başvuru semptomları, nörolojik muayene, tümör lokalizasyonu ilişkisi, cerrahi sonrası komplikasyonlar ve nörolojik durum ve takipte sağ kalım açısından literatür ile kıyaslanarak incelenmiştir. Bulgular: İntrakranial menenjiom nedeniyle opere ettiğimiz hastaların yaş ortalaması 54,58 ± 13,76 yıl olarak tespit edildi; %68,3’ü (n=69) kadın, %31,7’si (n=32) erkekti. Hastalarda en sık görülen semptom baş ağrısıydı (%60,8; n=61). Hastaların %53,5’inde (n=54) nörolojik muayenede bulgu saptanmazken, hastaların %46,5’inde (n=47) nörolojik muayenede bulgu saptandı. En sık kaydedilen nörolojik muayene bulguları %25,7 (n=26) ile parezi idi. Olgularımızda menenjiomların en sık yerleşim lokalizasyonu konveksite (%29,6) olarak tespit edildi. Vakaların %75,2’si grade I, %23,8’i grade II, %1’i grade III olarak tespit edilirken, en sık görülen histopatolojik alt tipler %33,6 ile meningotelyal ve %18,8 ile atipik menenjiomlar olarak saptandı. Olguların %50,5’ine Simpson evre 2, %23,8’ine Simpson evre 3, %25,7’sine Simpson evre 4 rezeksiyon uygulandığı tespit edildi. Hastaların %26,7’sinde nüks menenjiom izlendi; Simpson Evre 2 rezeksiyon yapılan hastalarda nüks gözlenmezken, Simpson evre 3 rezeksiyon uygulananlarda %8,3, Simpson evre 4 rezeksiyon yapılanlarda ise %96,2 nüks oranı görüldü. Bu durum, istatistiki olarak anlamlı bulundu; Simpson rezeksiyon evresi ile nüks arasında ilişki olduğu tespit edildi. Tümör lokalizasyonuna göre nüks gelişimi değerlendirildiğinde, en sık serebello-pontin köşede yerleşenlerde nüks görüldüğü (%75’inde) saptandı. Çalışmada, grade III menenjiom olgularının %100’ünde, grade II menenjiomların %38’inde ve grade I menenjiomların %22,4’ünde nüks izlendi. Olgular arasında, nörolojik muayenede bilinç bozukluğu bulgusu olan hastaların %75’inin grade II ve III menenjiom olduğu görüldü; bu durum istatistiksel olarak anlamlı bulundu; bu sonuç bize, bu hastalarda beyin invazyonunu düşündürmüştür. Ayrıca yüksek grade (II ve III grade) menenjiomların en fazla bulunduğu lokalizasyonlar, intraventriküler ve konveksite lokalizasyonları olarak tespit edildi. Vakaların %9,9’unda post-operatif komplikasyon görüldü; en sık görülen komplikasyon bos fistülü (%6) olarak tespit edildi. Takip süresi boyunca 2 hastamızda exitus görüldü. Post-operatif dönemde, menenjite bağlı sepsis nedeniyle bir olgu exitus oldu; post-operatif erken dönem mortalite oranımız %1 di. Post-operatif erken dönem değerlendirmede, vakaların %73’ünün nörolojik muayene bulgularında değişiklik olmazken, %22’sinde düzelme, %4’ünde ise kötüleşme saptandı. Sonuç: Çalışmada elde edilen sonuçların, genel itibariyle, literatürdeki mevcut çalışmalarla benzer olduğu izlenmektedir. Çalışmamızın, %95’lik güven aralığında izlenen mevcut istatistiki sonuçları ile, ileride yapılacak çalışmalar için kaynak olabileceği değerlendirilmektedir.
  • Öğe
    Opere Lomber Dar Kanal Hastalarında Lomber Vertebral Kanal Morfolojik Varyasyonu
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2024) Yıldırım, Muhammet Talha; Araç, Densel
    Amaç: Lomber dar kanal ( LDK), spinal kanalın , nöral foramenin ve ya nöral elemanların sıkışmasına bağlı olarak nörojenik ağrı veya kladikasyoya s ebep olan klinik sendrom olarak ifade edilmektedir. Bu klinik durumun cerrahi tedavisinde ise nöral elem an ların sıkışıklığının ortadan kaldırılması için dekompresyon, gerekli durumlarda da enstr u m a ntasyon ve füzyon uygula nır. Bu çalışmamızda opere edilen lomber dar kanal hastaları yaş, cinsiyet, opere edilen lomber bölgenin morfolojik yapısı, ek sistemik hastalığı , açısından mevcut literatür ışığında değerlendirilecektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma kapsamında Ocak 2019 Ocak 2023 yılları arasında kliniğimizde lomber stenoz tanısıyla değerlendirilen ve opere edilen hastalar retrospektif incelen e cektir. Ameliyattan önce tüm hastalar cerrahi yaklaşımlar hakkında deteylı bilgilendiril di ve cerrahi onam formu alın dı . Hastalar nöro lojik muayene , radyolojik değerlendirme sonuçları, sistemik hastalıklar göz önüne alınarak cerrahi uygulan dı . Hastalar lomber stenozun anatomik yeri, lomber vertebranın morfolojik yapıs ının dar kanal oluşumuna etkisi , lomber dar kanal sayısı , lomber dar k analın olduğu seviyede kanal ölçüleri, lomber dar kanalı olan hastaların kadın erkek oranı , ameliyat öncesi laseq varlığı, ameliyat öncesi de fi sit varlığı, ameliyatta enstruman kull a nılıp kullanılmadığı açısından değerlendilecektir. Bulgular: Çalışmaya dahil ettiğimiz 26 87 yaş aralığındaki hast a ların ortalam a yaşı 63 olarak bulundu. 212 hastanın 141 tanesi (%66,5) kadın cinsiyete sahip hastalardan oluşmaktadır. Hastaların %68,9’ unda özgeçmişlerinde ek hastalık olduğu tespit edilmiştir. Ek hastalıklarda n HT (Hipertansiyon) 103 kişiyle en çok görülen hastalık olurken, 55 DM (Diyabetes Mellitus), 20 astım, 19 KA H Koroner Arter Hastalığı ), 16 guatr, 10 HL (Hiperlipidemi), 6 SVO (Serebrovasküler Olay), 37 hastada diğer ek hastalıkların olduğu görülmüştür. H astalar darlık görülen kanal seviyelerine bakıldığı nda; L1 2 kanal darlığı 3 hasta , L2 3 kanal darlığı 19 hasta, L3 4 kanal darlığı 68 hasta, L4 5 kanal darlığı 145 hasta, L5 S1 kanal darlığı 8 hasta olduğu tespit edilmiştir. Hastaların 40 tanesinde birde n fazla seviyede kanal darlığı olduğu bunların 26 tanesinde L3 4, L4 5 kanal darlığı birlikteliği bulunduğu gözlemlenmiştir. 40 hastanın 38’ inde 2 seviyede darlık varken 2 tanesinde 3 seviyede darlık bulunmuştur. Hastaların 114 tanesinde (%53,8) defisit o lduğu tespit edilmiştir. Muayene edilen hastaların 47 tanesinde (%22,2) laseq mevcuttur. 184 hastada (%86,8) ameliyat sırasında enstrumantasyon uygulanmıştır. Hastalar vertebral kanal morfolojilerine göre değerlendirildiklerinde; 149’ u (%70,3) triangüler, kanal morfolojilerine göre değerlendirildiklerinde; 149’ u (%70,3) triangüler, 54’ ü (%25,5) 54’ ü (%25,5) elips, 9’ u (%4,2) oval olarak belirlenmiştir.elips, 9’ u (%4,2) oval olarak belirlenmiştir. Sonuç: Sonuç: Çalışmamızda kanal darlığı Çalışmamızda kanal darlığı tanısı ile tanısı ile opere ettiğimiz hastaların çoğunluğunun opere ettiğimiz hastaların çoğunluğunun triangüler morfolojitriangüler morfolojiye sahipye sahip olduğu ve en çok L4olduğu ve en çok L4--5 5 mesafesinmesafesinde görüldüğünü tespit ettik. de görüldüğünü tespit ettik. Bu nedenle triangüleBu nedenle triangüler morfolojiye sahip hastaların r morfolojiye sahip hastaların bilgisayarlı tomografi (BT)bilgisayarlı tomografi (BT), , manyetik manyetik rezonans görüntüleme (MRG) rezonans görüntüleme (MRG) görüntüleri ve muayeneleri detaylı bir şekilde görüntüleri ve muayeneleri detaylı bir şekilde değerlendirilmeli ve bu hastaların cerrahi adayı olmalarının diğer morfolojiye sahip değerlendirilmeli ve bu hastaların cerrahi adayı olmalarının diğer morfolojiye sahip hastalardan daha fazla olabihastalardan daha fazla olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. leceği göz önünde bulundurulmalıdır.
  • Öğe
    Kronik Süpüratif Otitis Medialı Erişkinlerde Postüral Stabilite Ve Vestibülooküler Refleksin Değerlendirilmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2024) Salahova, Nargiz; Dündar, Mehmet Akif
    Amaç: Kronik süpüratif otitis media (KSOM) tanılı hastalarda Video Head Impulse Test (vHIT) ve postürografi testleri ile vestibülo-oküler refleks ve postüral stabilite değerlendirilerek KSOM'un vestibuler fonksiyona etkisi incelendi. Gereç ve Yöntem: Araştırma, Nisan 2023-Aralık 2023 tarihleri arasında Kulak Burun Boğaz polikliniğine gelen KSOM hastalarına uygulandı. Araştırmanın örneklemi18-65 yaş arası KSOM hastalarından oluşturuldu. NEÜ Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz hastalıkları polikliniğine gelen KSOM tanısı alan 51 gönüllü katılımcı çalışma grubu olarak seçildi. Normal işitme ve dengeye sahip 40 gönüllü katılımcıdan kontrol grubu oluşturuldu. Her hastaya kulak burun boğaz muayenesi yapıldıktan sonra saf ses odyometri testi ile hava ve kemik yolu eşikleri değerlendirildi. Vestibüler sistemin değerlendirilmesi Video Head Impulse Testi (vHIT) ve Postürografi ile yapıldı. Çalışmaya katılan tüm bireylere vestibüler testlerin başlangıcından önce yaş, cinsiyet, eğitim durumu, tıbbi geçmiş ve kullanılan ilaçlar vb. gibi demografik bilgiler, her katılımcı için ayrı ayrı demografik bilgi formuna kaydedildi. Her katılımcıya baş dönmesi engellilik envanteri (BEE) (Dizziness Handicap Inventory) uygulandı. Bulgular: Çalışmaya katılan hasta grubunun 34’ü (%66,7) kadın, 17’si (%33,3) erkek; kontrol grubunun ise 25’i (%64,3) kadın, 15’i (%35,7) erkek idi. vHIT VOR kazancı değerleri açısından kontrol ve hasta grupları arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0,05). Postürografi DOT verileri açısından kontrol ve hasta grupları arasında SOMES_ML, VISUAL_ML, VES_ML, PREF_ML ve GLOBAL_ML grupları açısından anlamlı farklılık belirlendi (p<0,05). Hava yolu kemik yolu aralığı verileri açısından kontrol ve hasta grupları arasında anlamlı bir farklılık belirlendi (p<0,05). Tüm gruplarda hasta grubunun hava yolu kemik yolu aralık değerleri daha yüksekti. Hasta grubunda, BEE emosyonel alt skor ve toplam skor ile hastalık süreleri arasında anlamlı farklılık bulundu(p<0,05). Hasta grubu postürografi VISUAL_ML, PREF_ML ve GLOBAL_ML değerleri ile hastalık süreleri arasında anlamlı farklılık bulundu (p<0,05). Hasta grubu vHIT değerlerinden vHIT_RL; vHIT_LL ve vHIT_LP değerleri ile her iki kulak timpanik membran perforasyon lokalizasyonları arasında anlamlı farklılık bulundu(p<0,05).Hasta grubu postürografi DOT verilerinden sadece VISUAL_ML değerleri ile her iki kulak timpanik membran perforasyonu lokalizasyonları arasında anlamlı farklılık belirlendi. Postürografi DOT verileri ile BEE toplam skor ve alt skorları arasında VİSUAL_AP boyutu ile fonksiyonel alt skoru ve BEE toplam skor arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki bulundu. VİSUAL _ML, PREF_AP, PREF_ML, GLOBAL_AP, GLOBAL _ML skorları ile BEE toplam skor ve emosyonel, fonksiyonel ve fiziksellik alt skorları arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki belirlendi. Sonuç: Sonuç olarak kronik otitis media hastalarında postüral stabilitenin ve VORun hasta kulak tarafında anlamlı derecede etkilendiği tesbit edildi. Hastalık süresinin, timpanik membran perforasyon lokalizasyonu vestibüler bulguları olumsuz yönde artırdığı, timpanik membran perforasyon boyutu ve kulak akıntısının vestibüler bulgulara etkisinin olmadığı görüldü. Çalışmanın daha büyük örneklemler ile desteklenmesine ihtiyaç vardır.
  • Öğe
    Kardiyak Cerrahide İzole Koroner Arter Baypass Uygulanan Hastalarda, Kan Kardiyoplejisi Ve Del Nido Kardiyoplejinin Postoperatif Yoğun Bakımda Kalma Süresi, Drenaj Ve Renal Fonksiyonlar Üzerindeki Karşılaştırmalı Etkilerinin Retrospektif Olarak Değerlendirilmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2024) Sarıgöl, Yaşar; Yıldırım, Serkan
    Amaç: Kalp cerrahisinde yapılan kalp ameliyatlarının etkin ve başarılı uygulanması için akciğerler ile kalbin ameliyat esnasında işlevselliklerinin belli bir zaman süresince durdurulması ve diğer yandan dokulardaki perfüzyonun ve fizyolojik dolaşımın bazal derecede sağlanması hayati önem taşımaktadır.Kalbin diastolde durmasını sağlayan ve miyokardiyal korumayı sağlayan farklı içerikte kardiyopleji solüsyonları kullanılmaktadır.Bu çalışmamızda Kan Kardiyolejisi ile Del Nido Kardiyoplejinin postoperatif yoğun bakımda kalma süresi, drenaj ve renal fonksiyonlar üzerindeki etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. Yöntem: Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniğinde 01.01.2022-01.01.2023 tarihleri arasında izole koroner arter baypass operasyonu yapılan hastalar retrospektiff olarak araştırıldı. Bu tarihler arasındaki hastalardan, 18 yaşından küçük olanlar, acil vakalar, reoperasyon (redo) hastalar, eşlik eden kardiyak cerrahisi olan hastalar, gebe ve emziren hastalar, kanser olan hastalar, akut ve/veya kronik böbrek yetmezliği olan hastalar, kanama diskrazisi olan hastalar, EF<30 olan hastalar, Del Nido ve Kan kardiyoplejisi dışında kardiyoplejı kullanılan hastalar, aortik kross klemp eşliğinde aortaya proksimal anastomozu yapılanlar ve üç koroner anastomozdan farklı sayıda anastomoz yapılan hastalar çalışma dışı bırakılarak diğer kalan hastalardan randomize 120 hasta retrospektif olarak incelendi. Uygulanan kardiyopleji çeşidine göre hastalar eşit iki gruba ayrıldı(Kan kardiyoplejisi,Del Nido kardiyopleji). Hastaların demografik özellikleri, preop ilk 24 saat içinde üre, kreatinin, GFR değerleri ve aortik kross klemp süreleri, toplam baypass süreleri, postop ilk 24 saat ve ikinci 24 saatlik üre, kreatinin,GFR, idrar miktarları ve drenaj seviyeleri alındı ve AKIN sınıflamasına göre evrelendirildi. Bulgular: Çalışmaya 60 DNK uygulanan, 60 KK uygulanan toplam 120 hasta dahil edilmiştir. Hastaların 94’ü (%78,3) erkek, 58’inde (%48,3) DM mevcut, 51’inde (%42,5) HT mevcut olarak tespit edildi. Hastaların 60’ına (%50) 1 defa, 15’ine (%12,5) 2 defa, 39’una (%32,5) 3 defa, 6’sına (%5,0) 4 defa kardiyopleji verildi. AKİN sınıflamasına göre hastaların 11’inde (%9,2) akut böbrek yetmezliği gelişti. Böbrek yetmezliği gelişen hastaların 8’inin (%72,7) evre 1, 3’ünün (%27,3) evre 2 böbrek yetmezliği olduğu belirlendi. DNK yapılan hastaların aortik oklüzyon süresi ortalaması (56,17±12,03 dk), KK yapılan hastaların aortik oklüzyon süresi ortalamasından (50,77±11,70 dk) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p=0,014). DNK yapılan hastalarda kullanılan ortalama noradrenalin dozu (0,10±0,08), KK yapılan hastalarda kullanılan ortalama noradrenalin dozundan (0,06±0,05) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p=0,004). DNK yapılan hastalarla KK yapılan hastaların total pompa süresi, YBÜ de kalış süresi, hastanede toplam kalış süresi, postop drenaj miktarları, postop idrar miktarları, vücut yüzey alanına göre postop idrar miktarları ve postop eritrosit replasman sayıları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmedi (p>0,05) Otolog kan alınmayan hastalardan DNK uygulanan hastaların yoğun bakımda kalış süresi ortalaması (61,04±28,94) KK uygulanan hastaların yoğun bakımda kalış süresi ortalamasından (34,86±22,28) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksekti (p=0,006). Kardiyopleji yöntemine göre yapılan karşılaştırmalarda uygulanan kardiyopleji yöntemiyle, postop üre, postop kreatinin, postop GFR, YBÜ’de kalış süresi, hastanede kalış süresi ve postop drenaj miktarları arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık saptanmadı (p>0,05). Sonuç: DNK uygulanan hastalarda KK uygulanan hastalara oranla daha uzun Aortik Kross Klemp süresi, daha fazla sayıda ABY ve daha yüksek dozda inotrop desteğine ihtiyaç olduğu tespit edildi. Kısıtlayıcı faktörler minimize edilerek daha geniş çaplı meta analizlerin yapılması kardiyoplejinin tercih edilmesinde önemli katkı sağlayacaktır.
  • Öğe
    Metastatik beyin tümörlerinin retrospektif analizi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2024) Gül, Büşra; Kocaoğullar, Yalçın
    Amaç: Opere ettiğimiz metastatik beyin tümörü olan hastaların survey süreleri ve surveye etki eden faktörler açısından retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem ve Gereçler: Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi kliniğinde Ocak 2014-Haziran 2022 tarihleri arasında metastatik beyin tümörü nedeniyle opere edilen 82 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastalar yaş, cinsiyet, primer malignite tanısı , primer tanı ile metastaz arasında geçen süre, diğer organ metastazları, radyoterapi-kemoterapi öyküsü, Karnofsky performans skoru, intrakranial metastaz sayısı ve survey açısından istatistiksel olarak değerlendirildi. Araştırma sonucu elde edilen veriler bilgisayar ortamında SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 18.0 paket programı ile analiz edildi. Bulgular: Beyin metastazı nedeniyle opere ettiğimiz hastaların 57’si (%69,5) erkek, 25’i (%30,5) kadın hastaydı. Yaş ortalaması 58,18±10,78 olarak bulundu. Hastaların %45,1’inde akciğer kanseri, %12,2’sinde meme kanseri, %9,8’inde hastada kolon adenokanser ve %6,1’inde malign melanom metastazi tespit edildi. Erkek hastaların kadın hastalara göre, Karnofsky skoru 70’in altında olan hastaların da Karnofsky skoru 70 ve üzerindeki hasta grubuna göre yaşam süreleri istatistiksel olarak anlamlı düşük saptandı. Hastalar tedavi şekillerine göre değerlendirildiğinde sadece cerrahi tedavi yapılan, RT ve/veya KT almayan hastaların yaşam süresi diğer tedavi gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu. 65 yaş ve üstündeki hastaların, 65 yaş altındaki hastalara göre yaşam süresi istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu. Çalışmaya katılan hastaların ortalama surveyi 10,52 ay olarak hesaplandı. Sonuç: Gelişen tanı ve tedavi yöntemleri nedeniyle kanser hastalarının sağ kalım süreleri uzamış ve beyin metastazlarını görülme sıklığı artmıştır. Cerrahi tedaviye uygun olan hastalar dikkatle seçilmeli ve beyin metastazlarının tedavisinde multidispliner yaklaşım tercih edilmelidir. Cerrahi rezeksiyon beyin metastazlarının tedavisinde temel tedavi prensiplerinden biridir, KT ve/veya RT ile birlikte survey üzerine olumlu katkıları mevcuttur.
  • Öğe
    Kardiyak cerrahi yapılan hastalarda arteriyel stiffness değerinin hemodinamik parametrelerle ilişkisi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2023) Aydemir, Mustafa; Sarkılar, Gamze
    Amaç: Genel anestezi indüksiyonu ile cerrahi başlangıcı arasındaki sürede daha çok görülen hipotansiyon hem kardiyak hem de kardiyak dışı cerrahi yapılan hastalarda olumsuz sonuçlarla ilişkilidir. Çalışmamızın amacı doppler ultrasonografi (USG) ile karotis/femoral nabız dalga hızı ölçümlerinden elde edilen arteriyel stiffness (sertlik) değerinin kardiyak cerrahi yapılan hastalarda başlıca hipotansiyon olmak üzere hemodinamik parametreler, hastanede ve yoğun bakım ünitesinde kalış zamanı ve mortalite ile ilişkilerinin incelenmesidir. Yöntem: Çalışmaya kardiyak cerrahi yapılacak 121 hasta dahil edildi. Hastalara rutin monitörizasyona ek olarak USG’nin 3 lead elektrokardiyogram (EKG) kabloları da bağlandı. Ölçüm öncesi tüm hastalara sedasyon uygulandı. Supin pozisyonda sağ ana karotis arter ve femoral arterden doppler akım ölçümleri ile karotis/femoral nabız dalga hızı elde edildi. USG M modu ile sağ ana karotis arter ve internal juguler ven (İJV) maksimum ve minimum çap ölçümleri yapıldı. Parametreler arteriyel sertlik, sertlik indeksi, İJV kollapsibilite indeksi ve İJV/karotis indeksi olarak belirlendi. Nabız dalga hızı ölçümleri için hem ana karotis arter hem de femoral arterde doppler dalgasının başlangıç noktası ile EKG’de R dalgası arasındaki gecikme süresi belirlendi. Daha sonra görüntülemenin yapıldığı ana karotis arter ve femoral arter arası mesafe ölçüldü. İki nokta arasındaki mesafe gecikme süresi ile oranlandı. Üç ardışık dalga üzerinde ölçümler yapılarak ortalaması alındı. Elde edilen sonuçlar nabız dalga hızı metre/saniye olarak nitelendirildi. Bu değer arteriyel sertlik derecesi olarak kabul edildi. USG M mod ile ana karotis arter ve internal juguler ven maksimum ve minimum çaplarından sertlik indeksi, İJV kollapsibilite indeksi ve İJV/karotis indeksi hesaplandı. Tüm hastalara standart anestezi indüksiyonu sağlandı. Hipotansiyonu tanımlamak için çeşitli sistolik arter basıncı ve ortalama arter basıncının mutlak ve bazal eşik değerlerinde azalma kullanıldı. Operasyon boyunca hemodinamik yanıt analizleri vazoaktif inotropik skor (VİS) ile yapıldı. Postoperatif hastanede, yoğun bakım ünitesinde kalış süreleri ve mortalite oranları da kaydedildi. Bulgular: Arteriyel sertlik ile yaş ve minimum karotis çapı arasında ve sertlik indeksi ile bazal sistolik arter basıncı ve minimum karotis çapı arasında zayıf korelasyon görülmüştür (p˂0,05). Arteriyel sertlik, sertlik indeksi ve İJV/karotis indeksi parametrelerinin mortalite üzerindeki etki düzeyleri incelenmiş ve anlamlı bir etki profili veya anlamlı bir prediktif özellik tespit edilmemiştir (p>0,05). Arteriyel sertlik değerinin hipotansiyon üzerindeki etki düzeyleri ve hipotansiyona yönelik prediktif kabiliyetleri analiz edilmiş, parametrelerin her biri için ayrı ayrı olarak lojistik regresyon analizi gerçekleştirilmiştir. Hipotansiyon için belirlenmiş sınırlar baz alınarak yapılan incelemelerde parametrelerde anlamlı bir etki düzeyi ve/veya prediktif özellik görülmemiştir (p>0,05). Eksitus olan hastalarda toplam vazoaktif inotropik skor (p=0,012) ve yoğun bakım ünitesinde kalış süreleri (p=0,019) daha yüksek olarak görülmüş ve anlamlılık teşkil etmiştir. Sonuç: Kardiyak cerrahi hastalarında yapılan bu çalışmada USG ile değerlendirilen arteriyel sertlik, sertlik indeksi, İJV/karotis indeksi ve İJV kollapsibilite indeksi ile hipotansiyon, yoğun bakım ünitesinde ve hastanede kalış süreleri ve mortalite arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Arteriyel sertlik ölçümünde USG kullanımı ve arteriyel sertlik değerinin hemodinamik bir indeks göstergesi olarak kullanılabilmesi için daha geniş kapsamlı, prospektif, randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.
  • Öğe
    Medial açık kama yüksek tibial osteotomi prosedüründe frontal plandaki osteotomi eğiminin lateral korteks kırığı üzerine etkisi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi, 2023) Kırılmaz, Alper; Türkmen, Faik
    Amaç: Medial kompartman artrozu tedavisinde özellikle orta yaş grubunda yüksek tibial osteotomi tekniğinin rolü gün geçtikçe artmaktadır. Bu teknik sayesinde diz eklemi üzerinden geçen aks düzenlenerek medial kompartman üzerindeki yükün azaltılması amaçlanmaktadır. Biz de çalışmamızda frontal plandaki osteotomi eğiminin, medial açık kama yüksek tibial osteotomi ameliyatı sırasında oluşabilen lateral korteks kırığı üzerine etkisini inceleyeceğiz. Yöntem: Çalışmamız sonlu eleman analiziyle oluşturulmuş nümerik bir çalışmadır. Çalışmamız bilgisayar üzerinden yapılmış olup Karatay Üniversitesi Makine Mühendisliği laboratuvarında tamamlandı. Bilgisayarlı tomografi üzerinden oluşturulan katı tibia modeli üzerinde bilgisayar ortamında farklı açılarda osteotomiler yapılarak (10°, 13°, 16°, 19°, 22°) 5 farklı model oluşturuldu. Modeller üzerine tibia proksimalde osteotomi hattı distaline 5 N’dan başlayarak 75 N’a kadar olmak üzere, 5 N’ luk değişimlerle kuvvet uygulandı. Uygulanan kuvvet sonucu oluşan momentin lateral menteşe üzerinde oluşturduğu kemik gerilmeleri (MPa), osteotomi hattındaki açı değişimleri (°) ve gap mesafeleri (mm) kayıt altına alındı. Bulgular: Tibia proksimalde osteotomi hattı distaline uygulanan kuvvetler sonucu düzeltme açıları elde edildi. Aynı düzeltme açısına ulaşıldığında, tüm modellerde yaklaşık olarak aynı lateral korteks kemik gerilimleri elde edildi. Ancak aynı kuvvet altındaki modeller kıyaslandığında, yüksek frontal eğim ile osteotomi yapılan modellerde daha yüksek açı değişimleri ve gap aralıklarına ulaşıldı. Örneğin 5 N kuvvet altında 10° frontal eğim ile osteotomi yapılan modelde 0,26° düzeltme açısı, 1,43 mm gap mesafesi oluşurken; 22° frontal eğim ile osteotomi yapıldığında 0,35° açısı ve 1,37 mm gap mesafesi oluştuğu gözlendi. 75 N kuvvet altında ise 10° eğim ile osteotomi yapılan modelde 10,81° düzeltme açısı, 14,02 mm gap mesafesi oluşurken; 22° eğim ile osteotomi yapıldığında 16,86° düzeltme açı ve 19,31 mm gap mesafesi oluştuğu gözlendi. Sonuç: Aynı düzeltme derecesine ulaşıldığında tüm osteotomi modellerinde aynı lateral menteşe gerilimleri elde ettik. Ancak aynı kuvvet uygulanan modellerde eklem çizgisine göre daha distalden osteotomi yapıldığında, daha yüksek düzeltme derecelerine ve gap aralıklarına ulaşılabileceğini gözlemledik. Daha yüksek miktarda düzeltme gereken olgularda osteotomi başlangıç noktasını eklem hattından daha distalde tutarak, daha hızlı şekilde sonuca ulaşılabileceğini söyleyebiliriz.
  • Öğe
    Transkanal timpanoplastide mikroskopik ve endoskopik yaklaşımlarının karşılaştırılması
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi, 2023) Abakır, Nursultan; Eryılmaz, Mehmet Akif
    Amaç: Bu çalışmada timpanik membran perforasyonu olan hastaların cerrahi tedavisinde mikroskopik ve endoskopik yöntemlerinin postoperatif objektif ve subjektif parametreleriyle birbirine olan üstünlüklerini karşılaştırmayı amaçladık. Materyal ve Method: Aralık 2022 ile Haziran 2023 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Anabilim Dalı'nda 18-65 yaşları arasında kronik otitis media tanısı konmuş ve timpanoplasti operasyonu önerilen 61 hastayı araştırmamıza dahil edildi. 31 hastaya mikroskopik yöntemle transkanal timpanoplasti gerçekleştirildi. 30 hastaya ise endoskopik yöntemle transkanal timpanoplasti gerçekleştirildi. Operasyon öncesi tüm hastalara saf ses odyometri ve temporal kemik BT çekildi. Postoperatif birinci günü ağrı için Görsel Analog skala (VAS) ağrı ölçeği kullanılarak kaydedildi. Postoperatif ikinci ayda ise işitme düzeyleri saf ses odyometri ile greftin tutma başarısı ise endoskopik görüntüler ile kaydedildi. Bulglular: Çalışmamızda, her iki grupta hastaların demografik verileri eşit dağılım göstermekte olup, istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p > 0,05). Mikroskopik timpanoplasti grubunda postoperatif greft başarı oranı %86,7, endoskopik timpanoplasti grubunda ise %80,6 olarak kaydedildi (p = 0,525). Preoperatif ve postoperatif dönemlerde saf ses hava-kemik aralığı mikroskopik ve endoskopik gruplarda da anlamlı bir şekilde azalmıştır (p < 0,001). İstatistiksel olarak, iki cerrahi yöntem arasındaki hava-kemik aralığındaki değişim benzer olduğu saptanmıştır (p = 0,521). Hastaların ağrı skorları (VAS) karşılaştırıldığında ise gruplar arası anlamlı farklılık yoktu (p = 0,279). Sonuç: Bu çalışma, greft başarı oranı ve odyolojik veriler açısından her iki timpanoplasti yönteminin istatistiksel olarak benzer sonuçlar gösterdiğini ortaya koymuştur. Çalışmamızın objektif ve subjektif sonuçlarına göre, mikroskopik transkanal timpanoplasti sonuçları oldukça tatmin edicidir. Minimal invaziv cerrahi olarak kabul edilen endoskopik yöntemle elde edilen sonuçlara eşdeğer olduğu sonucuna vardık.
  • Öğe
    Klasik osteotom ve elektrikli mikrotestere osteotom ile yapılan rinoplasti operasyonu sonrasında ödem, ekimoz ve ağrının karşılaştırılması
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi, 2023) Bayrakcı, Erdem; Arıcıgil, Mitat
    Amaç: Bu çalıĢmada konvensiyonel (klasik) osteotomi ve güçlendirilmiĢ (elektrikli) mikro-testere osteotomi teknikleri ile yapılan rinoplasti ameliyatı sonrası oluĢan ödem, ekimoz ve ağrıyı karĢılaĢtırmayı amaçladık. Materyal ve Method: Aralık 2022 ve Mayıs 2023 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda yaĢları 18 ile 45 arasında olmak üzere toplam 90 hasta dahil edildi. 45 hastaya elektrikli testere enstrümanlar yadımıyla medial, lateral ve transvers osteotomi uygulandı, 45 hastaya ise konvensiyonel yöntem yardımıyla osteotomi uygulandı. Hastaların postoperatif birinci gün, üçüncü gün ve yedinci gün ödem, ekimoz, ağrı değerleri, bir KBB Hastalıkları uzmanlık öğrencisi tarafından, yapılan osteotomi yönteminden habersiz (tek kör) olarak Kara ve Gokalan ödem ekimoz sınıflamasının Yücel modifikasyonu kullanılarak kaydedildi. Ayrıca ağrı için Görsel Analog skala (VAS) ağrı ölçeği kullanılarak kaydedildi. Bulgular: YaĢ ve cinsiyete göre gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar saptanmadı. Postoperatif 1. gün ve 3. gün ödem skorlarının Elektrikli mikrotestere osteotomi uygulanan hasta grubunda (grup 1), klasik osteotomi (grup 2) grubuna göre düĢük düzeylerde olduğu, postoperatif 7. gün ödem skorlarının ise grup 1‟de grup 2‟e göre biraz daha düĢük seviyelerde olduğu, ancak aradaki farkların istatistiksel olarak anlamlı olmadığı belirlendi. Grup 2 „de postoperatif 1. gün ve 3. gün ekimoz skorlarının grup 1 „e göre istatistiksel olarak anlamlı Ģekilde yüksek düzeylerde olduğu, buna karĢın 7. gün ekimoz skorlarının tedavi grupları arasında anlamlı farklar ortaya koymadığı belirlendi. Ağrı açısından değerlendirdiğimizde grup 2 „de postoperatif 1. Gün ağrı skorlarının(VAS) grup 1 „e göre istatistiksel olarak anlamlı Ģekilde yüksek olduğu (p=0.011), buna karĢın 3. gün ve 7. Gün VAS‟ın tedavi grupları arasında anlamlı farklar ortaya koymadığı belirlendi. Sonuç: Rinoplasti sonrası sık karĢılaĢtığımız morbidetelerden ödem, ekimoz ve ağrı hastaların en önemli sorunlarındandır. Rinoplasti sonrası erken dönemde ekimoz ve ağrının azaltılmasında elektrikli testere yönteminin klasik yönteme göre daha etkili olduğu görüldü. Ancak postoperatif 7. Gün ödem, ekimoz ve ağrı değerlendirmesinin benzer olduğu sonucuna varıldı. Elektrikli testere, osteotomi aĢamasında konvansiyonel yönteme kıyasla etkin, güvenilir ve alternatif bir yöntem olarak kullanılabileceği düĢünüldü.
  • Öğe
    Polisitemia vera hastalarında makula ve optik sinir başı mikrovaskülatürünün optik koherens tomografi anjiografi ile değerlendirilmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi, 2023) Ekici, Emre; Okka, Mehmet
    Amaç: Polisitemia vera (PV) hastalarında makula ve optik sinir başı mikrovaskülatürünün, optik koherens tomografi (OKT) ve anjiyografi (OKTA) ile değerlendirilmesi, kan tetkikleri ile birlikte sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göz Hastalıkları Kliniği’ne göz muayenesi için Temmuz 2022-Haziran 2023 tarihleri arasında başvuran hasta ve sağlıklı kontrol grubunun verileri değerlendirildi. 18-60 yaş aralığında PV dışında sistemik hastalığı bulunmayan, optik disk ve retinada patoloji saptanmayan 37 hastanın iki gözü ve 30 sağlıklı kontrol grubunun iki gözü çalışmaya dahil edildi. Hastalara tam bir oftalmolojik muayene ve kan tetkiki yapıldı; Biyomikroskop ile ön segment ve fundus muayenesi, en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK), göz içi basıncı, OKT ve OKTA ölçümleri yapıldı. Toplanan veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 18.0 paket programı ile analiz edildi. Tüm testler için istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya PV tanısı olan 37 hastanın 74 gözü, 30 sağlıklı kişinin 60 gözü dahil edildi. PV hastalarının %78.4’ü (n=29), kontrol grubunun %40.0’ı (n=12) erkekti. Yaş ortalaması hasta grubunda 47.11 ± 12.67 yıl, kontrol grubunda 41.90 ± 10.34 yıl olarak tespit edildi. Yaşın gruplar arasında dağılımı istatistiksel olarak benzer bulundu (p=0.064). Hematolojik parametrelerden hemoglobin (Hb) ve hematokrit (Hct) düzeyleri hasta grubunda, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek V bulundu (p<0.001). Albumin ve total protein düzeyi hasta ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak benzer tespit edildi (p>0.05). Hasta ve kontrol gruplarına ait gözler arasında EİDGK, foveal avasküler zon (FAZ) alanı ve koryokapilleris akım alanının dağılımında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir fark izlenmedi (p>0.05). Yüzeyel kapiller pleksus (YKP) vasküler dansite (VD) (%) değerlerinden tüm alan (p=0.001), superior yarı (p=0.024), inferior yarı (p<0.001), parafovea (p=0.004) ve perifovea (p=0.002) hastalara ait gözlerde kontrol grubundaki gözlere kıyasla daha düşük tespit edildi. Derin kapiller pleksus (DKP) VD (%) değerlerinden tüm alan (p<0.001), superior yarı (p<0.001), inferior yarı (p<0.001), parafovea (p<0.001) ve perifovea (p=0.006) hastalara ait gözlerde kontrol grubundaki gözlere kıyasla daha düşük tespit edildi. DKP VD (%) parafovea (r=-0.287, p=0.001) ve temporal perivoea (r=-0.196, p=0.024) değerleri ile Hct düzeyi arasında negatif yönde korelasyon olduğu bulundu. Radyal peripapiller kapiller pleksus (RPKP) VD (%) değerlerinden tüm alan (p<0.001), peripapiller (p=0.001), superior yarı (p=0.001), inferior yarı (p=0.017), nasal superior (p<0.001) ve temporal inferior (p=0.027) sonuçları, hastalara ait gözlerde kontrol grubundaki gözlere kıyasla daha düşük bulundu. RPKP VD (%) tüm alan değeri ve Hct düzeyi arasında negatif yönde korelasyon olduğu bulundu (r= -0.415, p<0.001). OKT değerlerinden santral maküler kalınlık, temporal parafovea, superior parafovea, nazal parafovea ve inferior parafovea ölçümleri hasta grubunda, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek belirlendi (p değerleri sırasıyla; p=0.001, p=0.008, p=0.016, p=0.002, p=0.008). Retina sinir lifi tabakası (RSLT) kalınlıklarından temporal inferior ölçümleri hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük kaydedildi (p=0.020). Diğer RSLT ölçümü sonuçlarının dağılımında istatistiksel fark belirlenmedi. RSLT ile RPKP VD (%) değerleri arasında pozitif yönde korelasyon tespit edildi (r=0.491, p<0.001). Sonuç: PV hastalarında OKTA verilerinden YKP, DKP, RPKP VD değerlerinin azaldığı bulundu. OKT verilerinden santral maküler ve parafovea kadranlarının daha kalın olduğu bulundu. RSLT ölçümünde temporal inferior alanda incelme olduğu tespit edildi. Hct seviyesi ile DKP ve RPKP arasında negatif yönde korelasyon olduğu tespit edildi. Foveal avasküler bölge ve koryokapillaris akım alanı değerlerinde gruplar arasında farklılık olmadığı izlendi. PV hastalarında görülen Hct yüksekliği, oküler yapıları mikrovasküler düzeyde etkilediği düşünüldü. Hastalığın oküler etkilerinin tespiti için OKT ve OKTA görüntüleme tekniklerinin kullanılması mikrovaskülatür üzerindeki değişikleri gösterebilir. Yeni yapılacak çalışmalarla birlikte OKTA, PV hastalarında yapılacak oftalmolojik incelemenin bir parçası olabilir.
  • Öğe
    Ratlarda IL-1 antagonistinin korneal vaskülarizasyon üzerine inhibitör etkisi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi, 2023) Teke, Türkan Özge; Zengin, Nazmi
    Amaç: Çalışmanın amacı, deneysel korneal kimyasal yanık modellemesinde IL-1 reseptör antagonistinin korneal neovaskülarizasyon üzerine etkisini göstermektir. IL-1alfa reseptör antagonistinin (IL-1ra) etkisini kontrol grubu, plasebo grubu ve bevacizumab grubu ile karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları laboratuvarında 40 adet Wistar Albino cinsi dişi 8’erli ratlar 5 gruba ayrıldı. Ratların her iki göz kornealarına gümüş nitrat çubuk uygulanarak kimyasal yanık modellemesi ile korneal neovaskülarizasyonlar elde edildi. Grup I kontrol grubu olup tedavi almadı. Anestezi altında 1. ve 5. gün subkonjonktival olmak üzere Grup II 0.1 ml serum fizyolojik, Grup III 0.25 mg/0.1ml IL-1a reseptör antagonisti, Grup IV 2.5 mg/0.1 ml IL-1areseptör antagonisti, Grup V 2.5 mg/0.1 ml bevacizumab uygulanmıştır. Rat korneaları 14. günde eksize edilip sağ gözleri patolojik incelemeye, sol gözleri biyokimyasal ELISA incelemesine gönderilmiştir. Patolojik incelemede hematoksilen & eozin, CD 34 ve IL-1 alfa boyanması ile inflamatuar ve damarsal parametreler mikroskobik olarak incelenmiştir. Biyokimyasal ELISA testinde ise IL-1 alfa, Transforming Büyüme Faktörü (TGF-B), Tümör Nekrozis Faktör (TNF-a), Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü (VEGF), Malondialdehit (MDA) düzeyleri ölçülmüştür. Elde edilen veriler istatiksel olarak incelenmiştir. Bulgular: Çalışma grupları arasında Grup I ratlarda IL-1α düzeyinin Grup III, Grup IV ve Grup V ratlara kıyasla daha yüksek olmasından kaynaklı bir fark tespit edildi (p değerleri sırasıyla; p=0,001; p=0,001; p=0,001). VEGF düzeylerinin dağılımında Grup IV ratlarda ölçülen VEGF düzeyinin Grup I, Grup III ve Grup V ratlara kıyasla daha düşük olmasından kaynaklı anlamlı bir fark izlendi (p değerleri sırasıyla; p=0,003; p=0,040; p<0,001; p<0,001; p=0,005; p<0,001). Bu sonuçlara göre en düşük ortalama VEGF değeri 101,08 olup Grup IV’te tespit edilmiştir. Patolojik incelemede ise Grup IV ratlardaki inflamatuar membran oranı Grup II ve Grup V ratlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (p değerleri sırasıyla; p=0,041; p=0,005).Fibroblast proliferasyon düzeyinde Grup II ratlarda, Grup III ve Grup IV ratlara göre daha yüksek olmasından kaynaklı istatistiki bir fark bulundu (p değerleri sırasıyla; p=0,030; p=0,045). Damarsal v yapılaşma değerlendirildiğinde Grup I ratlardaki damarsal yapılaşma düzeyinin Grup IV ve Grup V ratlara göre daha yüksek, Grup II ratlarda Grup IV ratlara göre daha yüksek olduğu görüldü (p değerleri sırasıyla; p=0,015; p=0,030; p=0,045). Damarsal yapılaşma ortalama skoru 1,5 değeri ile en düşük Grup IV’te izlendi. Grup Sonuç: Bu çalışmada korneal kimyasal yanık modellemesinde subkonjonktival IL-1α reseptör antagonistinin IL-1α ve VEGF düzeyini düşürdüğü ELISA ile gösterilmiştir. Korneaların patolojik incelemesinde fibroblast proliferasyonunun, inflamatuar ve vasküler yapıların azalmış olduğu görülmüştür. Sonuçlar karşılaştırıldığında IL-1α reseptör antagonistinin antianjiogenik etkisi bevacizumab grubuna kıyasla daha yüksek oranda izlenmiştir. IL-1α reseptör antagonisti inflamasyona sekonder oluşan korneal neovaskülarizasyonlar üzerinde inhibitör etkiye sahiptir.
  • Öğe
    Total Abdominal Histerektomi Yapılan Hastalarda İntraoperatif Ketamin İnfüzyonu Ve Deksketoprofen Uygulamalarının Akut Postoperatif Ağrı Ve Kronikleşen Ağrı Üzerine Etkilerinin Karşılaştırılması
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi, 2023) Karakaya, Hatice Betül; Reisli, Ruhiye
    Amaç: Bu çalışma ile total abdominal histerektomi cerrahisi geçiren hastalarda intraoperatif kullanılan ketamin ve dekstketoprofen ile; oluşacak akut ağrıyı azaltmayı, intraoperatif opioid kullanımını azaltarak hiperaljezi ve nöropatik ağrı geli şme insidansını azaltmayı, iki ajanın akut ve kronikleşen ağrı üzerine etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. Yöntem: Etik Kurul onayı alındıktan sonra ASA 1-2 grubunda yer alan, VKİ<30 olan, 18-65 yaş aralığında toplam 96 hasta; deksketoprofen (D), ketamin (K) ve ketamin-deksketoprofen (K-D) olmak üzere randomizasyon yöntemi ile 3 gruba ayrıldı. Kontrol grubu yoktu. Rutin genel anestezi monitörizasyonu yapıldı giriş değerleri kaydedildi ve tüm hastalara rutin genel anestezi yöntemi uygulandı. 0,5-1 MAC sevofluran inhalasyonu ve 0,1-0,25 μg/kg/dk remifentanil infüzyonu ile idame sağlandı. Tüm hastalara postoperatif analjezi için 1 mg/kg tramadol uygulandı ve antiemetik uygulandı.1.Grup (ketamin)’a rutin anestezi uygulamalarına ek olarak indüksiyon aşamasında 0,25 mg/kg ketaminbolus yapıldı, cerrahi kesiden önce 5mcg/kg/dk ketamin infüzyonu açıldı. 2.Grup (deksketoprofen)’a indüksiyon aşamasında 0,25mg/kg ketamin ve 50 mg=2ml deksketoprofen bolus yapıldı, cerrahi kesiden önce 5mcg/kg/dk ketamin infüzyonu açıldı. 3.Grup (ketamin-deksketoprofen)’a indüksiyon aşamasında 2 ml serum fizyolojik, 50 mg deksketoprofen bolus yapıldı, serum fizyolojik infüzyonu açıldı. Cerrahi sonunda cilt kapatmaya geçilirken ketamin infüzyonu sonlandırıldı. Hastaların intraoperatif 1-5-30- 60.dakikadaki tansiyon, nabız, satürayon değerleri, toplam remifentanil - sevofluran tüketim miktarları kaydedildi. Postoperatif tüm hastalara tramadol ile hazırlanmış hasta kontrollü analjezi cihazı takıldı. Postoperatif ilk 24 saat VAS (Visual Analog Scale ) değerleri ve ilaçlara bağlı gelişen yan etkiler kaydedildi. Hastalarla telefon görüşmesi yapılarak tüm hastaların postoperatif 1-2-3.ay ağrısı DN4 (Doluer Neuropathique 4 Questions) kriterlerine göre sorgulandı. Bulgular: Hastaların demografik verileri gruplar arası karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. (p>0,05) Postoperatif VAS skorları gruplar arasında karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı. (p<0,05) Postoperatif 1 gün boyunca yapılan takipte 1-4-8-12-24. saatlerde grup 3 (deksketoprofen) hastalarında ketamin infüzyonu yapılan grup 1-2 ye göre genelde VAS skoru yüksek bulundu. Grup 2 (ketamindeksketoprofen) ‘de ise VAS skoru grup 1-3 e göre anlamlı daha düşük seyretti. ( p<0,05) Toplam cerrahi süresi ve toplam anestezi süresi gruplar arasında karşılaştırıldığında anlamlı fark yoktu. (p>0,05) Toplam remifentanil, sevofluran, ketamin miktarı grup 1-2-3 arasında karşılaştırıldığında elde edilen sonuçlar istatiksel olarak anlamlı bulundu. (p>0,05) Postoperatif 1. ayda nöropatik ağrı açısından gruplar karşılaştırıldığında DN4 skoru ketamin grubunda (grup 1) anlamlı en düşük bulundu. Grup 1 (ketamin) ve grup 3 (deksketoprofen) 1.aydaki DN4 skorları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bulundu. (p<0,05) Tüm gruplarda postoperatif 1.ay ve 3.aydaki DN4 skoru karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bulundu. (p<0,05) Sonuç: İntraoperatif subanestetik dozda ketamin postoperatif akut (VAS) ve kronik ağrı (DN4) skorlarını düşürerek ağrı gelişme insidansını azalttı; deksketoprofen ile birlikte kullanıldığında bu etki daha güçlüydü. Aynı zamanda intraoperatif uygulanan ketamin,
  • Öğe
    Metilkobalamin ve takrolimus içeren Polikaprolakton (PCL) nanofiberlerin periferik sinir rejenerasyonuna etkilerinin karşılaştırılması
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi, 2023) Tekecik, Mahmut; Altuntaş, Zeynep
    Periferik sinir yaralanmaları sık görülen; etkilenen hasta grubunda, duyusal ve motor fonksiyonlarda kayba neden olabilen bir durumdur. Kusursuz yapılan cerrahiler sonrasında bile motor ve duyusal fonksiyonlarda tatmin edici sonuçlara ulaşılamayabilir. Periferik sinir yaralanmalarının tam olarak iyileşmemesi genellikle etkilenen uzuvlarda uyuşma, kronik ağrı , duyusal ve/veya motor fonksiyonlarda azalma gibi birçok olumsuz sonuca yol açmakta ve bu nedenlerle periferik sinir yaralanmaları dünya çapında bir klinik sorun teşkil etmektedir. Tam anlamıyla başarılı olarak uygulanabilecek farmakolojik ajanın bulunması için güncel araştırmalar bu yöne doğru evrilmiştir. Bu araştırmalardan bir tanesi de nanoteknoloji ve bu yöntemle üretilen nanomateryallerdir. Çalışmamızda periferik sinir rejenerasyonuna farklı mekanizmalar üzerinden katkı yapan metilkobalamin ve takrolimus içeren nanofiber sinir sargılarının etkilerinin karşılaştırılaştırılması amaçlanmıştır. Her grupta 8’er adet sıçan olacak şekilde 6 grup oluşturularak işlemler gerçekleştirildi. Tüm gruplarda anestezi altında sıçanların sol siyatik siniri dorsal yaklaşım ile eksplore edildi ve Grup 1 hariç diğer tüm gruplarda sol siyatik trifurkasyonunun 1 cm proximalinde mikroskop altında mikromakas ile tam kat düz kesi yapıldı. Kesi sonrası aynı seansta siyatik sinir 9/0 nylon dikişler ile epinöral onarım yapılarak koaptasyon sağlandı. Grup 2 için sadece epinöral onarım yapıldı. Grup 3 için epinöral onarım hattı etrafına elektro-eğirme yöntemi ile üretilen PCL sinir sargısı sarıldı. Grup 4 için epinöral onarım hattı etrafına içerisinde Metilkobalamin bulunan, Grup 5 için Takrolimus bulunduran, Grup 6 için hem Metilkobalamin hem de Takrolimus bulunduran PCL nanofiber sinir sargıları sarıldı. Sıçanlar 8 hafta süre ile takip edildi. Sıçanlar sakrifiye edilmeden önce fonksiyonel değerlendirme için yürüme testi ve elektrofizyolojik değerlendirmeler yapıldı. Sakrifikasyon anestezi altında gerçekleştirildikten sonra sol siyatik sinirden örnek alınarak histopatolojik inceleme yapıldı. Bilateral gastroknemius kasları origo-insersiyolarından ayrılarak hassas laboratuvar terazisi ağırlıkları ölçüldü ve gastroknemius kas ağırlık indeksi hesaplandı. v 8. hafta sonunda yapılan değerlendirmelerde siyatik sinirde tam kat kesi yapılarak cerrahi işlem uygulanan gruplar arasında en iyi SFI değeri Grup 4’te bulundu. Siyatik sinirde tam kat kesi yapılarak cerrahi işlem uygulanan gruplar arasında sham grubuna en yakın, en iyi gastroknemius kas ağırlık indeksi değerleri Grup 4 ve 5 ’te bulundu. Grup 4 ve 5 arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0.600). Grup 1’den Grup 6’ya sırasıyla ortalama latans süreleri; 1,42±0,13 , 2,15±0,47 , 1,83±0,22 ,1,63±0,22 , 1,74±0,25 , 1,82±0,16 ms olarak bulundu. Grup 1’den Grup 6’ya sırasıyla ortalama amplitüd değerleri; 11,91±2,30 , 3,59±0,76 , 4,86±3,71 , 9,27±2,41 , 7,75±2,51 , 5,62±3,37 mV olarak bulundu. Histopatolojik değerlendirmede ortalama fibrozis değeri Grup 5’te en düşük olarak bulundu. İnflamasyona bakıldığında Grup 5 ve 6’da diğer gruplara göre daha az inflamasyon görüldü. Grup 4 ve 5’te aksonal dejenerasyon derecesi %50’den fazla olan sıçan görülmedi. Ortalama vaskülarizasyon değerinin en yüksek Grup 3’te olduğu ve Grup 4,5 ve 6’nın da benzer vaskülarizasyon değerlerine sahip olduğu görüldü. Gruplar mm2 ‘deki aksonal yoğunluk açısından karşılaştırıldığında en fazla ortalama akson sayısının Grup 5’te olduğu görüldü. Fasiküler organizasyon bozukluğunun siyatik sinire tam kat kesi yapılarak cerrahi işlem uygulanan gruplar arasında en az Grup 4’te olduğu görüldü. Grup 4’te %50 fazla fasiküler organizasyon bozukluğu bulunan sıçan görülmedi. Sonuç olarak hem metilkobalamin hem takrolimus içeren nanofiber sinir sargılarının ayrı ayrı kullanıldığında fonksiyonel ve histopatolojik olarak sinir rejenerasyonuna olumlu katkıda bulunduğu görüldü. İki ajan fonksiyonel ve histopatolojik olarak karşılaştırıldığında sinir rejenerasyonu açısından birbirlerine belirgin üstünlüğü olmadığı görüldü. Metilkobalamin ve takrolimusun birlikte kullanımının sinir rejenerasyonu üzerinde sinerjistik bir etki yaratmadığı ve sinir iyileşmesi için olumlu katkıları bulunmasına karşın istatistiksel olarak anlamlı fark oluşturmadığı gözlemlendi.
  • Öğe
    Deneysel akut spinal kord hasarında myrıcetın'in nöroprotektif etkilerinin değerlendirilmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi, 2023) Kaplan, Serdar; Keskin, Fatih
    Amaç : Bu projemizde antioksidan özelliklere sahip flavionid polifenolik bileşik sınıfının bir üyesi olan Myricetin’i travmatik spinal kord hasarı oluşturulan ratlara uygulayarak Myricetin’in travma sonrası spinal korddaki serbest radikallere bağlı gelişen sekonder hasara yönelik nöroprotektif etkilerini değerlendirdik. Yöntem : 45 adet wistar albino cinsi rat her grupta 9 adet olmak üzere 5 gruba ayrılarak randomize edildi. Travmatik spinal kord hasarı titanyum çubuklar vasıtası ile ağırlık düşürme tekniği ile gerçekleştirildi. Grup-1 (sham) ratlara 1.gün laminektomi yapıldı. 7.gün kan ve doku örnekleri alındı. Grup-2 ratlara 1.gün laminektomi yapıldı. 7 gün boyunca oral gavaj (OG) ile %0,9 luk serum fizyolojik (SF) verildi. 7.gün kan ve doku örnekleri alındı. Grup-3 ratlara 1.gün laminektomi yapıldı. Titanyum çubuklar ile spinal travma oluşturuldu. 7 gün boyunca oral gavaj (OG) ile %0,9 luk serum fizyolojik (SF) verildi. 7.gün kan ve doku örnekleri alındı. Grup-4 ratlara 1.gün laminektomi yapıldı. Titanyum çubuklar ile spinal travma oluşturuldu. 7 gün boyunca oral gavaj (OG) ile düşük doz myricetin (5mg/kg/gün) verildi. 7.gün kan ve doku örnekleri alındı. Grup-5 ratlara 1.gün laminektomi yapıldı. Titanyum çubuklar ile spinal travma oluşturuldu. 7 gün boyunca oral gavaj (OG) ile yüksek doz myricetin (25mg/kg/gün) verildi. 7.gün kan ve doku örnekleri alındı. ii Deneyin 1. ve 7. günlerinde ratların motor muayeneleri için Basso Beattie and Bresnahan (BBB) ve Modifiye Tarlov Skalası testleri uygulandı. Ratlardan elde edilen hasarlı spinal kord dokusu ve kandan interlökin-1beta (IL-1b), interlökin-10 (IL-10), total antioksidan status (TAS), total oksidatif status (TOS), malonildialdehit (MDA) seviyeleri enzyme linked immunosorbent assay (ELISA) yöntemi ile fakültemiz Tıbbi Biyokimya A.D. Araştırma Laboratuvarında çalışılmıştır. Fakültemiz Histoloji ve Embriyoloji A.D. laboratuarında ratlardan elde edilen spinal kord kesitleri hematoksilen eozin (H-E) boyası kullanılarak histoloji laboratuarında ışık mikroskobu altında incelenmiştir. Apoptotik hücreler TUNEL yöntemi ile ApopTag In Situ Apoptosis Detection Kit (Millipore) kullanılarak etiketlenmiştir. TUNEL pozitif hücreler gri maddede 4 mikronluk kesitlerde ışık mikroskobunda 20'lik objektifde sayılarak yüzdeleri alınmıştır. Histopatoloji skoru ve TUNEL pozitif hücre sayısı, TUKEY testi ile tek yönlü varyans analizi (ANOVA) kullanılarak istatistiksel analiz yapılmıştır. Bulgular : Myricetin, serum ve dokuda dozdan bağımsız olarak IL-10 seviyelerinde artışa sebep oldu. Serum IL-1beta seviyelerinde ilaç dozundan bağımsız düşüş görülürken, doku örneklerinde yüksek doz ilaç grubunda IL-1beta seviyesinde anlamlı düşüş görüldü. Myricetin’in uygulama dozu arttığında daha belirgin antioksidan yanıt oluşturarak TOS seviyesinde düşüşe, TAS seviyesinde yükselişe yol açtığı tespit edildi. Yine Myricetin’in uygulama dozu arttığında oksidatif stresin güçlü belirteçlerinden olan MDA seviyelerinde anlamlı gerilemeye neden olduğu görüldü. Histopatolojik incelemede Myricetin etkisi ile TUNEL pozitif hücre sayısı ve apoptotik indeksin anlamlı olarak azaldığı tespit edildi. Yüksek doz ilaç grubunda diğer deney gruplarına göre en düşük apoptotik indeks tespit edildi. Klinik olarak Basso-Beattie-Bresnahan (BBB) lokomotor derecelendirme ölçeği ve Modifiye Tarloc Skalası, travma sonrası Myricetin’in nörolojik muayenede iyileşme gösterdiği görüldü. Sonuç : Elde ettiğimiz biyokimyasal veriler, histopatolojik değerlendirme ve nörolojik muayene sonuçlarına göre Myricetin travma sonrası görülen sekonder spinal kord hasarında antiinflamatuar, antiapoptotik, antioksidan ve nöroprotektif etki göstermiştir.