Fen Bilimleri Enstitüsü Tez Koleskiyonu
Bu koleksiyon için kalıcı URI
Güncel Gönderiler
Öğe Magnezyum zk60 matris tib2-WS2 hibrit takviyeli kompozit malzemelerin üretimi ve mekanik özelliklerinin incelenmesi(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2025) Taşcı, Harun; Gökmeşe, Hakan; Taşcı, UfukMagnezyum alaşımları, yüksek işlenebilirlik, düşük yoğunlukları ve yüksek özgül mukavemetleri gibi öne çıkan avantajları sayesinde elektronik, otomotiv ve havacılık endüstrilerinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu avantajlarından ötürü bu malzemelerin endüstriyel uygulamalarda tercih edilmesinin başlıca sebepleri olarak gösterilmektedir. Otomotive ve havacılık gibi önemli uygulama bulan sektörler de sırasıyla yakıt tasarrufu, çevresel ve ekonomik sürdürülebilirlik bakımından önem arz etmektedir. Dolayısıyla belirtilen uygulama alanları kapsamında yakıt verimliliğinin artırılması ve aynı zamanda birçok malzemeye kıyasla mekanik özellikleri de değerlendirildiğinde hafif malzemelerin seçilmesi önemli olmaktadır. Malzeme üretim süreçlerinde hafiflik değerlendirildiğinde magnezyum, düşük yoğunluğu bakımından tercih edilen kıymetli bir metal olması aynı zamanda bu özellikleri ile de taşımacılık sektöründe önemli bir rol üstlenmektedir. Belirtilen bu bilgiler kapsamında saf halinde magnezyum, birçok saf metalde olduğu gibi istenilen mekanik özelliklerin elde edilmesinde yetersiz kalabilmektedir. Bu nedenle, mekanik özelliklerin iyileştirilmesi amacıyla çeşitli üretim yöntemleri ve alaşımlama teknikleri kullanılmaktadır. Bu bağlamda farklı sekteröl uygulamalar kapsamında, malzeme mikroyapı ve aranılan mekanik özellikler kapsamında çeşitli magnezyum alaşımları kullanımı dikkat çekmektedir. Bu çalışmada ise toz metalurjisi yöntemi kullanılarak ZK60 magnezyum alaşım matrisli TiB2/WS2 takviyeli kompozit ve hibrit kompozit malzemeleri üretilmiştir. Kompozit ve hibrit kompozit deney numunelerinin üretim süreçlerinde sıcak presleme yöntemi kullanılmıştır. Kompozit hibrit malzemelerinde sırasıyla yoğunluk ölçüm işlemleri, mikro sertlik ölçümleri ve mikroyapısal karakterizasyon değerlendirmeleri kapsamında ise SEM ve EDS incelemeleri yapılmıştır. ZK60 magnezyum alaşım matrisli TiB2/WS2 takviyeli kompozit ve hibrit kompozit malzemeleri için ağırlıkça ZK60+%5TiB2 e en yüksek yoğunluk değeri olarak %97,5 elde edilirken, sertlik değeri olarak en yüksek sertlik sonucu ise ZK60+%5TiB2+%2WS2 numunesinde 109.8 HV olarak ölçülmüştür.Öğe Yeşil sentez çinko oksit nanopartiküllerin bazı oral patojenler üzerine etkilerinin değerlendirilmesi(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2025) Sevinç Şaşmaz, Canan; Torlak, EmrahAğız mikrobiyomunda yaygın olarak bulunan biyofilm oluşturma yeteneğine sahip patojenler diş ve diş eti problemlerinin başlıca nedenleri arasındadır. Bu nedenle antibiyofilm nitelikte antimikrobiyal ajanlar ağız ve diş sağlığının iyileştirilmesinde fayda sağlama potansiyeline sahiptir. Alternatif antimikrobiyal ajanlar arasında yeşil sentez ile elde edilen nanopartiküller (NP) çevre dostu ve biyouyumlu olmaları ile dikkat çekmektedir. Bu çalışmada Peganum harmala tohum ekstraktı kullanılarak yeşil sentez yöntemiyle elde edilen çinko oksit NP (Y-ZnO NP)’lerin karakterizasyon sonuçlarının ve biyolojik aktivitelerinin kimyasal sentez ZnO NP (K-ZnO NP)’ler ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca, ZnO NP’lerin sentez yöntemi, boyutları ve şekillerinin biyolojik aktiviteleri üzerindeki etkileri değerlendirilmiştir. Karakterizasyon amacıyla ZnO NP’lerin morfolojik, yapısal, boyut ve yüzey özellikleri ultraviyole görünür bölge spektroskopisi (UV-VIS), Fourier dönüşümlü kızılötesi spektroskopisi (FTIR), X-ışını difraksiyonu (XRD), geçirimli elektron mikroskobu (TEM), alan emisyonlu taramalı elektron mikroskobu (FE-SEM), enerji dağılımlı X-ışını spektroskopisi (EDX) ve zeta potansiyel analizleri ile incelenmiştir. ZnO NP’lerin antibakteriyel etkileri agar difüzyon, broth mikrodilüsyon ve çoğalma eğrisi analizleriyle, antibiyofilm etkileri ise kristal viyole boyama ve ekstraselüler polimerik madde (EPS) üretimi analizleri ile üç oral patojen bakteri türü (Staphylococcus aureus, Enterococcus faecalis ve Streptococcus mutans) üzerinde değerlendirilmiştir. ZnO NP’lerin bakterilerin hücresel solunumuna etkileri 2,3,5-trifeniltetrazolyum klorür (TTC) indirgenmesi, membran geçirgenliğine etkileri ise β-galaktosidaz salınımı ile değerlendirilmiştir. Hücrelerdeki süperoksit anyon düzeyleri Nitroblue tetrazolyum (NBT) indirgenmesi yöntemi ile ölçülmüştür. ZnO NP’lere maruziyetin bakteri hücrelerinde neden olduğu morfolojik değişimler ise FE-SEM ile görüntülenmiştir. Karakterizasyon sonuçları her iki yöntemle sentezlenen ZnO NP’lerin kristal yapıda ve küresel morfolojiye sahip olduğunu göstermiştir. Y-ZnO NP’lerin partikül boyutlarının 5-65 nm aralığında, K-ZnO NP’lerin partikül boyutlarının ise 25-50 nm aralığında olduğu gözlenmiştir. Y-ZnO NP’lerin minimum inhibisyon konsantrasyonu (MİK) değerleri S. aureus ve E. faecalis için 62,5 µg/mL, S. mutans için 31,25 µg/mL olarak, K-ZnO NP’lerin MİK değerleri ise sırasıyla 250 µg/mL, 500 µg/mL ve 125 µg/mL olarak belirlenmiştir. Agar difüzyon yöntemi ile maksimum inhibisyon zonu Y-ZnO NP uygulamasıyla S. mutans’a karşı ölçülmüştür. Y-ZnO NP’ler 500 µg/mL konsantrasyonda S. aureus, E. faecalis ve S. mutans’ın biyofilm üretimini sırasıyla %82, %71 ve %93 oranında inhibe etmiştir. Aynı konsantrasyonda K-ZnO NP’ler ile elde edilen inhibisyon oranları ise sırasıyla %49, %41 ve %59’dur. Bu sonuçlar ile uyumlu olarak Y-ZnO NP’lerin biyofilm oluşumuyla doğrudan ilişkili olan EPS üretimini daha yüksek oranda inhibe ettiği tespit edilmiştir. Ayrıca, Y-ZnO NP’lerin bakteriyel solunumu K-ZnO NP’lere kıyasla daha yüksek düzeyde baskıladığı, hücre membran geçirgenliğini ve süperoksit anyon üretimini daha yüksek düzeyde artırdığı gözlenmiştir. FE-SEM analizleri, ZnO NP’lerin bakteri hücre morfolojisi üzerinde belirgin yapısal değişimlere yol açtığını göstermiştir. Y-ZnO NP’ler, K-ZnO NP’lere kıyasla hücre yüzeyine daha güçlü biçimde adsorbe olmuş, hücre etrafında yoğun partikül birikimleri oluşturmuştur. Elde edilen sonuçlar ZnO NP’lerin biyolojik aktivitelerinin yeşil sentez ile arttırılabileceğini ve yeşil sentez ZnO NP’lerin biyofilm oluşturma yeteneğine sahip patojenler ile mücadele için kullanım potansiyeline sahip olduğunu ortaya koymaktadır.Öğe Hücre canlılık tespiti için iletim hattı tabanlı biyosensör tasarımı ve uygulaması(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2025) Ateş, Taha Fatih; Özkan, Ali OsmanTez çalışmasında, kanser hücre kültürlerinde sitotoksisite tespiti için kullanılan geleneksel biyolojik yöntemlere alternatif olabilecek, hızlı, tekrarlanabilir, işaretsiz ve non-invaziv bir ölçüm yöntemi geliştirilmiştir. Çalışmanın temel amacı, mikrodalga frekanslarında çalışan metamalzeme tabanlı bir Ayrık Halka Rezonatör (Split Ring Resonator-SRR) biyosensör sistemi tasarlamak, üretmek ve hücre canlılığı değişimlerini elektromanyetik parametreler üzerinden izleyebilmek ve sensör etkinliğini geleneksel yöntemler ile doğrulamaktır. Araştırmada, PANC-1 ve BxPC-3 pankreas kanseri hücre hatları seçilmiş ve Quercetin sitotoksik ajanının farklı dozlarda (10, 100, 500, 1000 µg/ml) ve farklı inkübasyon sürelerinde (24, 48, 72 saat) uygulandığı kültürlerde sitotoksik etkinin ölçümü hedeflenmiştir. Çalışmanın ilk aşamasında, koaksiyel prob ve Vektör Ağ Analizörü kullanılarak hücre süspansiyonlarının 1–20 GHz aralığındaki dielektrik özellikleri belirlenmiş, canlı hücre yoğunluğundaki azalmaya paralel olarak dielektrik sabitinin (ε′) sistematik biçimde düştüğü saptanmıştır. Bu ilişki, hücre membranlarının kapasitif etkisine dayanan bir biyofiziksel model ile açıklanmıştır. Elde edilen dielektrik veriler kullanılarak çift modlu (1,4 GHz ve 2,6 GHz) SRR sensör tasarlanmış, optimize edilmiş ve prototip üretilmiştir. Deneysel ölçümler sonucunda, sitotoksisite arttıkça rezonans frekansının yüksek frekansa kaydığı ve S21 iletim katsayısının genlik değerinin azaldığı gözlenmiştir. Geliştirilen sensör, canlı hücrelerin oluşturduğu kapasitif etkinin kaybını elektromanyetik düzlemde başarıyla tespit etmiştir. Sensör verileri, eşzamanlı olarak yürütülen MTT hücre canlılık testi ve mikroskopi morfoloji analizleriyle karşılaştırılmış; her iki yöntemin sonuçları arasında çok güçlü pozitif korelasyon (r = 0,951,00) belirlenmiştir. Bu bulgu, mikrodalga sensörün hücre canlılığını güvenilir biçimde yansıtabildiğini göstermektedir. Ayrıca, elde edilen S-parametre verileri sınıflandırılmış ve farklı sitotoksisite seviyeleri %96 doğruluk oranı ile otomatik olarak ayırt edilebilmiştir. Regresyon modelleri kullanılarak MTT % canlılık değerleri sensör çıktılarından doğrudan tahmin edilmiş ve R = 0,97 korelasyon katsayısına ulaşılmıştır. Geliştirilen SRR tabanlı biyosensör; MTT gibi kimyasal reaktiflere ihtiyaç duymayan, düşük maliyetli, hızlı, tekrarlanabilir, taşınabilir ve otomasyona uygun bir alternatif olarak öne çıkmaktadır. Bu tez, kanser araştırmalarında hücre canlılığının elektromanyetik tabanlı olarak izlenmesine yönelik yeni bir yaklaşım sunmakta ve gelecekte gerçek zamanlı, çoklu parametreli biyosensör platformlarının geliştirilmesine öncülük etmektedir.Öğe Türk cami mimarisinde optimum akustik konfor parametrelerinin belirlenmesi(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2025) Kaygısız, Ali; Semerci, FatihAntik dönemlerden itibaren "İyi akustik nedir? Nasıl sağlanır?" sorularına, deneme-yanılma yöntemi içerisinde sezgisel gözlemler ve deneyimlerle cevap aranmıştır. 20yy. başlarında Sabine tarafından reverberasyon süresinin tanımlanması ile birlikte bu arayış, belirli hesaplamalarla bilimsel bir temelde araştırma çabalarına dönüşmüştür. Sonraki süreçte yapılan çalışmalar, performans mekanının işlevsel gereksinimleri doğrultusunda akustik konforun ölçülebilir parametrelerle incelendiği çalışmalara evrilmiştir. Günümüzde yapılan çalışmalar, kendine has, daha özelleşmiş nitelikte akustik özelliklere sahip mekânlar üzerine odaklanmış durumdadır. Bu mekanlardan birisi de cami yapılarıdır. Bu çalışmanın konusunu, cami yapılarının kendine özgü akustik özellikleri ile klasik konuşma ve klasik müzik amaçlı yapılardan ayrılan bir akustik ortam olduğu varsayılarak, Türkiye'de yer alan camiler için optimum akustik konfor koşullarının belirlenmesi ve cami yapıları özelinde akustik konfor parametrelerinin optimum akustik konfor koşulları üzerinde etkisini incelemek oluşturmaktadır. Çalışma, cami yapılarının ebatları ve birbirlerine olan oranları, kubbe, mihrap, minber ve yüzey malzemelerinin biçim ve fiziksel özellikleri gibi akustik parametreleri etkileyebilecek mimari özelliklerden bağımsız olarak gerçekleştirilmiştir. Çalışmada, Türkiye'de yeni tasarlanacak cami yapılarında mimari tasarıma yön verecek akustik konfor koşullarının sağlanabilmesi için referans akustik konfor parametre değerlerinin ortaya konulması hedeflenmiştir. Bu tez çalışmasında, nitel ve nicel araştırma yöntemleri bir arada kullanılmıştır. Nitel araştırma yöntemi olarak kapsamlı bir literatür taraması yapılmış ve uzman görüşlerine başvurulmuştur. Nicel araştırma yöntemi olarak ise simülasyon ve anket yöntemi uygulanmış, elde edilen sonuçların değerlendirilmesinde istatistiksel analiz yöntemlerinden yararlanılmıştır. Çalışma kapsamında camilerde yer alan eylemler, konuşma anlaşılabilirliği ve dini musiki başlıkları altında ele alınmıştır. Cami yapılarında, daha yavaş ve vurgulu hızda icra edilen konuşma eylemleri için klasik anlaşılabilirlik testleri yerine bu çalışma kapsamında geliştirilen özgün bir anlaşılabilirlik testi uygulanmıştır. Cami yapıları özelinde konuşma eylemleri ile dini musiki eylemleri bir arada değerlendirilerek, Türk cami mimarisinde optimum akustik konfor parametreleri belirlenmiş, literatürde yer alan optimum nesnel akustik konfor parametre kabulleri ile karşılaştırılmıştır.Öğe Geleceğin tarımı: IoT ve yapay zeka ile sürdürülebilir sera yönetimi(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2025) Beşir, Kerim; Ergün, HalimeBu tezde, çilek yetiştiriciliğinde sürdürülebilir sera yönetimini desteklemek amacıyla, sensör tabanlı bir Nesnelerin İnterneti (IoT) altyapısı ile makine öğrenmesine dayalı haftalık verim tahminini bir araya getiren akıllı bir sera prototipi geliştirilmiş ve gerçek koşullarda test edilmiştir. ESP32 tabanlı bir kontrol birimi aracılığıyla; sıcaklık, bağıl nem, hava kalitesi, toprak nemi ve ışık şiddeti sensörlerinden 15 dakikalık aralıklarla veri toplanmıştır. Elde edilen çok değişkenli zaman serileri hem bir IoT bulut platformuna hem de yerel belleğe kaydedilmiştir. Bu sayede sera içi koşullardaki ani değişimler çevrimiçi izlenebilmiş; fan, ısıtıcı ped ve sulama pompası önceden belirlenen eşik değerlere göre otomatik olarak çalıştırılarak ortam parametreleri hedef aralıklarda tutulmuştur. Veri işleme sürecinde ölçümler saatlik ve günlük düzeyde özetlenmiş; günlük ışık yükünü temsil eden yaklaşık Günlük Işık İntegrali (DLI) ve sıcaklığa dayalı Büyüme Derecesi Günleri (GDD) göstergeleri türetilmiştir. Düzensiz aralıklarla kaydedilen hasat miktarları, (i) kütleyi koruyan doğrusal kümülatif enterpolasyon ve (ii) DLI temelli ağırlıklandırılmış dağıtım yaklaşımlarıyla önce günlük, ardından haftalık verim serilerine dönüştürülerek çevresel verilerle aynı zaman ekseninde hizalanmıştır. Verim tahmininde çıktı değişkeni haftalık toplam verim olarak tanımlanmış; girdi özellikleri ise her haftadan önceki dönemi kapsayan yedi günlük kaydırmalı pencerelerden elde edilen DLI ve GDD birikimleri ile sensör ölçümlerinin ortalamalarından oluşturulmuştur. Böylece verimin tek bir güne ait anlık koşullardan ziyade, bir hafta boyunca biriken mikroiklim etkilerinin bileşik sonucu olduğu varsayımını yansıtan bir özellik uzayı elde edilmiştir. Modelleme aşamasında doğrusal regresyon, Random Forest ve Gradient Boosting algoritmaları ile tahmin modelleri kurulmuş; performans k-katlı çapraz doğrulama ile değerlendirilmiştir. En yüksek başarı, Gradient Boosting modelinde yaklaşık R² = 0,94 düzeyinde elde edilmiş ve hata metrikleri haftalık verim ile çevresel koşullar arasındaki ilişkinin güçlü biçimde yakalandığını göstermiştir. Çalışmanın temel katkıları; (i) gerçek sensör verileri ile manuel hasat kayıtlarını entegre eden, gerçek zamanlı veri toplama, çevrimiçi izleme ve otomasyon işlevlerini bir araya getiren düşük maliyetli bir akıllı sera altyapısının geliştirilmesi, (ii) düzensiz zamanlı hasat kayıtlarını kütle korunumlu ve ışık temelli ağırlıklandırma yaklaşımlarıyla günlük/haftalık serilere dönüştüren esnek bir analiz çerçevesinin önerilmesi ve (iii) çilek verimini haftalık ölçekte anlamlı doğrulukla tahmin edebilen makine öğrenmesi tabanlı bir karar destek modelinin sunulmasıdır.Öğe Diyabetin neden olduğu nöropati üzerine dapagliflozin (DAPA) ve borik asitin semaforin sinyal yolağı üzerinden araştırılması(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2025) Hamawandı, Shno Abbas Hameed; Karataş, Mehmet; Şentürk, HakanDiyabetik nöropati (DN), Diyabetes Mellitus’un en ciddi mikrovasküler komplikasyonlarından biridir ve periferik sinirlerde ağrı, uyuşukluk ve motor fonksiyon kaybına neden olur. İnflamasyon, oksidatif stres ve mitokondriyal disfonksiyon, DN patofizyolojisinde önemli rol oynar. Son yıllarda, semaforinlerin, özellikle SEMA3A'nın, aksonal dejenerasyonu ve sinir rejenerasyonunu düzenleyen kritik moleküller olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada, streptozotosin ile oluşturulan deneysel diyabet modelinde dapagliflozin (DAPA; SGLT2 inhibitörü) ve borik asidin (BA) tek başına ve kombinasyon halinde potansiyel nöroprotektif etkileri araştırıldı. Serum oksidatif stres belirteçleri (TAS, TOS, OSI) ve SEMA3A düzeyleri ölçülerek istatistiksel olarak karşılaştırıldı.Sonuçlar diyabet grubunda antioksidan kapasitede azalma (TAS), oksidan yükte artış (TOS ve OSI) ve SEMA3A seviyelerinde yükselme olduğunu göstermiştir. Hem DAPA hem de BA tedavileri bu parametreleri önemli ölçüde iyileştirmiş, özellikle kombinasyon grubundaki değerler kontrol grubundaki değerlere yakın olmuştur. Bu bulgular, DAPA ve BA'nın oksidatif stresi baskılamak ve semaforin aracılı nöronal dejenerasyonu azaltmak için sinerjik olarak etki ettiğini göstermektedir. Çalışma, DAPA+BA kombinasyonunun diyabetik nöropati tedavisi için güçlü bir aday olabileceğini düşündürmektedir.Öğe Tarihi kültürel mirasın yeniden işlevlendirilmesinde kullanılabilecek bir yöntem önerisi: Türk ocakları örneği(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2025) Parlak, Özge; Yaldız, EsraKoruma kavramının temelleri, ilk çağlara dayanmakla birlikte dünü, bugünü ve yarını kapsayan, geçmiş ile gelecek arasındaki sürekliliği sağlamaya yönelik sürdürülebilir uygulamalar bütünüdür. İlk olarak manevi etkenlerle ortaya çıkan koruma anlayışı, 17. yüzyılda bir kavram olarak ele alınmaya başlanmış ve günümüze kadar gelişerek bugünkü şeklini almıştır. Günümüzde ise dünyada ve ülkemizde çeşitli mevzuat, tüzük ve ilke kararları ile hangi yapıların korunacağı ve nasıl korunması gerektiğinin sınırları çizilmiştir. Yeniden kullanım, koruma yöntemlerinden biri olarak tarihi kültürel mirasın gelecek kuşaklara aktarılmasında önemli bir araç olarak kabul edilmektedir. Ancak bazı örneklerde, yeniden kullanım uygulamalarının yapının sürdürülebilirliğini sağlamanın ötesinde, yapıya zarar vermekte, özgün yapı karakterini olumsuz yönde etkilemektedir. Bu bağlamda, çalışma alanı da bu problemden hareketle belirlenmiştir. Özgün işlevini yitirmiş tarihi kültürel mirasın gelecek kuşaklara en iyi biçimde aktarılması amacıyla, karar vericilerin öznel yaklaşımlarından ziyade koruma bakış açısı doğrultusunda özellikler reel verilerle; yapının mekânsal, hacimsel, teknik ve çevresel özellikleri gibi çok boyutlu verilerin birlikte değerlendirilmesi gerekliliği çalışmanın ana konusunu oluşturmaktadır. Türkiye ve dünya genelinde gerçekleştirilen yeniden işlevlendirme çalışmalarında hangi yöntemlerin kullanıldığına yönelik kapsamlı bir literatür taraması yapılmıştır. Bu araştırmalar sonucunda, sıklıkla tercih edilen yöntemlerden birinin Çok Kriterli Karar Verme Yöntemleri olduğu belirlenmiştir. Ahp ise çok kriterli karar verme yöntemlerinin bir çeşidi olup, özellikle üst ölçekli işlev kararlarında uygun bulunmakla birlikte, yapı özelinde işlevin uygunluğunu belirlemek için tek başına yeterli olmadığı tespit edilmiştir. Bu doğrultuda çalışmada, Ahp yöntemiyle önerilen yeni işlevin uygunluğunu değerlendirmek amacıyla, tarihi kültürel mirasın yeniden işlevlendirilmesinde kullanılabilecek bütüncül bir yöntem önerisi geliştirilmiştir. Önerilen yöntemde, öncelikle Ahp ile yapıya uygun işlev önerileri belirlenmiştir. Daha sonra, koruma bakış açısıyla, ulusal ve uluslararası mevzuat, tüzük, toplantı ve ilke kararları kapsamında oluşturulan ölçütler ile yeni işlev önerisinin uygunluğu analiz edilmiştir. Bu çerçevede, Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşüne ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna tanıklık eden; devlet ideolojisinin mimariye yansıması olarak değerlendirilebilen Cumhuriyet Dönemi Mimarlığı örneklerinden, özgün işlevini kaybetmiş Türk Ocağı yapıları çalışma kapsamında ele alınmıştır. Çalışma sonucunda, tarihi kültürel mirasın yeniden kullanımında yapının özgünlüğünün ve mekânsal kurgusunun bozulmadan korunması; reel veriler ile yapıdan elde edilen bilgilerin birlikte değerlendirilerek, yapıya en uygun işlevin seçilmesini sağlayacak bir yöntem kurgusu geliştirilmiş, özgün işlevini kaybeden bir yapı türü olan Türk Ocağı yapıları üzerinden sınanmıştır.Öğe Zeminlerin C sınıfı uçucu kül, nano silika ve kırmızı çamur ile iyileştirilmesi(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2025) Alabıdo, Yahya Ahmad; Yenginar, YavuzTez çalışmasında, zemin iyileştirme uygulamalarında Portland çimentosuna sürdürülebilir bir alternatif geliştirmek amacıyla, C sınıfı uçucu kül (UK) temelli çimentosuz bağlayıcı sistemlerin performansı kapsamlı bir şekilde araştırılmıştır. Çalışmanın özünü, dört farklı bağlayıcı kombinasyonunun (yalnız UK, UK+Kırmızı Çamur (KÇ), UK+Nano Silika (NS) ve UK+KÇ+NS) performansı sistematik olarak kıyaslanmıştır. Çalışma kapsamında, tane dağılımı ve ince tane içeriği farklılık gösteren (%9.0, 18.5, 37.8) üç zemin (A: SP-SC, B:SC, C: SC) kullanılarak farklı karakteristikteki enjeksiyonlarla iyileştirilmiştir. Enjeksiyon özellikleri Marsh hunisi ve çökelme deneyleriyle belirlenirken, iyileştirilmiş zeminin dayanım ve rijitlik özellikleri serbest basınç deneyleri ile belirlenmiştir. Mekanik performans üzerinde parametrelerin etkisi sistematik olarak belirlenmiştir. Bağlayıcı içeriği, dozajı ve kür süresindeki artışın dayanımı olumlu yönde etkilediği; buna karşılık, su muhtevası ve toplam su/bağlayıcı oranı (WT/Wb) arttıkça dayanımın belirgin şekilde azaldığı tüm sistemlerde gözlemlenen ortak eğilim olmuştur. Zemin tipinin etkisi belirgin olup, kumlu zemindeki ince tane oranı arttıkça (AB>A şeklinde gerçekleşmiştir. Yalnızca UK içeren enjeksiyonlarla, %30-40 gibi yüksek bağlayıcı içeriklerinde ~4600 kPa'ya varan yüksek dayanımlar elde edilmiştir. Ancak maliyet etkin bir çözüm sunmak ve toplam bağlayıcı tüketimini azaltmak amacıyla, bağlayıcı içeriği %10-20 için UK'nin performansının KÇ ve NS katkılarıyla artırılması hedeflenmiştir. Bu doğrultuda, UK+KÇ ikili sistemi, sağladığı alkali aktivasyon ile dayanımda %35-96'lık çarpıcı bir artışa yol açmıştır. UK+NS ikili sistemi ise, NS'nin dispersiyon zorluğu ve seyreltici etkisi nedeniyle tutarsız sonuçlar vermiştir. En üstün mekanik performans, UK+KÇ+NS üçlü sisteminden elde edilmiştir. Optimum KÇ ikame oranı zemin tipine bağlı olarak %10 (C zemini) ile %30 (A ve B zeminleri) arasında değişmekle birlikte, çevresel sürdürülebilirlik ve endüstriyel atığın değerlendirilmesi perspektifiyle %30 KÇ kullanımı önerilmiştir. Araştırmanın temel bulgusu, UK:%69–KÇ:%30–NS:%1 bileşimindeki optimize edilmiş üçlü sistemin, hem işlenebilirlik hem de mekanik performans açısından en üstün dengeyi sağladığıdır. Bu sistem, WT/Wb=1.2-1.5 aralığında 30-50 saniyelik Marsh hunisi akma süresi ve <%10 çökelme oranı ile sahada pompalanabilir ve stabil karışımlar sunmuştur. Mekanik performans üzerinde ise, KÇ'nin sağladığı alkali aktivasyon ile NS'nin katalitik çekirdeklenme etkisi sinerjistik bir şekilde birleşerek 56 günlük kür sonunda ~8200 kPa gibi geleneksel çimento değerleriyle rekabet edebilen bir serbest basınç dayanımına ulaşılmıştır. Elastisite modülü (E50) değerlerinin tüm sistemlerde 60-130qu bandında dağılım göstermesi üzerine, güvenli bir tasarım için E₅₀≈100qᵤ değerinin kullanılabileceği sonucuna varılmıştır. Sonuç olarak, bu araştırma, UK+KÇ+NS üçlü sisteminin, optimize edilmiş WT/Wb oranları ile uygulandığında, teknik performansın yanı sıra çevresel ve ekonomik avantajlar da sunan, zemin enjeksiyon ve derin karıştırma uygulamaları için güvenilir bir çimentosuz çözüm olduğunu kanıtlamıştır.Öğe Nötrosofik CRITIC ve nötrosofik EDAS yaklaşımları ile gıda üretiminde iş değerleme uygulaması(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2025) İnanoğlu Özkan, Esra; Efe, Burakİş değerleme, şirketlerin insan kaynakları süreçlerini daha etkili bir şekilde yönetmesi ve görevlerin ne kadar önemli olduğunun belirlenmesi için uygulanan sistematik bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım ile belirlenen işlerin önem düzeyleri adil ücretlendirme, kariyer planlaması ve performans yönetimi gibi insan kaynakları uygulamalarına dayanak oluşturmaktadır ve böylece organizasyon içinde insan kaynaklarının daha verimli ve dengeli bir şekilde yönetilmesine olanak tanımaktadır. Bu çalışmada bir organizasyonun dondurma üretim ünitesindeki altı mavi yaka iş pozisyon için Nötrosofik CRITIC (Criteria Importance Through Intercritera Correlation- Kriterler Arası Korelasyon Aracılığı ile Kriter Önemi) ve Nötrosofik EDAS (Evaluation Based on Distance from Average SolutionOrtalama Çözümden Uzaklığa Göre Değerlendirme) yöntemlerinden yararlanılarak iş değerleme yapılmıştır. İlk olarak CRITIC yöntem ile ana ve alt kriterlere ait ağırlıklar tespit edilmiş ardından EDAS yöntemiyle altı iş pozisyonu, ortalama çözüm noktasına olan uzaklıklarına göre sıralanmıştır. Bu yöntemler uzman görüşlerinden kaynaklanan belirsizliklerin modellenmesine imkân tanıyan nötrosofik yaklaşımı ile entegre edilmiştir. Çalışma sonunda altı iş pozisyonu için en önemli ana kriterin İş Koşulları olduğu belirlenmiş ve bu kriterin alt kriterleri arasında yer alan İşin Doğurabileceği Tehlikeler ve Çalışma Koşulları, öncelikli iki alt kriter olarak öne çıkmıştır. İş pozisyonları arasında ise, Bakım Onarım Personeli, en yüksek önceliğe sahip pozisyon olarak belirlenmiştir. Çalışmada iş değerleme süreci için nötrosofik yaklaşım temelli CRITIC ve EDAS yöntemleri kullanılarak literatüre katkı sağlanmıştır. Ayrıca elde edilen bu sıralamanın sağlamlığını test etmek amacıyla, yüksek korelasyona sahip üç kriter çifti üzerinde bir duyarlılık analizi gerçekleştirilmiştir. Bu kriterlerin etkisi model dışında bırakılarak yapılan yeniden hesaplamada, iş pozisyonlarına ait nihai sıralamanın değişmediği gözlemlenmiş ve bu durum modelin tutarlılığını ve güvenilirliğini güçlü bir şekilde desteklemiştir.Öğe Konya tarihi taş yapılarda alternatif onarım malzemeleri: andezitik tüf örneği(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2025) Gürel, Şerife Sümeyra; Dereli, MustafaDünya kültürel mirasında önemli bir yere sahip olan tarihi yapılar, çeşitli çevresel etkenler sonucu hasara uğramaktadır. Kültür mirası olan bu yapıların korunması, toplumların kültürel sürekliliğinin sağlanması açısından önem arz etmektedir. Tarihi yapıların korunması, onu meydana getiren yapı malzemelerinin korunması ile mümkündür. Tarihi yapılarda kullanılan başlıca yapı malzemesi ise doğal taşlardır. Tarihi taş yapıların restorasyon faaliyetlerinde bulundukları yöreye göre çeşitli onarım taşları kullanılmaktadır. Konya ve çevresindeki tarihi yapılarda tercih edilen başlıca onarım taşı, Sille yöresinden elde edilen ve “Sille taşı” olarak anılan andezitik tüflerdir. Günümüzde Sille yöresi andezitik tüflerinin temini ve mimarideki kullanımına ilişkin birtakım problemler mevcuttur. Sille bölgesinde andezitik tüflerin elde edildiği taş ocağı sayısı geçmişte yaklaşık 30 iken, günümüzde yalnızca bir taş ocağı işletmesi faaliyet göstermektedir. Mevcut taş ocaklarının kapatılmasında Sille’nin arkeolojik ve kentsel sit alanları içermesi, bölgenin bir turizm merkezine dönüştürülmesi ve taş ocaklarının yerleşim birimleriyle iç içe kalması etkili olmuştur. Mevcut tek taş ocağı işletmesi ise bulunduğu konum itibariyle Madencilik Kanunu’na göre kısıtlı alanlar içerisinde yer almaktadır. Sille yöresi andezitik tüflerinin rezerv problemi bulunmamaktadır. Ancak işletme maliyetlerinin yüksek olması sebebiyle emsal taşlara göre daha yüksek piyasa değerine sahiptir. Bu durum şehir dışından getirilen düşük maliyetli onarım taşlarının tercih edilmesine ve yerel malzeme olan Sille taşının mimarideki kullanımının azalmasına yol açmaktadır. Bu çalışmada Sille bölgesindeki andezitik tüf kaynaklarının kullanımının sınırlandırılması ve Sille taşının mimarideki kullanımının azalması problem olarak ele alınmıştır. Konya’nın zengin volkanik arazilere ve tüf sahalarına sahip olması, Sille taşına alternatif olabilecek yerel kaynakların araştırılması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Çalışma kapsamında yapılan araştırmalar neticesinde Konya ili Meram ilçesi Evliyatekke yöresinden, renk ve doku bakımından Sille yöresi andezitik tüflerine benzerlik gösteren tüf numuneleri elde edilmiştir. Karşılaştırmalı bir değerlendirme yapılması amacıyla Sille taş ocağından da numuneler elde edilerek her iki yörenin numunelerin üzerinde fiziksel, mekanik, mikroyapı ve kimyasal özellik tayini deneyleri gerçekleştirilmiştir. Deney sonuçlarında Evliyatekke yöresi andezitik tüflerinin, Sille yöresi andezitik tüfleriyle renk – doku gibi fiziksel özellikleri açısından benzerlik gösterdiği, her iki yörenin tüflerinin aynı kimyasal bileşenlere sahip olduğu ve mekanik dayanım değerlerinin birbirine yakınlık gösterdiği tespit edilmiştir. Elde edilen veriler Evliyatekke yöresi andezitik tüflerinin alternatif bir onarım malzemesi olarak kullanılabileceğini, ancak malzemenin yüksek gözeneklilik oranı nedeniyle, özellikle suya maruz kalacağı kullanımlarda çeşitli fiziksel ve kimyasal bozulmalara uğrama riski taşıdığını göstermektedir.Öğe Development of stimuli-responsive polymeric vehicles for siRNA delivery(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2025) Doğan, Hanim Beyza; Erbaş Çakmak, SündüsControlled drug delivery technology is a rapidly evolving field driven by contributions of scientists from different disciplines, offering significant advantages over traditional methods, such as enhanced efficacy, reduced toxicity, and improved patient compliance and convenience. These delivery systems commonly utilize synthetic polymers as drug carriers, enabling treatments that were previously inaccessible. With this delivery system, siRNA can be delivered to specific cells. With its ability to specifically silence target genes, RNA interference shows great potential for treating a variety of diseases. There are many challenges to RNA interference. One major problem is to efficient and selective deliver genetic material such as small interfering RNA (siRNA) to targeted tissues and cells. In this project, a stimuli-responsive polymeric carrier systems for efficient target-selective siRNA delivery is developed. Polymer is made up of cationic pyridinium moieties to bind to negatively charged siRNA. Poly(4-vinyl pyridine) (P4VP) is a weak polybase with a pKa of 5.6 and is hydrophilic in the protonated state below pH 5.6 and hydrophobic in the unprotonated state above pH 5.6. P4VP is widely used in gene delivery, site-specific drug delivery, biosensors, antibacterial agents, and sensitive colloid and surface systems. In this project, this polymer was derivatized with 4-nitrobenzyl bromide to form pyridinium cations with the intension to capture siRNA. After derivatization, the zeta potential was found to increase from -6.98 mV to +22.8 mV and the derivatization was characterized by 1H NMR and FTIR methods. Nitro benzyl peaks appear on the NMR spectrum indicating 10% functionalization. It was evaluated that the new peak observed at 1346.27 cm⁻¹ in the FTIR spectrum originated from the nitro unit added to the structure. Nitroreductase (NTR) treatment resulted in nitrobenzyl removal as verified by NMR and also positive charge is reduced as detected through zeta potential. The negatively charged siRNA was bound to the polymer via electrostatic interactions. Positive charge of the polymer is aimed to be reduced upon reduction of nitrobenzyl units in hypoxic environment in the presence of NTR enzymes. Spontaneous detachment of the aniline from the structure will result in the release of siRNA targeting oncogene cMYC under these conditions. In hypoxic human lung cells, a significant decrease in the expression of genes involved in cMYC and related pathways was detected. Cancer cells with hypoxic microenvironment have more endogenous reductive enzymes than normal cells. Therefore, polymer could be made activatable in cancer cells and silence the specific gene in cancer cells. The thesis study would inspire the development of new carriers sensitive to cancer-microenvironment and support the research on selective therapies.Öğe Enzimce inaktif soya ununun süperkritik karbondioksitekstraktlarının un katkısı olarak ekmek kalitesine etkisi(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2026) Güzel, İbrahim; Ünver, AhmetBu tez çalışmasında, enzimce inaktif soya unundan süperkritik karbondioksit (SC-CO₂) ekstraksiyonu ile elde edilen ekstraktların ekmek üretiminde un katkısı olarak kullanımı araştırılmıştır. Ekstraksiyon işlemleri 200, 300 ve 400 bar basınç seviyelerinde, 50°C sıcaklık ve 60 dakika süre ile gerçekleştirilmiştir. Elde edilen ekstraktlar, katkısız ekmeklik buğday ununa %0,1, %0,5 ve %1 oranlarında ilave edilerek ekmek üretiminde kullanılmış; kontrol grubu ekstraktsız olarak hazırlanmıştır. Üretilen ekmek örneklerinin hacim, ağırlık ve spesifik hacim değerleri belirlenmiş; renk, tekstürel profil analizi (TPA), oksidatif stabilite (indüksiyon periyodu) ve duyusal özellikleri kapsamlı olarak değerlendirilmiştir. Sonuçlar, ekstraktların ekmek kalite özelliklerini önemli düzeyde etkilediğini ortaya koymuştur. Özellikle %0,5 ve %1 oranındaki katkılar ekmek hacmi ve kabuk rengi üzerinde iyileştirici etki gösterirken, sertlik değerlerinde artış gözlenmiştir. Duyusal değerlendirmelerde ise orta düzey katkıların (özellikle %0,5) en yüksek beğeni puanlarını aldığı belirlenmiştir. Bu çalışma, süperkritik CO₂ ekstraksiyonu ile elde edilen soya ekstraktlarının ekmek üretiminde fonksiyonel katkı maddesi olarak değerlendirilebileceğini ve sağlıklı, raf ömrü uzun ürün geliştirilmesine katkı sağlayabileceğini göstermektedir.Öğe Betonarme yapı elemanlarında geri dönüştürülmüş PET atığının kullanılması(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2025) Güzel, Fidan; Dere, Yunus; Özkılıç, Yasin OnuralpPolietilen tereftalat (PET) atık, yaygın olarak kullanılması nedeniyle en bol bulunan plastik atık türlerinden biridir. PET atıklarının bertarafı için çeşitli geliştirilen yöntemler arasında betona ilave edilerek kullanımı, etkili bir atık yönetimi sağlamaktadır. Bu çalışma, parçalanmış PET ilavesinin beton malzeme özellikleri ve betonarme kirişler üzerindeki etkisini incelemektedir. PET atığı, beton hacmine göre altı farklı oranda betona dahil edilmiştir: %0 (referans), %1, %3, %5, %10 ve %20. Ayrıca beton üretimi için iki farklı çimento tipi kullanılırken (CEM II 32.5 ve CEM II 42.5), betonarme kiriş için CEM IV 32.5 çimentosu tercih edilmiştir. Betonarme kirişler 8 mm, 10 mm ve 12 mm çaplarında çekme donatıları ile oluşturulmuştur. Etriye aralığının etkisini incelemek amacıyla ise, 16 cm, 20 cm ve 27 cm etriye aralıkları kullanılmıştır. Elde edilen sonuçlar, betondaki PET oranı arttıkça işlenebilirliğin azaldığını göstermektedir. Ayrıca, %3’e kadar PET ilavesinin betonun basınç dayanımı üzerinde olumsuz bir etkis gözlenmemiştir. Bu orandan fazla PET ilavesi, basınç dayanımında önemli bir azalmaya neden olmuştur. Beton içerisindeki PET oranının artması, yarmada çekme dayanımını artırmıştır. Eğilme dayanımı ise %10’a kadar PET ilavesiyle artmıştır. Çalışmada donma-çözülme ve yüksek sıcaklık etkilerinin basınç dayanımı üzerindeki etkilerine odaklanılmış ve Taramalı Elektron Mikroskobu (SEM) analizleri ile desteklenmiştir. Elde edilen sonuçlar, betona PET ilavesinin donma-çözülme etkisini iyileştirdiğini, PET oranı arttıkça basınç dayanımındaki azalmaların daha düşük seviyede gerçekleştiğini göstermiştir. Ayrıca, CEM II 32.5 çimentosu ile üretilen hem referans hem de PET katkılı tüm beton karışımlarında, 100°C ve 150°C’de basınç dayanımında artış gözlenmiş, daha yüksek sıcaklıklarda (200°C ve 300°C) ise dayanım değerlerinde azalma meydana gelmiştir. Buna karşın, CEM II 42.5 çimentosuna dayalı tüm karışımlar, tüm sıcaklık seviyelerinde basınç dayanımında düşüş göstermiştir. SEM ve EDS analizleri ise, betona PET ilavesinin mikro yapıyı ve element bileşimini değiştirdiğini, donma-çözülme döngülerine maruz kalındığında yapısal bütünlüğün korunmasına ve dayanım kaybının azaltılmasına katkı sağladığını ortaya koymuştur. %5’e kadar PET ilavesinin daha büyük çaplı çekme donatısına sahip betonarme kirişlerde daha yüksek taşıma kapasitesi ve rijitlik sağladığı gözlenmiştir. Buna karşın, %5’ten fazla PET ilavesi, 8 mm çapında donatılı kirişlerde sünekliği ve şekil değiştirme kapasitesini önemli ölçüde artırmıştır. Ayrıca, sık etriye aralıkları, özellikle 16 cm aralık, her PET oranında daha yüksek taşıma kapasitesi ve süneklik sağlamıştır. Çekme donatısı çapı ve etriye aralığından bağımsız olarak, %10 ve %20 PET ilaveleri kirişlerin taşıma kapasitesini düşürürken, şekil değiştirme kapasitelerini artırmıştır.Öğe Farklı öngerme parametrelerinde üretilen tabakalı termoplastik kompozit malzemelerin mekanik davranışlarının incelenmesi(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2025) Taşer, Hasan Hüseyin; Kayrıcı, MehmetBu tez çalışmasında, tabakalı kompozitlerde fiber öngerme uygulamasının mekanik özellikler ve şekillendirme kabiliyeti üzerindeki etkileri incelenmiştir. Takviye elemanı olarak plain ve twill örgü tiplerinde cam ve karbon fiber kumaşlar, matris malzemesi olarak ise polietilen (PE) tercih edilmiştir. Numuneler, SolidWorks ortamında tasarlanan ve hidrolik prese uyumlu olarak üretilen özel bir kalıp kullanılarak imal edilmiştir. Deneysel çalışmada özel öngerme makinası kullanılarak öngermeli numuneler 15 N ve 30 N germe kuvvetleri altında hazırlanmıştır. Üretim sırasında fiber tabakalar arasına PE astar yerleştirilerek homojen tabakalı yapılar elde edilmiştir. Mekanik karakterizasyon kapsamında çekme testi, üç nokta eğme testi, Shore D sertlik testi ve Erichsen şekillendirme testi uygulanmıştır. Sonuçlar, öngerme seviyelerinin artmasıyla birlikte malzemelerin çekme dayanımı, sertlik ve şekillendirme davranışlarında anlamlı farklılıklar ortaya koyduğunu göstermektedir. Plain örgü kumaşlar daha yüksek rijitlik ve mukavemet sergilerken, twill örgü kumaşlar daha yüksek şekillendirilebilirlik ve uzama kabiliyeti sunmuştur. Literatürde öngerme etkisi çoğunlukla tek tip fiber takviyeli kompozitlerde incelenmişken, bu çalışma cam ve karbon fiberlerin farklı örgü tipleriyle birlikte değerlendirilmesi açısından özgün bir katkı sağlamaktadır. Elde edilen bulgular, öngerme uygulamasının polimer kompozitlerin mekanik performanslarının artırılmasında kritik bir tasarım parametresi olduğunu ortaya koymuştur.Öğe Yılan optimizasyonu algoritmasının hibrit ve ikili yaklaşımlarının geliştirilmesi(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2025) Pektaş, Abdülkadir; Hacıbeyoğlu, MehmetBu tez çalışmasında, sürekli ve ayrık optimizasyon problemlerini çözmek amacıyla iki yenilikçi meta-sezgisel algoritma geliştirilmiştir. İlk olarak, Yılan Optimizasyonu algoritmasının keşif yeteneklerini artırmak için Parçacık Sürü Optimizasyonu algoritmasının hız vektörü mekanizması Yılan Optimizasyonu algoritmasına entegre edilerek hibrit SO-PSO yöntemi önerilmiştir. Önerilen yaklaşım ile Yılan Optimizasyonu algoritmasının arama alanını genişletmesi ve ayrılan iterasyonları daha etkili kullanması sağlanmıştır. SO-PSO algoritmasının performansı klasik benchmark problemleri ile değerlendirilmiş, ayrıca kaydırılmış ve döndürülmüş benchmark fonksiyonları ve yedi farklı gerçek dünya mühendislik problemi üzerinde Balina Optimizasyon Algoritması, Parçacık Sürü Optimizasyonu, Gri Kurt Optimizasyonu, Denge Optimizasyonu, Lineer Popülasyon Boyutu Azalmalı Diferansiyel Evrim ve Yılan Optimizasyonu gibi güncel meta-sezgisel algoritmalarla karşılaştırılmıştır. Farklı boyut ve popülasyon değerleriyle gerçekleştirilen testler sonucunda SO-PSO, Friedman sıralamasında diğer algoritmalar arasında en yüksek dereceyi elde etmiştir. Ayrıca Wilcoxon işaretli sıra testine göre, önerilen yöntem kaydırılmış ve döndürülmüş benchmark fonksiyonlarında 0,05 önem derecesine göre %96,42, mühendislik problemlerinde ise %93,65 oranında istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermiştir. İkinci olarak, ayrık optimizasyon problemlerine yönelik SO algoritmasının ikili versiyonu olan BinSO geliştirilmiştir. BinSO algoritması, 0-1 sırt çantası problemleri ve küme birleşimli sırt çantası problemleri üzerinde test edilmiş ve başarılı sonuçlar elde edilmiştir. Algoritmanın ikili arama uzayında etkili keşif ve sömürü dengesi kurarak rekabetçi bir ikili optimizasyon yöntemi olduğu ortaya konmuştur. Deneysel sonuçlar, önerilen hibrit (SOPSO) ve adaptif (BinSO) yaklaşımların hem teorik kıyaslama fonksiyonlarında hem de gerçek dünya mühendislik problemlerinde, güncel algoritmalardan daha iyi performans gösterdiğini ortaya koymuştur. Bu çalışma, meta-sezgisel optimizasyon alanına katkı sağlamakta olup, geliştirilen algoritmaların çeşitli uygulama alanlarında etkili şekilde kullanılabileceğini göstermektedir.Öğe İğde (elaeagnus angustifolia l.) meyvelerinden sentezlenen karbon kuantum noktaları ile immobilize edilmiş cam ve kitosan mikrokürelerin antikanser ve mutajenik potansiyellerinin değerlendirilmesi(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2025) Güzel, Hatime; Foto, EgemenNanobiyoteknoloji alanında yürütülen çalışmalarda, canlıların yaşam kalitesini artırmak amacıyla geliştirilen uygulamaların farklı alanlara entegre edilmesi hedeflenmektedir. Bu kapsamda, özellikle karbon bazlı nanomalzemelerin kullanımı dikkat çekmektedir. Karbon bazlı nanomalzemelerden biri olan karbon kuantum noktaların (KKN) gerek kendisi gerekse de KKN ile immobilize edilerek üretilmiş doğal veya sentetik yüzeyler, pek çok çeşitteki biyoteknolojik uygulamalarda potansiyel bir aday olarak tanımlandığı gibi sağlık ve endüstriyel üretim araştırmalarında da büyük önem arz etmektedir. Özellikle bitkisel kaynaklardan elde edilen bu tip yeni nesil nanomalzemelerin yeşil sentez yöntemleriyle üretimi sayesinde çevre dostu ve canlı sistemler üzerinde biyouyumluluğu yüksek nanokompozit malzeme üretimine ait araştırmaların giderek arttığı görülmektedir. Bu bağlamda, doğal bir polimer olan kitosan ve biyouyumlu cam mikroküreler, KKN immobilizasyonu için uygun birer taşıyıcı matriks olarak değerlendirilmektedir. Bu bağlamda tez çalışması kapsamında, daha önceki çalışmamızda iğde (Elaeagnus angustifolia L.) meyvelerinden mikrodalga yöntemi ile sentezlenip, karakterize edilen ve antibakteriyel etkileri belirlenen 9 farklı KKN (GD9) ve KKN ilişkili cam (GD2-GD5) ve kitosan mikroyüzeylerin (GD6-GD8) sitotoksik ve mutajenik açıdan biyouyumlulukları, ayrıca KKN’nin (GD9) 5 farklı insan kanseri (HeLa, MCF-7, HT29, HCT-116 ve U87) hücreleri üzerindeki antikanser potansiyelleri süre ve konsantrasyon bağımlı olarak değerlendirilmiştir. Test materyallerinin genotoksik potansiyelleri Ames plak inkoorporasyon test sistemi esas alınarak incelenmişken, sitotoksik potansiyelleri ise MTT yöntemi kullanılarak değerlendirilmiştir. Çalışmada sitotoksik aktivite verileri değerlendirilirken test edilen seri içerisinde %70 altında % canlılık değerine sahip olan materyaller sitotoksik etkili olarak nitelendirilmiştir. Bu bağlamda, test edilen KKN’lerin sağlıklı hücreler (L929) üzerindeki sitotoksik aktivitelerine ait verileri topluca incelendiğinde; GD3, GD5, GD7, GD8 ve GD9 ile muamele edilen hücrelerde, sadece en yüksek dozunun (200 mg/mL) hücre canlılığını kontrole göre yaklaşık %1-2 gibi çok düşük bir oranda nispeten azalttığı gözlenmiştir. Ayrıca hücre canlılığındaki düşüşün en belirgin olduğu GD5, GD7 ve GD9 test materyalleri için hücre canlılığının kontrole göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde düştüğü denenen konsantrasyon ve inkübasyon sürelerinde bile % canlılık %80,33-91,88 aralıklarında olduğu görülmüştür. Sonuç olarak 9 farklı test materyalinden hiçbirinin sağlıklı hücrelerde sitotoksik olmadığı için güvenilir ama kanser hücrelerinde ise gerek doz gerekse de konsantrasyon bağımlı etkisinin olduğu için antikanser potansiyel taşıdığı belirlenmiştir. Bununla birlikte, KKN’nin (GD9) kolon kanseri hücreleri (HCT-116) üzerinde farklı dozlarda sitotoksik etki göstermiş olsa da antikanser etkisinin olmadığı, beyin kanseri hücrelerinde (U87) ise zayıf oranda antikanser etkisi olduğu, serviks kanseri hücrelerinde (HeLa) muamele süresi arttıkça antikanser aktivitenin arttığı, meme kanseri (MCF-7) ve kolerektal adenokarsinom (HT-29) hücrelerinde belirgin seviye antikanser etki gösterdiği saptanmıştır. KKN’nin düşük dozlarında bile güçlü antikanser etki gösterdiği kanser tipinin ise kolerektal adenokarsinom (HT-29) hücreleri olduğu belirlenmiştir. Ayrıca KKN ve KKN ilişkili cam ve kitosan mikroyüzeylerin hiçbirinin Ames test sistemine göre genotoksik etki göstermediği tespit edilmiştir. Özetle bu çalışma kapsamında kullanılan test materyalinden hiçbirinin sağlıklı hücrelerde sitotoksik ve genotoksik etki göstermediği belirlenmiş ve dolayısı ile in vitro sito/genotoksisiteleri açısından biyouyumlu materyaller olduğu ve antikanser potansiyel taşıdığı belirlenmiştir. Elde edilen veriler biyolojik sistemlerde kullanılabilmesi öngörülen bu materyallerin biyogüvenilirliği açısından önemli bir kazanımdır.Öğe İki boyutlu (p,q) - Chlodowsky Bernstein operatörlerinin bazı yaklaşım özellikleri(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2025) Ayık, Adem; Karabıyık, ÜmitBu çalışmada, (𝑝, 𝑞)-tamsayılarına dayalı iki boyutlu Chlodowsky tipi Bernstein ve bulanık (𝑝, 𝑞)- Chlodowsky tipi iki boyutlu Bernstein operatörleri tanıtılmıştır. Yeni operatörün yaklaşım özellikleri Korovkin tipi teorem yardımıyla incelenmiştir. Süreklilik modülü ile Lipschitz tipi maksimum fonksiyonu kullanılarak yakınsama hızları belirlenmiştir. Bu operatörler için bir Voronovskaja tipi teorem verilerek ağırlıklı yaklaşım özellikleri incelenmiş ve aynı uzayda yakınsama hızı tahmin edilmiştir. Ayrıca Maple ile üretilmiş açıklayıcı grafikleri çizilmiştir. Bulanık mantık uygulaması ile de bulguların yapay zekâ ve bulanık sistemler alanına taşınması, bu tür operatörlerin uygulama alanlarını genişletme potansiyeli taşımaktadır. Bu tez çalışmasının birinci bölümünde, yaklaşımlar teorisinin temel kavramları sunulmuştur. İkinci bölümde, pozitif lineer operatörler, Bernstein polinomları, 𝑞-Bernstein polinomları, Korovkin teoremleri, süreklilik ve ağırlıklı süreklilik modülleri hakkında ve ilerleyen bölümlerde kullanılacak bazı tanım ile teoremlere yer verilmiştir. Üçüncü bölüm ise, (𝑝, 𝑞)-tamsayılarına dayalı iki boyutlu Chlodowsky tipi Bernstein operatörlerinin tanımlanmasına ve bu operatörlerin çeşitli yaklaşım özelliklerinin incelenmesine ayrılmıştır. Dördüncü bölümde, üçüncü bölümde verilen operatörler bulanık mantık çerçevesinde genişletilmiş ve buna ilişkin bulanık versiyonları ortaya konulmuştur. Tezin son bölümünde ise çalışmadan elde edilen bulgular özetlenmiş, sonuçlar tartışılmış ve gelecekte yapılabilecek araştırmalara yönelik öneriler sunulmuştur.Öğe Pankreas kanserinde gemsitabin ile birlikte yeşil sentez yöntemiyle ve grafen oksit ile kompozit yapıda sentezlenen gümüş nanopartiküllerin sinerjistik etkisinin araştırılması(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2025) Çalkap, Hacer; Korucu, Emine NedimePankreatik duktal adenokarsinom (PDAC), katı tümörler arasında progresyon seviyesi en yüksek olan agresif tümörlerdendir. Kansere bağlı ölüm sıralamasında, 5 yıllık sağ kalım verileri incelendiğinde yaşam beklentisi en düşük maligniteler arasında yer alır. Pankreasın konum itibariyle, vücut derinliğinde yer alması, erken dönemde karakterize belirtilerinin bulunmaması gibi nedenler dolayısıyla; her iki cinsiyet için de ileri evrelerde teşhisi söz konusudur. Dolayısıyla teşhis sonrası tedavilerde progresyonsuz sağ kalım oranları da oldukça düşük seviyelerdedir. Günümüzde kansere yönelik cihaz ve tarama sistemleri her ne kadar gelişmiş düzeyde olsa da, pankreas kanserinde klinik seyir iç açıcı değildir ve küresel bağlamda mortalite indeksleri oldukça yüksektir. PDAC hücrelerinin karakteristik desmoplastik stroması, tedavi esnasında ilaca karşı bariyer oluşturmaktadır. Buna bağlı olarak hücrelerde kemorezistans gelişmektedir. PDAC tanılı hastalarda mevcut kemoterapötik ve immünoterapötik ajanların ilaca verdikleri yanıt ilk aşamada iyi düzeyde olmasına rağmen, zamanla gelişen direnç yapısı tedavi etkinliğini önemli ölçüde sınırlandırmaktadır. Bu durum hastalığın nüksüne sebep olmaktadır. Tüm bu nedenlerden ötürü, PDAC tedavisinde yeni terapötik ajanlara ihtiyaç duyulmaktadır. Yeşil sentez ile toksisitesi düşürülmüş ve biyouyumluluğu arttırılmış gümüş nanopartiküllerin (AgNP), literatürde yer alan birçok çalışmada antikanser etkileri rapor edilmiştir. AgNP’lerin grafen oksit (GO) ile kompozit yapıda sentezlenerek pankreas kanseri tedavisinde ilaç etken maddesi veya ilaç taşıyıcı sistem olarak kullanılabileceği öngörülmektedir. GO ile kompozit yapısı, AgNP’lerin kararlılığını ve hücre içerisinde stabilizasyonunu arttırıcı etki gösterir. Aynı zamanda, yeşil sentezle elde edilen nanopartiküllerde; bitki özütünün içeriği sayesinde geniş yüzey alanına sahip ve stabilizasyonu arttırılmış nanopartiküller elde edilecektir. Sentezlenen nanopartiküllerin antikanser etkilerine ek olarak antiviral, antibakteriyel, antioksidan etkileri v de bulunmaktadır. Bu yapılar; benzersiz özellikleri sayesinde özellikle tıp alanında yeni terapötik yaklaşımlar çağrıştırmaktadır. Ayrıca bitki materyallerinin ucuz ve kolay bulunur özellik göstermesi, diğer yöntemlere kıyasla daha az toksisite barındırması yeşil sentez metodunu güvenilir ve çevre dostu bir yaklaşım haline getirmektedir. ROS seviyesi üzerinde etki ederek antikanser etki gösteren AgNP’ler özellikle son dönemlerde pankreas da dahil olmak üzere çeşitli kanser türlerinde terapötik ajan olarak kullanılmıştır. Bu tez çalışmasında GO ile kompozit yapıda Laurus nobilis (defne) ekstraktı kullanılarak sentezlenen AgNP’lerin; pankreas kanserinde standart kemoterapi rejimi olan gemsitabin ilacıyla birlikte sinerjistik etkisinin araştırılması, tedavi boyutunda yeni bir bakış açısı oluşturacaktır. Biyolojik olarak sentezlenen AgNP, GO, GO ile kompozit yapıda sentezlenen AgNP’ler(GO-AgNP); UV-Vis, TEM, FESEM-EDX, XRD yöntemleriyle karakterize edilmiştir. Artan konsantrasyonlarda AgNP, GO, GOAgNP’lerin Panc-1 insan pankreas kanseri ve Hek-293 insan embriyonik böbrek hücreleri üzerinde 24 saat inkübasyona maruz bırakılmıştır. Aynı zamanda gemsitabin ilacı da 72 saat boyunca artan konsantrasyonlarda bu hücre hatlarına uygulanmıştır. Sitotoksik etkileri -4,5-dimetil-tiyazolil-2,5- difeniltetrazolyum bromür (MTT) testi kullanılarak belirlenmiş ve IC50 dozu hesaplanmıştır. İlaç ve nanopartikül uygulamasının etkileri anjiyogenez, apoptoz, EMT fizyolojik süreçleri üzerinden analiz edilmiştir. Bu süreçlerde görev alan Bax, Bcl-2, FLT-1, MMP2, TIMP2, VEGFA, VEGFR-2 genlerine etkisi RT-PCR aracılığıyla değerlendirilmiştir. Western blot yöntemi kullanılarak MMP2 genine ait protein düzeyleri değerlendirilmiş ve EMT sürecindeki etkileri yorumlanmıştır.Öğe Veri madenciliği kullanarak AChE enzimiyle etkileşen moleküllerin bağlanma eğiliminin tahmini(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2024) Yenen, Merve; Erdaş Çiçek, Özlemİlaç keşfi için kullanılan veri setlerinin analizi, verilerin kalitesini ve uygunluğunu değerlendirmek için gereklidir. Veri setlerindeki eğilimlerin, dağılımların ve ilişkilerin analizi, doğru sonuçlar elde etmek için önemlidir. Ayrıca, potansiyel ilaç adaylarını belirlemek için kullanılan moleküler özelliklerin ve etkileşimlerin anlaşılmasına yardımcı olmaktadır. Bu çalışmada, AChE enzimini inhibe eden bileşiklerin IC50 değerlerini tahmin etmek amacıyla veri madenciliği ve makine öğrenme algoritmaları kullanılmıştır. Biyolojik aktivite verileri, kanonik SMILES dizileri ve Lipinski’nin 5 kuralına dayalı özelliklerle genişletilmiştir. Çalışmada, moleküllerin biyolojik aktivitelerini ve ilaç benzerliklerini tahmin etmek için moleküler parmak izi hesaplamaları yapılmıştır. Farklı uzunluklardaki bit vektörleriyle oluşturulan veri setleri üzerinde Rassal Orman, XGBOOST, Ridge, SVR ve PLS regresyon algoritmaları ile tahminlemeler gerçekleştirilmiştir. Performans değerlendirmesi için k-katlı çapraz geçerleme kullanılmıştır. Elde edilen sonuçlara göre söz konusu algoritmalardan bazıları seçilerek toplu öğrenim yönteminde tahminleyici olarak kullanılmıştır. Sonuç olarak XGBOOST, PLS ve Ridge tahminleyicilerinin kullanıldığı toplu öğrenim yöntemiyle 0.75 korelasyon ve 0.63 ortalama kare hata değeri ile literatürdeki örneklerine kıyasla daha iyi bir sonuç elde edilmiştir. Ayrıca, standart sapması 0.3’ten küçük olan bit sütunlarının elenmesi ile veri seti küçültülmüş ve modellerin çalışma hızları arttırılmıştır. Bu çalışmada, AChE enzimiyle etkileşen bileşiklerin etkinliğinin belirlenmesinde makine öğrenimi algoritmalarının performansını karşılaştırmalı analiz ederek en iyi IC50 değeri tahmin sonucuna ulaşmak hedeflenmiştir. En iyi IC50 değerini bulmak, bir ilacın hedef enzimi ne kadar etkili durdurduğunu gösterir ve bu sayede, hastalıkların tedavisinde kullanılabilecek en güçlü ilaç adaylarını seçmeye yardımcı olabilir.Öğe Konfeksiyon sektöründe baskı ve nakış kalite kontrolünde görüntü işleme yönteminin endüstriyel uygulaması(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2025) Yalçın Kan, Hiranur; Arıkan, Hüseyin; Uzun, YusufBu tez, konfeksiyon sektöründe baskı ve nakış kalite kontrol süreçlerinde görüntü işleme tekniklerinin uygulanabilirliğini incelemekte ve Beybo firması üzerinde gerçekleştirilen bir örnek uygulamayı ele almaktadır. Tez kapsamında, baskı ve nakış hatalarının tespitine yönelik bir kalite kontrol sistemi geliştirilmiştir. Sistem, bir referans numune ile üretimden çıkan ürünleri karşılaştırarak hataları otomatik olarak algılayabilmekte ve operatör müdahalesini en aza indirmektedir. Tezde, sistemin yapısı ve işleyişi detaylı bir şekilde açıklanmış; Raspberry Pi tabanlı bir donanım altyapısı ile kamera ve ışıklandırma entegrasyonu gerçekleştirilmiştir. Hataların tespiti sonrasında sistem, görsel bir uyarı mekanizması (kırmızı-yeşil ışık) ile sonuçları operatöre bildirmektedir. Bu uygulama, kalite kontrol süreçlerindeki insan hatalarını azaltmış, verimliliği artırmış ve süreçleri dijitalleştirerek iş gücü maliyetlerini düşürmüştür. Sonuç olarak, görüntü işleme ile kalite kontrol sistemleri, konfeksiyon sektöründe yüksek hassasiyetli hata tespiti ve süreç iyileştirmesi için yenilikçi bir çözüm sunmaktadır. Bu çalışma, sektör için benzer uygulamalara rehberlik edebilecek bir örnek teşkil etmektedir.












