Fen Bilimleri Enstitüsü Tez Koleskiyonu

Bu koleksiyon için kalıcı URI

Güncel Gönderiler

Listeleniyor 1 - 20 / 1162
  • Öğe
    Okul öncesi eğitim mekanlarında işitsel peyzaj algısının kullanıcı odaklı değerlendirilmesi: Diyarbakır örneği
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2025) Erzurum Sonuç, Eda Nur; Dereli, Mustafa; Çakır Aydın, Derya
    Eğitim yapıları, çocukların gelişiminde yalnızca bilişsel öğrenmenin gerçekleştiği alanlar değil, aynı zamanda sosyal ve duygusal gelişimin de biçimlendiği yaşamsal mekânlardır. Bu nedenle, bu yapıların sunduğu çevresel koşullardan özellikle de işitsel ortamın bireylerin gelişim süreçleri üzerindeki etkilerinin çok yönlü olarak değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmanın amacı, okul öncesi eğitim yapılarında işitsel çevrenin kullanıcılar üzerindeki etkilerini hem nesnel akustik ölçümler hem de öznel algısal değerlendirmeler aracılığıyla incelemektir. Bu doğrultuda, eğitim ortamlarının fiziksel ve psikolojik açıdan destekleyici nitelikteki işitsel özelliklerinin belirlenmesi ve anaokulu mekânlarında akustik konforun iyileştirilmesine yönelik farkındalık oluşturulması hedeflenmiştir. Araştırmanın kapsamı, Diyarbakır ilinde Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlı üç bağımsız anaokulunu içermektedir. Çalışmada açık mekân olarak okul bahçesi; iç mekânlar olarak ise sınıflar, yemekhane, çok amaçlı salon, giriş fuayesi ve koridorlar incelenmiştir. Çalışma hem nitel hem de nicel veri toplama yöntemleriyle yürütülmüştür. Nitel veriler, işitme problemi bulunmayan öğretmen, idari personel ve yardımcı personelden görüşme ve anket aracılığıyla elde edilmiştir. Nicel veriler ise hacim akustiği ölçümleri ve binaural ses kayıtları üzerinden toplanmıştır. Elde edilen bulgular eğitim ortamlarında yalnızca gürültü düzeyinin değil, aynı zamanda sesin niteliği ve bireyler tarafından algılanma biçiminin de fiziksel çevre düzenlemelerinde dikkate alınması gereken önemli bir parametre olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bağlamda araştırma, anaokullarının akustik çevresinin iyileştirilmesine katkı sunmayı ve eğitim yapılarında işitsel peyzaj konusunda farkındalığı artırmayı hedeflemektedir.
  • Öğe
    Odun atıklardan üretilen aktif karbonun kauçuk matrisli bileşiklerde kullanımı ve karakterizasyonu
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2025) Zeybek, Tuba; Bülbül, Şaban
    Bu çalışmada, Nitril Bütadien Kauçuk (NBR) bileşiklerinin mekanik ve fiziksel özelliklerini iyileştirmek amacıyla odun atıklarından iki farklı kimyasal aktivasyon yöntemi kullanılarak aktif karbon sentezlenmiştir. Fosforik asit (H3PO4) ve çinko klorür (ZnCI2) aktivasyon ajanlarıyla üretilen aktif karbonların yapısal karakterizasyonu için Fourier Dönüşümlü Kızılötesi Spektroskopisi (FT-IR) ile fonksiyonel grup analizleri, Alan Emisyonlu Taramalı Elektron Mikroskobu (FE-SEM) ile morfolojik incelemeler ve Enerji Dağılım Spektrometresi (EDS) ile elementel analizler gerçekleştirilmiştir. Deneysel çalışmada, kontrol grubu olarak standart karbon siyahı içeren numuneler hazırlanmış ve bunlara ek olarak H3PO4 ile aktive edilen aktif karbon %5, %10, %15 ve %20, ZnCI2 ile aktive edilen aktif karbon ise %5, %10, %15 ve %20 oranlarında ilave edilerek toplam dokuz farklı bileşik formülasyonu geliştirilmiştir. Hazırlanan tüm numunelerin yoğunluk, sertlik, kopma dayanımı ve uzama değerleri ölçülmüş, ayrıca FESEM ve X-ışını haritalama teknikleri ile mikroyapısal karakterizasyon çalışmaları yapılmıştır. Elde edilen sonuçlar hem kendi aralarında hem de endüstriyel standartlarla karşılaştırılarak detaylı bir şekilde değerlendirilmiştir. Bu sonuçlara göre optimum performansın %5 aktif karbon içeren bileşiklerde elde edildiği tespit edilmiştir. Fosforik asit ile aktive edilen OAA5 numunesi, mekanik mukavemet ve esneklik açısından en üstün özellikleri sergilerken; çinko klorür ile üretilen OAT numuneleri ise yüksek yüzey alanı gerektiren uygulamalar için daha uygun bulunmuştur. Bu kapsamlı araştırma, odun atıklarından üretilen aktif karbonun kauçuk bileşiklerde dolgu maddesi olarak kullanım potansiyelini ortaya koyarken, aynı zamanda farklı aktivasyon yöntemlerinin bileşik özellikleri üzerindeki etkilerini sistematik olarak incelemektedir. Çalışma sonuçları, sürdürülebilir malzeme geliştirme alanına önemli katkılar sunarken, endüstriyel uygulamalar için de yol gösterici niteliktedir.
  • Öğe
    Polimerlerin elektroeğirme yöntemiyle geri dönüşümü ve mekanik özelliklerinin incelenmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2025) Üstün, Asım; Çetin, Mehmet Emin
    Bu tez çalışmasında, polimer atıklarından katma değerli ürünler elde etmek amacıyla geri dönüştürülmüş akrilik elyafın (orlon) elektroeğirme yöntemiyle karbon elyaf öncüsü olarak kullanılabilirliği araştırılmıştır. Çalışmanın temel amacı, düşük maliyetli ve sürdürülebilir bir kaynak olan geri dönüştürülmüş akrilik elyaftan üretilen nanoliflerin mekanik performansını, endüstri standardı olan saf poliakrilonitril (PAN) ile karşılaştırmalı olarak değerlendirmektir. Bu kapsamda, saf PAN ve geri dönüştürülmüş akrilik elyaf, N,Ndimetilformamid (DMF) içerisinde çözülerek %10'luk polimer çözeltileri hazırlanmış ve sabit proses parametreleri (15 kV gerilim, 1 mL/saat akış hızı, 13-14 cm mesafe) altında elektroeğirme yöntemiyle nanolif matları üretilmiştir. Üretilen nanoliflerin morfolojik, kimyasal ve mekanik özellikleri sırasıyla Taramalı Elektron Mikroskobu (SEM), Fourier Dönüşümlü Kızılötesi Spektroskopisi (FTIR), X-Işını Difraksiyonu(XRD) ve çekme testi ile karakterize edilmiştir. Elde edilen bulgular, geri dönüştürülmüş akrilik elyaftan başarılı bir şekilde nanolif üretilebildiğini, ancak saf PAN'a kıyasla daha heterojen bir lif morfolojisi sergilediğini göstermiştir. Bununla birlikte, elde edilen sonuçlar, geri dönüştürülmüş akriliğin maliyet etkinliği sayesinde, havacılık gibi ultra yüksek performans gerektiren kompozit, filtrasyon ve enerji depolama gibi endüstriyel uygulamalar için potansiyel bir alternatif olabileceğini göstermektedir.
  • Öğe
    Torna tezgahı için dinamometre tasarımı ve imalatı
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2026) Değer, Hasan Hüseyin; Asiltürk, İlhan
    Bu tez kapsamında, torna tezgâhlarında işleme sırasında ortaya çıkan kesme kuvvetlerinin gerçek zamanlı ve doğru biçimde ölçülmesini sağlayacak bir dinamometre sistemi tasarlanmış ve üretilmiştir. Çalışmanın amacı, talaşlı imalat süreçlerinde kesme kuvvetlerinin güvenilir şekilde ölçülmesini sağlayarak verim kayıplarını ve yüzey kalitesi problemlerini azaltmaya yönelik uygulanabilir bir ölçüm çözümü geliştirmektir. Bu doğrultuda, dinamometre gövdesi torna tezgâhına entegre edilebilecek şekilde tasarlanmış ve ölçüm sistemi iki adet 150 kg kapasiteli, 1 g hassasiyetli basma tip loadcell kullanılarak oluşturulmuştur. Geliştirilen dinamometrenin güvenilirliğini belirlemek amacıyla statik kalibrasyon testleri gerçekleştirilmiş; ölçüm doğruluğu, lineerlik ve tekrarlanabilirlik özellikleri değerlendirilmiştir. Kalibrasyon sonuçları, sistemin kararlı ve doğrusal bir ölçüm davranışı sergilediğini göstermiştir. Deneysel çalışmalarda iş parçası malzemesi olarak AISI 6150 çeliği kullanılmış ve her biri aynı özelliklere sahip 4 adet numune üzerinde deneyler gerçekleştirilmiştir. Farklı işleme parametrelerinin etkisini incelemek amacıyla 4 farklı devir sayısı (250, 500, 750 ve 1000 dev/dk), 3 farklı ilerleme (0,10; 0,20; 0,30 mm/dev) ve 3 farklı talaş derinliği (1, 2 ve 3 mm) kullanılarak toplam 27 deney kombinasyonu oluşturulmuş, her deney 3 tekrar şeklinde uygulanarak toplam 81 deney gerçekleştirilmiştir. Deney sonuçlarına göre ölçümlerin yaklaşık %70’inin stabil olduğu belirlenmiştir. En uygun işleme koşulları, 1000 dev/dk devir sayısı, 0,10 mm/dev ilerleme ve 1 mm talaş derinliği kombinasyonunda elde edilmiştir. Bu parametrelerde en düşük yüzey pürüzlülüğü ve kesme kuvveti değerleri ölçülmüş olup, Ra = 0,56 µm, Rz = 2,25 µm, kesme kuvveti (Fc) = 136,78 N ve ilerleme kuvveti (Ff) = 17,33 N olarak belirlenmiştir. En olumsuz sonuçlar ise 500 dev/dk devir, 0,30 mm/dev ilerleme ve 2 mm talaş derinliği koşullarında elde edilmiş; bu durumda Ra = 3,03 µm, Rz = 9,50 µm, Fc = 1078,60 N ve Ff = 155,36 N değerleri ölçülmüştür. Sonuç olarak, torna tezgâhları için düşük maliyetli, yüksek hassasiyetli ve endüstriyel uygulamalara uygun bir dinamometre sistemi geliştirilmiştir. Elde edilen sayısal ve deneysel sonuçlar, geliştirilen sistemin hem akademik çalışmalarda kesme kuvvetlerinin analizi hem de endüstriyel üretim süreçlerinde optimum işleme parametrelerinin belirlenmesi amacıyla etkin bir şekilde kullanılabileceğini göstermektedir.
  • Öğe
    Düzlemsel termal güneş kolektörlerinde temel tasarım parametrelerinin verim üzerinde etkilerinin deneysel ve sayısal incelenmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2025) Özden, Ekrem; Kaya, Mehmet Numan
    Bu çalışmada, düzlemsel güneş kolektörlerinin ısıl performansını etkileyen temel tasarım ve işletme parametreleri hem deneysel hem de sayısal olarak incelenmiştir. Çalışma kapsamında TRNSYS yazılımında oluşturulan kolektör modeli, farklı koşullarda test edilen düzlemsel kolektörden elde edilen deneysel veriler ile doğrulanmıştır. Deneysel ve sayısal sonuçlar arasında güçlü bir uyum gözlenmiş, maksimum sapma yaklaşık %4 olarak belirlenmiştir. Analizler, debi, giriş suyu sıcaklığı, ortam sıcaklığı, boru çapı, soğuruculuk, yayıcılık, plaka-cam aralığı ile yalıtım malzemesi ve kalınlığı gibi parametrelerin kolektör verimi üzerindeki etkilerini kapsamlı biçimde ortaya koymuştur. Sonuçlar, en yüksek verimin 175–225 kg/h debi aralığında ve 30–34°C ortam sıcaklıklarında elde edildiğini göstermektedir. 175 kg/h debide kolektör verimi %81,2, 34°C ortam sıcaklığında ise %84,1 olarak hesaplanmıştır. Soğuruculuk ile kolektör verimi arasında doğrusal bir ilişki olduğu görülmüş, soğuruculuk oranının 0,60’tan 0,95’e yükselmesiyle termal verimin %48,4’ten %81,2’ye yükseldiği tespit edilmiştir. Yayıcılık oranının 0,05’ten 0,40’a çıkması verimde yaklaşık %8,3’lük bir azalmaya yol açmıştır; ancak bu etkinin soğuruculuk artışına kıyasla daha zayıf olduğu görülmüştür. Ayrıca, ısı iletkenlik katsayısı 0,015–0,050 W/m·K aralığında değişen farklı yalıtım malzemelerin simülasyonları, 50 mm yalıtım kalınlığında %82’ye ulaşan bir verim elde edildiğini, 45 mm üzerindeki kalınlıklarda verim artışının ihmal edilebilir seviyede olduğunu göstermiştir. Plaka-cam aralığının 13 mm olduğu durumda ise en yüksek verim değerine ulaşılmıştır. Elde edilen bulgular, kolektörün geometrik ve malzeme özelliklerinin ısıl performans üzerinde doğrudan etkili olduğunu ve özellikle debi, soğuruculuk ve yalıtım kalınlığı gibi parametrelerin tasarım açısından kritik öneme sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca bu çalışma, TRNSYS yazılımının düzlemsel güneş kolektörlerinin ısıl ve tasarımsal performanslarının tahmininde güvenilir bir araç olduğunu göstermekte ve yüksek verimli termal güneş kolektörlerinin tasarımına yönelik bir referans sunmaktadır.
  • Öğe
    MİR-30c ile stimüle edilmiş NK-92 hücrelerinin PC3 prostat kanseri hücreleri üzerindeki etkisi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2026) Özdemir, Rabia; Karataş, Mehmet; Dastouri, Mohammadreza
    Prostat kanseri, ileri yaş erkeklerde yaygın olarak görülen bir kanser türüdür. Hastalığın tedavisi; hastanın yaşı, kanserin evresi ve genel sağlık durumu gibi faktörlere bağlı olarak belirlenmektedir. Güncel tedavi seçenekleri arasında cerrahi müdahale, radyasyon tedavisi, hormon tedavisi, kemoterapi ve immünoterapi yer almaktadır. Kanser immünoterapisi, immün sistemin kanser hücrelerini tanıma ve yok etme kapasitesini artırmayı amaçlayan yenilikçi bir tedavi yöntemidir. Bu sayede, kanser hücrelerine karşı daha güçlü ve daha spesifik bir immün yanıt oluşturulması hedeflenmektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalar, mikroRNA’ların (miRNA’lar) kanser gelişimi, progresyonu ve immün yanıtın düzenlenmesinde kritik rol oynadığını ortaya koymuştur. miRNA’lar, özellikle prostat kanserinin tanı ve tedavisi için önemli bir biyobelirteç ve potansiyel bir immünoterapi aracıdır. Bu tez çalışmasında, prostat kanseri tedavisi için potansiyel bir immünoterapi stratejisi olarak, miR-30c transfeksiyonu ile stimüle edilmiş NK-92 (sNK-92) hücrelerinin, PNT1A normal prostat hücresi ve PC3 prostat kanseri hücresi üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışma kapsamında sNK92 hücrelerinin sitotoksik potansiyeli, NK-92 ile karşılaştırmalı olarak analiz edilmiştir. Hedef (PC3/PNT1A) ve Efektör (NK/sNK-92) hücreler 1:8 ve 1:16 oranlarında ko-kültür edilmiş ve WST-1 canlılık testi ile değerlendirilmiştir. WST-1 analizini doğrulamak için İmmün boyama analizi yapılmıştır. Elde edilen bulgular, özellikle 1:16 oranında kullanılan sNK-92 hücrelerinin, PC3 prostat kanser hücreleri üzerinde kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede yüksek bir sitotoksik etki yarattığını göstermiştir. Aynı konsantrasyondaki sNK-92 hücreleri, PNT1A normal prostat hücreleri üzerinde herhangi bir sitotoksik etki oluşturmamıştır. Sitotoksik etkinin doğrulanması amacıyla gerçekleştirilen immün boyama analizleri, sNK-92 hücreleri ile ko-kültüre edilen PC3 hücrelerinde immün aktivasyon ve hücre ölümü ile ilişkili sinyallerin arttığını ortaya koymuştur. Normal prostat hücrelerinde ise anlamlı bir immün yanıt veya sitotoksisite gözlenmemiştir.
  • Öğe
    Korozif ortama maruz karbon nanofiber takviyeli karbon elyaf nanokompozitlerin işlenebilirliğinin ve delaminasyon hasarının görüntü işleme teknikleri ile incelenmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2026) Güngör, Ahmet Can; Arıkan, Hüseyin; Demirci, İbrahim
    Bu çalışmada, karbon/epoksi (CFRP) ve CNF (karbon nanofiber) takviyeli karbon/epoksi kompozitlerin çekme, üç nokta eğme ve delme davranışları HCl (asidik) ve NaOH (bazik) ortamlara maruz bırakılmalarının ardından karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Delme işlemleri, 2500-3000-3500 dev/dak iş mili devirlerinde ve 110–550 mm/dak ilerleme hızlarında, 5 mm TiN kaplı karbür matkap ucu kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Çıkış tarafındaki hasar, mikroskopi ve görüntü işleme ile elde edilen delaminasyon faktörü (Fd) ve düzeltilmiş delaminasyon faktörü (Fda) ile nicel olarak değerlendirilmiştir. Korozif ortamlar hem mekanik performansı hem de işlenebilirliği önemli ölçüde etkilemiştir: Çekme ve üç nokta eğme deneylerinden elde edilen sonuçlara göre, dayanıma bağlı en yüksek kuvvetler sırasıyla korozyona maruz kalmamış numunelerde, HCl ortamına maruz kalmış numunelerde ve NaOH ortamına maruz kalmış numunelerde elde edilmiştir. Ayrıca CNF takviyesi ile birlikte, tüm numunelerde aynı koşullar altında kuvvet artışları gerçekleşmiştir. Delme sırasında en düşük Fd/Fda değerleri 3500 dev/dak-110 mm/dak koşulunda, en yüksek değerler ise 2500 dev/dak-550 mm/dak koşulunda elde edilmiştir. Kritik koşul olan NaOH ortamı ve 550 mm/dak-2500 dev/dak kombinasyonunda, Fda takviyesiz numunede 1,126 iken CNF takviyeli numunede 1,054’e düşmüş ve yaklaşık %6-7’lik mutlak bir iyileşme sağlanmıştır. Bu kazanım, bariyer/tortuozite etkileri ile çatlak saptırma/köprüleme mekanizmalarını yansıtmakta ve delaminasyonu daha stabil, delme parametrelerine daha az duyarlı bir rejime kaydırmaktadır. Çalışma, asit/baz korozyonunun delme/mikroyapı etkileşimini tek çatı altında ilişkilendirerek çevresel koşullara özgü proses pencereleri için pratik bir çerçeve sunmaktadır.
  • Öğe
    Mekanik alaşımlama yöntemiyle mxene ve bor karbür takviyeli alüminyum metal matris kompozit malzeme geliştirilmesi ve karakterizasyonu
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2025) Yılmaz, Musa; Ekrem, Mürsel
    Bu çalışmada, doğadan ilham alınarak dış kısmı sert, iç kısmı ise daha yumuşak olan böylece yüksek tokluk sergileyen aynı zamanda dış kısmındaki sertlik sayesinde yüksek aşınma dayanımı gösteren hibrit kompozit malzemelerin geliştirilmesi amaçlanmıştır. Bu doğrultuda, matris malzeme olarak A7075 alüminyum alaşımı seçilmiş ve takviye fazı olarak B4C (bor karbür) seramiği ağırlıkça %5, %10 ve %15 oranlarında ve Ti3C2TX MXene fazı ise ağ. %1, %3 ve %5 oranlarında kullanılmıştır. Takviye ile matris malzeme, mekanik alaşımlama yöntemiyle üç farklı sürede (1, 2 ve 3 saat) karıştırılmıştır. Elde edilen toz karışımları, fonksiyonel geçişli malzeme (FGM) prensibine uygun olarak üç farklı katman yapısında (3, 5 ve 7 katman) istiflenmiş ve toz metalurjisi yöntemiyle hibrit kompozitler üretilmiştir. Toz metalurjisi sürecinde üç farklı sıkıştırma basıncı (300, 400 ve 500 MPa), üç farklı sinterleme süresi (1, 2 ve 3 saat) ve üç farklı sinterleme sıcaklığı (550 °C, 570 °C ve 590 °C) olmak üzere çeşitli üretim parametreleri kullanılmıştır. Literatürde ayrı ayrı araştırılan tüm bu üretim parametreler ve değişkenler dikkate alınarak, Minitab yazılımı ve Taguchi yöntemi vasıtasıyla deneysel süreç planlanmıştır. Böylece tek bir çalışmada tüm bu parametrelerin birbiriyle etkileşiminin de değerlendirilebileceği kapsamlı sonuçlar hedeflenmiştir. Üretilen kompozitlerin mekanik ve fiziksel özellikleri ASTM E9 standardına göre basma, ASTM G99 standardına göre aşınma, sertlik ve yoğunluk testleri ile değerlendirilmiştir. Mikroyapısal özellikler ise SEM, XRD ve parçacık boyutu analizleriyle gerçekleştirilmiştir. Elde edilen veriler Taguchi yöntemiyle analiz edilerek üretim parametrelerinin mekanik ve fiziksel özellikler üzerindeki etkileri ve önem düzeyleri belirlenmiştir. Taguchi deney tasarımı ile kurgulanan ilk aşama test ve analizler sonucunda en yüksek basma dayanımı ve tokluğun 3 saat mekanik alaşımlama (MA), 3 katmanlı FGM yapı, 500 MPa sıkıştırma basıncı ve 590 °C’de 3 saat sinterleme ile elde edilebileceği belirlenmiştir. En yüksek sertlik ise 3 saat MA, 7 katman, 400 MPa sıkıştırma basıncı ve 550 °C’de 2 saat sinterleme ile 170 HB olarak ölçülmüştür. Ayrıca basma dayanımı ile sinterlenmiş yoğunluk değerlerinin benzer bir eğilim gösterdiği belirlenmiş ve en yüksek yoğunluk değeri 2,6957 g/cm³ olarak belirlenmiştir. Kompozit tozların SEM, XRD ve parçacık boyut analizleri sonucunda, mekanik alaşımlamanın başlangıcında aglomerasyon eğiliminin olduğu ancak ilerleyen sürelerde parçacık boyutunun azaldığı ve B₄C fazının matris içerisinde daha homojen bir şekilde dağıldığı belirlenmiştir. Çalışmanın ikinci aşamasında ise, Taguchi analizleri ile belirlenen optimum parametreler kullanılarak yeni nesil bir takviye olarak Ti3C2TX MXene fazının etkisi incelenmiştir. 3 katmanlı ağ. %3 MXene içeren numunenin basma dayanımı MXene'siz muadiline kıyasla %38’lik bir artış ile 421 MPa'a ulaşmıştır. Birim şekil değişimi ise %15’ten %35’e çıkmış ve toklukta üç katlık bir artış elde edilmiştir. Yüksek MXene oranları (ağ. %3 ve %5), üretim prosesini zorlaştırarak numunelerin merkez bölgelerinde sertliğin 65±5 HB seviyelerine gerilemesine neden olmuştur. Tribolojik testlerde ise MXene'nin etkisi, hibrit takviye durumuna göre ya da takviyenin miktarına bağlı olarak farklı sonuçlar vermiştir. A7075 matrisine ağ. %1 MXene ilavesi kütle kaybının 61,1 mg'dan 36,6 mg'a düşmesini sağlamıştır. Ancak B₄C+MXene içeren hibrit yapılarda ve ağ. %1 MXene ilavesinin üzerindeki oranlar ise adhezif ve abrazif aşınma mekanizmalarını tetiklenerek kütle kaybını artırmıştır. Elde edilen sonuçlar, hedeflenen yüksek dayanım, tokluk ve aşınma dayanımı gibi özelliklerin parametre optimizasyonu, FGM yapı ve MXene ilavesi ile elde edilebileceğini göstermiştir. Bu bulgular ışığında geliştirilen malzeme fren diskleri gibi uygulamalar için değerlendirilebilir. Bununla birlikte çalışma, farklı takviyeler, katkı oranları ve parametrelerle üretilen kompozitlerin kapsamlı analizlerle karakterizasyonu sayesinde gözlenen performans değişkenlikleri ile ileri malzeme geliştirme süreçlerine katkı sunmakta ve ilerleyen çalışmalarda katkıların dağılımı, arayüzey etkileşimleri ve sinterleme davranışı gibi parametrelerin daha detaylı incelenmesi açısından önemli bir referans oluşturmaktadır.
  • Öğe
    SOĞUK STRESİNİN DEREOTU (Anethum Graveolens L.) mRNA TRANSKRİPTOMUNA ETKİSİNİN BELİRLENMESİ
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2026) Safran, Secde Nur; Uncu, Ali Tevfik
    Dereotu (Anethum graveolens L.), Apiaceae familyasına ait önemli bir aromatik ve tıbbi bitki olup; gıda, kozmetik ve farmakoloji alanlarında yaygın olarak kullanılmaktadır. Ekonomik ve farmakolojik açıdan önemli bir tür olmasına rağmen, dereotunun abiyotik stres koşullarına verdiği moleküler yanıtlar üzerine yapılan çalışmalar oldukça sınırlıdır. Özellikle soğuk stresine karşı gelişen fizyolojik ve genetik mekanizmaları yeterince araştırılmamış olup, dereotunda transkriptom düzeyinde gerçekleştirilen çalışmaların sayısı oldukça azdır. Bu nedenle, dereotu bitkisinde soğuk stresine bağlı transkriptomik değişimlerin belirlenmesi amacıyla mevcut araştırma gerçekleştirilmiştir. Bu kapsamda dereotu kısa okuma platformları kullanılarak sekanslanmış ve elde edilen transkriptom verileri biyoinformatik analizlerle değerlendirilmiştir. Deseq2 aracılığıyla diferansiyel ekspresyonu değişen genler tespit edilmiştir. Soğuk stres koşullarında farklı ifade edilen genlerin tanımlanması amacıyla BLAST analizleri uygulanmış, genlerin biyolojik süreçleri, moleküler fonksiyonları ve hücresel bileşenleri Gen Ontolojisi (GO) analizleri ile incelenmiştir. Ayrıca metabolik yollar ve stres yanıt mekanizmalarının belirlenmesi için KEGG yolak analizlerinden yararlanılmıştır. GMATA yazılımı kullanılarak transkriptom verilerinden basit tekrar dizileri (SSR) belirlenmiş ve SSR primer tasarımları gerçekleştirilmiştir. Elde edilen sonuçların, dereotunda soğuk strese karşı gelişen moleküler savunma mekanizmalarının anlaşılmasına, gelecekte abiyotik stres toleransına yönelik genetik, moleküler ve markör destekli ıslah çalışmalarına katkı sağlaması hedeflenmektedir.
  • Öğe
    Zn-1Mg ALAŞIMLARININ Ag VE Gd MİKROALAŞIMLAMA İLE BİYOKOROZYON VE ANTİBAKTERİYEL ÖZELLİKLERİNİN KARŞILAŞTIRMALI İNCELENMESİ
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2026) Aliyeva, Nigar; Candan, Şennur
    Çinko (Zn), uygun bozunma hızı, biyouyumluluğu ve insan metabolizmasındaki temel rolü nedeniyle Mg ve Fe esaslı biyobozunur alaşımlara güçlü bir alternatif olarak öne çıkmaktadır. Bununla birlikte, saf Zn’nin düşük mekanik dayanımı ve sınırlı antibakteriyel etkinliği, biyomedikal uygulamalardaki kullanımını kısıtlamaktadır. Bu çalışmada, Zn-1Mg (%1 ağırlıkça) alaşımı, Ag veya Gd ile %0,3 (ağırlıkça) oranında mikroalaşımlandırılarak elde edilen alaşımların mikroyapı, sertlik, yapay vücut sıvısı (SBF) içerisindeki in vitro biyokorozyon dayanımı ve antibakteriyel özellikleri karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Malzeme karakterizasyonu, Optik Mikroskop (OM), Taramalı Elektron Mikroskobu (SEM) ve X-ışınları difraksiyonu (XRD) analizleriyle gerçekleştirilmiş, Vickers sertlik ölçümleri ise 100 g yük altında ve 15 saniye bekleme süresi kullanılarak yapılmıştır. Mikroyapı analizleri, her iki alaşımın da (Zn-1Mg-0,3Ag ve Zn-1Mg-0,3Gd) α-Zn matrisi ile Mg₂Zn₁₁ ve MgZn₂ ara fazlarından oluştuğunu göstermiştir. Ayrıca, Gd ilavesinin tane yapısını incelttiği ve oluşan ötektik fazlarda lamel aralıklarını azaltarak daha ince bir morfoloji oluşturduğu belirlenmiştir. Zn-1Mg alaşımına kıyasla (78 HV0,1) Ag ve Gd mikroalaşımlandırması sertlik değerlerini sırasıyla 84 ve 87 HV0,1 düzeyine yükseltmiştir. Elektrokimyasal testlerde, her iki alaşımın korozyon potansiyeli (Ekor) benzer bulunurken, korozyon akım yoğunluğu (Ikor) değerleri Zn-1Mg-0,3Ag ve Zn-1Mg-0,3Gd alaşımları için sırasıyla 14,40 ve 20,30 μA·cm⁻² olarak belirlenmiştir. Daldırma testleri, 60 günde Zn-1Mg-0,3Ag alaşımına kıyasla (0,068 mg/cm²), Zn-1Mg-0,3Gd alaşımının (0,082 mg/cm²) daha yüksek korozyon kaybına sahip olduğunu ortaya koymuştur. Antibakteriyel değerlendirmeler ise Gd içeren alaşımın, Escherichia coli (E. Coli) ve Staphylococcus aureus (S. aureus) bakterilerine karşı Ag içeren alaşımla benzer düzeyde etkinlik sergilediğini göstermiştir. Elde edilen bulgular, Gd içeren Zn-1Mg alaşımlarının biyobozunur ve antibakteriyel implant malzemeleri açısından Ag içeren alaşımlara alternatif, umut verici bir aday olabileceğini göstermektedir.
  • Öğe
    Türkiye için zaman serisi modelleri ve nüfus hassasiyet analizi kullanılarak uzun vadeli elektrik talebi tahmini
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2026) Paksoy, Büşra; Yiğit, Sinan
    Elektrik enerjisi talebinin doğru ve güvenilir bir şekilde tahmin edilmesi, enerji arz güvenliğinin sağlanması, üretim ve iletim planlamasının etkin biçimde yürütülmesi sürdürülebilir enerji politikalarının planlanması açısından büyük önem taşımaktadır. Özellikle uzun vadeli tahminler, enerji yatırımlarının yönlendirilmesinde ve alt yapı planlamasında kritik bir rol oynamaktadır. Bu tez çalışmasında, Türkiye'nin 2018-2025 dönemi elektrik tüketim verileri kullanılarak 2053 yılına kadar uzun vadeli elektrik talep tahmini gerçekleştirilmiştir. Çalışmada geçmiş yıllara ait elektrik tüketim verileri zaman serisi analizi kullanılarak ele alınmış ve Holt-Winters ve ETS yöntemleri ile tahmin modelleri oluşturulmuştur. Ayrıca, elektrik tüketimi ile nüfus değişimi arasındaki ilişkinin tahmin sonuçlarına etkisini incelemek amacıyla nüfus hassasiyet analizi gerçekleştirilmiştir. Modellerin uzun dönem davranışlarını daha net inceleyebilmek amacıyla, tahmin sonuçları belirli yıl aralıklarında ortalamalar alınarak değerlendirilmiş ve grafiksel olarak karşılaştırılmıştır. Model doğrulama sürecinde, tahmin sonuçlarının gerçek verilerle karşılaştırılabilmesi amacıyla 2024 yılı test yılı olarak seçilmiştir. Modellerin tahmin performansı, 2024 yılı gerçek tüketim verileri kullanılarak Ortalama Mutlak Yüzde Hata (MAPE), Ortalama Mutlak Hata (MAE), Ortalama Kare Hata (MSE), Kök Ortalama Kare Hata (RMSE) ölçütleri ile değerlendirilmiştir. Bu çalışma kapsamında elde edilen sonuçlar, uzun vadeli elektrik talep tahminlerinde ETS yönteminin daha tutarlı ve karar destek süreçleri açısından daha uygun olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, nüfus değişimlerinin elektrik talebi üzerindeki etkisinin göz ardı edilmemesi gerektiği belirlenmiştir. Bu yönüyle çalışmanın, uzun vadeli enerji arz ve iletim planlamasında kullanılabilecek güvenilir tahmin çerçevelerinin oluşturulmasına ve politika geliştirme süreçlerinin bilimsel temellerle desteklenmesine katkı sağlayacağı öngörülmektedir. Anahtar Kelimeler: Enerji Talep Tahmini, ETS Yöntemi, Holt-Winters Yöntemi, Sürdürülebilir Enerji, Uzun Vadeli Tahmin, Yenilenebilir Enerji
  • Öğe
    Kalp yetmezliğinde ölüm riskinin tahmin edilmesinde en etkili özniteliklerin bulunması
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2026) Paydaş, Buse Nur; Altunkaya, Sabri
    Bu çalışmada, kalp yetmezliği hastalarına ait klinik veriler kullanılarak hasta sağkalımının tahmin edilmesinde en uygun parametrelerin belirlenmesine yönelik makine öğrenmesi tabanlı öznitelik seçimi yaklaşımları kapsamlı bir şekilde incelenmiştir. Farklı filtre, sarmal ve gömülü öznitelik seçimi yöntemleri çeşitli makine öğrenmesi sınıflandırıcılarıyla entegre edilerek birlikte değerlendirilmiştir. Deneysel analizler; takip süresi (time) değişkeninin modele dâhil edildiği ve hariç tutulduğu iki farklı senaryo altında, modellerin genellenebilirliğini artırmak amacıyla Monte Carlo Çapraz Doğrulama (Monte Carlo Cross-Validation) yöntemiyle gerçekleştirilmiştir. Bu kapsamda klinik veri seti, her bir iterasyonda rastgele %70 eğitim ve %30 test olarak parçalanmış; bu işlem 100 kez tekrarlanarak (%70-30, x100) elde edilen performans sonuçlarının ortalaması alınmıştır. Uygulanan bu strateji, model başarısının veri bölünmesine olan duyarlılığını azaltmış, aşırı uyum riskini önlemiş ve sonuçların istatistiksel olarak daha kararlı ve güvenilir olmasını sağlamıştır. Model başarımı; doğruluk, F1-skoru, duyarlılık, özgüllük ve dengesiz veri setlerinde kararlı bir performans göstergesi olan Matthews Korelasyon Katsayısı (MCC) metrikleri ile ölçülmüştür. Elde edilen sonuçlar, time değişkeninin modele dâhil edilmesinin F1-skoru ve MCC değerlerini belirgin şekilde artırdığını ve sınıf dengesizliği üzerinde olumlu bir etki yarattığını göstermektedir. Özellikle Relief-F tabanlı öznitelik seçimi yöntemi ile k-NN sınıflandırıcısının kombinasyonundan oluşan model, %85,56 doğruluk, %74,56 F1-skoru ve %65,94 MCC değeri ile en yüksek ve en dengeli performansı sunmuştur. Takip süresi değişkeni hariç tutulduğunda modellerin genel performansında düşüş gözlenmiş, ancak TreeBagger tabanlı öznitelik seçimi yöntemiyle eğitilen modellerin hâlâ tatmin edici ve literatürün üzerinde sonuçlar sağladığı saptanmıştır. Bu çalışma, makine öğrenmesi tabanlı öznitelik seçimi ve sınıflandırma yöntemlerinin kalp yetmezliği hasta sağkalımını yüksek güvenilirlikle tahmin edebileceğini ortaya koymakta; klinisyenler için tıbbi pratik süreçlerinde uygulanabilir ve kararlı bir Klinik Karar Destek Sistemi (KKDS) çerçevesi sunmaktadır.
  • Öğe
    Derin öğrenme ile hastalık ilişkili protein modellerinin geliştirilmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2026) Aysan, Melisa; Uncu, Ali Tevfik
    Günümüzde yaygın olarak kullanılan klasik ilaç üretim stratejilerinin yaşanan pandemi gibi hızlı gelişen durumlara cevap verememesi, yüksek maaliyetleri, mevcut hastalıkların etkili tedavisinde yetersiz kalması gibi başlıca sorunlar bu alanda yeni yöntemlerin kullanılması gerekliliğine olan ihtiyacı gözler önüne sermektedir. Çalışma kapsamında, küçük hücreli olmayan akciğer kanseri ile ilişkili epidermal büyüme faktörü reseptörünün kinaz bağlanma bölgesinin 3 boyutlu şeklini kavrayan, tamamen yeni ve biyolojik olarak kararlı aday moleküller üretilmesini sağlayan uçtan uça bir iş hattı tanımlanmaktadır. Tez kapsamında geliştirilen modelde kullanılan stokastik denklemler ile yönetilen 3 boyutlu Öklid dönüşümlerine duyarlı SE(3) eş değerlikli skor fonksiyonu temelli bir difüzyon modeli kullanılmaktadır. Langevin dinamikleri kullanılarak üretilen modelin degişken konumları ve 3 boyutlu uzaydaki geometrik simetrileri anlaması ve hedef reseptörün 3 boyutlu bağlanma bölgesine özgün aday moleküller üretmesi sağlanmaktadır. Modelin eğitimi için iki aşamalı transfer ögrenme prosedürü kullanılmıştır. Ön işleme adı verilen ilk aşamada modelin genel kimya bilgisine sahip olabilmesi için Crossdocked2020 veri seti ile eğitilmiş ağırlıkları kullanılmakta, ikinci aşamada ise modelin hedefe özgün eğitimi için çalışma kapsamından hazırlanan yalnızca klinik aşamada başarılı EGFR reseptörüne özgün 3000 liganddan oluşan veri seti ile eğitini gerçekleştirilmektedir. Oluşturduğumuz uçtan uca boru hattının başarısını ispatlayabilmek için hesaplamalı metrikler ve bağlanma eğilimleri hesaplanmakta olup, tez kapsamında geliştirilen model literatürde kendini ispatlamış modellerle ve mevcut kanser tedavisinde kullanılan ilaçlarla kıyaslanmış olup daha yüksek bağlanma eğilimi göstermiş ve tüm parametrelerde başarısı ispat edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Akciğer kanseri, de novo ilaç tasarımı, derin ögrenme, yapay zekâ.
  • Öğe
    Ekmeklik buğday çeşitlerinde sarı pas (puccinia striiformis f. sp. tritici) hastalığıyla ilişkili özellikleri kontrol eden genlerle bağlantılı fonksiyonel markörler ve markörlerin allelik çeşitliliğinin belirlenmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2026) Erkol, Şerife; Türkoğlu, Aras
    Bu çalışmada, 192 ekmeklik buğday (Triticum aestivum L.) genotipi, sarı pas etmeni Puccinia striiformis f. sp. tritici'ye karşı dayanıklılık ile ilişkili Yr genleri bakımından moleküler düzeyde değerlendirilmiş ve popülasyonun genetik yapısı çok yönlü analizlerle ortaya konulmuştur. Çalışmada toplam 16 Yr genine ait moleküler markör kullanılmış; genotiplerde markör varlığı/yokluğu belirlenerek frekans analizi, genetik çeşitlilik parametreleri (PIC, Nei gen çeşitliliği, Shannon indeksi), genetik benzerlik matrisi, UPGMA kümeleme analizi, Temel Koordinat Analizi (PCoA) ve popülasyon yapısı (STRUCTURE) analizleri gerçekleştirilmiştir. Elde edilen bulgular, Yr genlerinin popülasyonda homojen dağılmadığını, aksine belirgin bir heterojen yapı sergilediğini göstermiştir. Yr26 (Xgwm18) gibi bazı genlerin yüksek frekansta bulunduğu, buna karşılık Yr9 ve Yr41 gibi genlerin düşük frekansta veya tamamen absent olduğu belirlenmiştir. Genotiplerin büyük çoğunluğunun 3–5 Yr geni taşıdığı, yüksek sayıda gen içeren genotiplerin ise sınırlı olduğu tespit edilmiştir. Kümülatif frekans ve birlikte bulunma analizleri, dayanıklılığın sınırlı sayıda yüksek frekanslı gen etrafında şekillenen "çekirdek–perifer" bir yapı sergilediğini ve genlerin bağımsız değil, genetik bloklar halinde birlikte taşındığını ortaya koymuştur. Genetik çeşitlilik analizleri, incelenen lokusların orta–yüksek düzeyde polimorfizm içerdiğini (ortalama PIC = 0.49) göstermiştir. STRUCTURE analizi, popülasyonun iki ana genetik alt-popülasyondan oluştuğunu (K=2) ve bu gruplar arasında yüksek düzeyde genetik farklılaşma bulunduğunu ortaya koyarken, bazı genotiplerde gözlenen admixture yapısı gen akışını işaret etmiştir. PCoA ve kümeleme analizleri de bu genetik yapıyı desteklemiştir. Sonuç olarak, sarı pas dayanıklılığının tek bir gen tarafından değil, farklı Yr gen kombinasyonlarının etkileşimi ile şekillenen kompleks bir genetik mimariye sahip olduğu belirlenmiştir. Ancak dayanıklılığın belirli genler etrafında yoğunlaşması, uzun vadede kırılganlık riski oluşturmaktadır. Bu nedenle sürdürülebilir dayanıklılık için gen piramitlenmesi stratejilerinin uygulanması, nadir genlerin korunması ve genetik olarak uzak genotipler arasında melezleme yapılması önerilmektedir. Ayrıca moleküler verilerin fenotipik gözlemlerle desteklenmesi, daha güvenilir ıslah sonuçları elde edilmesi açısından kritik önem taşımaktadır.
  • Öğe
    Yapay zeka ile dört motorlu iha pervane hasar tespiti ve düşme riski tahmini
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2026) Koçak, Mehmet Reha; Ünlerşen, Muhammed Fahri
    İnsansız Hava Araçları (İHA), son yıllarda sivil ve askeri alanlarda hızla yaygınlaşan kritik teknolojiler arasında yer almaktadır. Bu sistemlerin operasyonel güvenliği, bileşenlerinin kusursuz çalışmasına doğrudan bağlıdır. Quadrotor platformlarda pervaneler, itki kuvveti üreten ve uçuş stabilitesini sağlayan en kritik bileşenler olup çevresel faktörlere karşı en savunmasız elemanlardır. Pervane hasarları, sistemde asimetrik itki dağılımı, kontrol güçlüğü ve hatta tam kontrol kaybına yol açabilmektedir. Geleneksel görsel denetim yöntemleri, başlangıç aşamasındaki hasarları tespit etmekte yetersiz kalmakta ve yoğun iş gücü gerektirmektedir. Bu tez çalışmasında, quadrotor platformlarda pervane hasarının gerçek zamanlı tespiti ve sınıflandırılması için IMU (Eylemsizlik Ölçüm Birimi) tabanlı bir makine öğrenmesi yaklaşımı geliştirilmiştir. Çalışmada 550 mm gövde boyutuna sahip, Cube Orange uçuş kontrolcüsü ile donatılmış bir quadrotor platform kullanılmıştır. Deneyler, kontrollü laboratuvar ortamı yerine gerçek açık alan koşullarında ve GPS destekli otonom uçuş modunda gerçekleştirilmiştir. Pervane hasarı, Motor 1 (ön sağ) pervanesinin tek kanadına kademeli kesimler uygulanarak dört farklı seviyede (hasarsız, hafif, orta ve ağır) oluşturulmuştur. Hasar seviyeleri pervane yarıçapının sırasıyla %0, %3, %6 ve %8'ine karşılık gelmektedir. Veri toplama sürecinde iki farklı uçuş senaryosu (dairesel ve sekiz rotası) kullanılarak toplam 8.261 örnek içeren bir veri seti oluşturulmuştur. Ham sensör verilerinden 255 adet özellik çıkarılmış olup bu özellikler istatistiksel metrikler, frekans domain özellikleri, motor dengesizlik göstergeleri ve tutum hata metrikleri kategorilerinde gruplandırılmıştır. Özellik çıkarımında 40 örneklik kayan pencere yöntemi uygulanmıştır. Hasar tespiti ve sınıflandırılması için altı farklı makine öğrenmesi algoritması (K-En Yakın Komşu, Karar Ağacı, Rastgele Orman, Doğrusal SVM, RBF Çekirdekli SVM ve Naive Bayes) sistematik olarak karşılaştırılmıştır. Tüm algoritmalar için Grid Search yöntemiyle hiperparametre optimizasyonu gerçekleştirilmiş ve 5-katlı çapraz doğrulama ile model güvenilirliği değerlendirilmiştir. Deneysel sonuçlar, Karar Ağacı algoritmasının %94,81 test doğruluğu ile en yüksek performansı gösterdiğini ortaya koymuştur. Rastgele Orman %93,51, Doğrusal SVM %87,01, RBF Çekirdekli SVM %85,71 ve KNN %84,42 doğruluk değerleri elde etmiştir. Sınıf bazlı analizde hasarsız ve kritik hasar sınıfları %100'e yakın doğrulukla ayırt edilebilmiştir. Çapraz doğrulama sonuçları, RBF Çekirdekli SVM'in %90,5 ortalama ile en yüksek CV skoruna sahip olduğunu göstermiştir. Özellik önemi analizi, X ekseni titreşim verilerinin pervane hasarı tespiti ve sınıflandırılmasında en güçlü prediktörler olduğunu ortaya koymuştur. Bu çalışma, quadrotor platformlarda pervane hasarının titreşim verileri ve makine öğrenmesi algoritmaları kullanılarak yüksek doğrulukla tespit edilip sınıflandırılabileceğini göstermiştir. Geliştirilen yaklaşım, düşük maliyetli, gerçek zamanlı ve pratik uygulanabilir bir çözüm sunarak İHA operasyonel güvenliğinin artırılmasına katkıda bulunmaktadır. iv Anahtar Kelimeler: Hasar Sınıflandırma, İnsansız Hava Aracı, Makine Öğrenmesi, Pervane Hasar Tespiti, Quadrotor, Titreşim Analizi
  • Öğe
    Derin öğrenme tabanlı kentsel gelişim analizi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2026) Eyi, Gizem; Buğdaycı, İlkay
    Bu tez çalışmasının amacı, zayıf denetimli süperpiksel tabanlı derin öğrenme yöntemlerini kullanarak çok zamanlı uydu görüntülerinden kentsel büyüme ve mekânsal değişimleri semantik düzeyde analiz edebilen bir segmentasyon modeli geliştirmektir. Kentsel alanların demografik artış, göç, altyapı ihtiyacı ve planlama politikaları gibi dinamiklerle sürekli değiştiği göz önünde bulundurulduğunda, bu değişimin doğru şekilde izlenmesi sürdürülebilir kent yönetimi açısından kritik öneme sahiptir. Geliştirilen model, farklı yıllara ait uydu görüntülerinden süperpiksel tabanlı bölütleme yoluyla anlamlı mekânsal sınırlar oluşturacak; zayıf etiketli verilerle eğitilmiş derin öğrenme algoritmaları sayesinde bina, yol ve yeşil alan gibi temel kentsel sınıfların zaman içerisindeki değişimini segmentasyon haritaları ile ortaya koyacaktır. Bu sayede, hem zamansal analiz hem de semantik sınıflandırma bütüncül bir yapıda gerçekleştirilecektir. Elde edilen çıktılar, kentteki yeni yapılaşma bölgeleri, fonksiyonel değişim alanları ve genişleme oranlarının detaylı olarak analiz edilmesini mümkün kılacaktır. Çalışma, sınırlı etiketli uzaktan algılama verileri ile yüksek doğrulukta semantik segmentasyon yapılabileceğini göstermeyi ve çok zamanlı kentsel gelişim analizlerine katkı sunmayı hedeflemektedir.
  • Öğe
    In vitro üç boyutlu deri kesik yara modeli geliştirilmesi ve kanabidiolün yara iyileştirme etkisinin model üzerinde incelenmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2026) Kozan, Sümeyye; Kars, Meltem Demirel
    Rejeneratif tıpta estetik ve işlevsel olarak deri iyileşmesi, derinin karmaşık yapısı ve dinamik sinyal yolları nedeniyle hala önemli bir zorluk teşkil etmektedir. Bu süreçlerin moleküler seviyede anlaşılması açısından, geleneksel iki boyutlu (2B) hücre kültürleri; hücre ve matris etkileşimlerini ile fizyolojik derinliği yeterince temsil edememektedir. Ancak, doku mühendisliği ilkeleriyle tasarlanan üç boyutlu (3B) modeller; hücreler arası etkileşimler, hücre dışı matris yapısı ve hava sıvı arayüzü gibi deri ile ilgili belirli unsurları başarıyla simüle edebilmektedir. Bu çerçevede, biyofonksiyonel nitelikleriyle öne çıkan Kanabidiol gibi bileşenlerin yara yenilenmesi üzerindeki potansiyelini belirlemek; yalnızca hücresel hareketlerin izlenmesini değil, aynı zamanda bu etkilerin genetik ifade düzeyindeki yansımalarının yeniden yapılandırılmış insan epidermisi ve tam katmanlı deri gibi ileri düzey in vitro üç boyutlu modellerde doğrulanmasını gerektirmektedir. Bu gelişmiş modelleme yaklaşımları, hayvan deneylerine hem etik hem de bilimsel bir alternatif sunarak, iz bırakmayan iyileşmeyi hedefleyen yenilikçi farmasötik taşıyıcı sistemlerin geliştirilmesinde temel bir rol oynamaktadır. Tez çalışmanın başlangıç bölümünde, CBD insan dermal fibroblast (HDF) ve insan keratinosit (HS2) hücreleri üzerinde farklı konsantrasyonları WST-1 canlılık testi ile incelenmiştir. Analizlerin bulgularına göre, 12,5 μM seviyesine kadar hücrelerin canlılık oranının %90'ın üzerinde kaldığı, fakat 12,5 μM'yi aşan dozlarda hücre ölümünün başladığı gözlemlenmiştir. CBD'nin farklı doz ve süre uygulamalarının HDF ve HS2 hücrelerinin üremesine etkileri değerlendirildiğinde, hem 2B yara modeli hem de her iki hücrenin bir arada kullanılacağı 3B deri yara modeli için de uygulanabilecek olan 12,5 μM konsantrasyon toksik olmayan güvenli doz olarak belirlenmiştir. İkinci aşamada CBD'nin keratinositlerin göçü üzerindeki etkisi, HS2 hücreleri kullanılarak oluşturulan 2B çizik modelinde zamana bağlı olarak (0. , 1. , 2. ve 7. gün) hem ters mikroskop hem de konfokal mikroskop ile gözlemlenmiştir. CBD uygulaması, 2 boyutlu çizik testinde yara kapanmasını önemli ölçüde artırarak iki gün içinde %99,9 oranında kapanma sağlamıştır. CBD uygulanan hücrelerdeki yara kapanma oranı, kontrol grubuna göre 3,83 kat daha yüksek olmuştur. Bu bulgular, CBD'nin yara iyileşmesini destekleyici özelliklerini vurgulamakta ve farmakolojik ajanların değerlendirilmesinde gelişmiş in vitro modellerin faydasını ortaya koymaktadır. Bu morfolojik değişikliklerin moleküler altyapısını anlamak amacıyla yapılan RT-qPCR incelemeleri; epidermal farklılaşma ve bariyer dengesinin sağlanmasında önemli rol oynayan Keratin 10 (K10), Laminin (LAM) ve Involukrin (INV) genlerinin ifade seviyelerinin belirgin bir şekilde yükseldiğini göstermiştir. Bu bulgu, CBD'nin iyileşme sürecini yalnızca fiziksel bir yarayı kapama şeklinde değil, genetik düzeyde programlanmış matris sentezi ve hücresel uyum süreci olarak başlattığını ortaya koymaktadır. Üçüncü aşamada, insan derisi fizyolojisini en gerçekçi şekilde modelleyen in vitro 3B yeniden yapılandırılmış insan epidermisi (RHE) ve tam katmanlı deri (FTSE) modelleri yapılmıştır. RHE modelinde yara iyileşmesinin doğal fazlarını temsil eden 7, 14 ve 21. günlerde XTT canlılık testi ile analiz edilmiştir. Analizlerin bulgularına göre, metabolik aktivite ve yeniden epitelizasyonda, yaralanma sonrasında CBD uygulanan gruplardaki metabolik aktivitenin kontrol grubuna oranla daha dengeli kaldığını ortaya çıkartmıştır. Bu denge, CBD'nin yalnızca hücre hareketliliğini hızlandırmakla kalmayıp, aynı zamanda dokunun yeniden yapılanma süreçlerindeki enerji metabolizmasını da desteklediği anlamına gelmektedir. Konfokal mikroskopi analizinde ise epidermal bariyerin CBD etkisiyle yeniden oluştuğu gözlemlenmiştir. 21 günlük takip süreci, CBD'nin dermal fibroblastların matris üretimini uyumlu hale getirerek doku olgunlaşmasını geliştirdiğini ve daha dayanıklı bir deri benzeri yapı oluşturduğunu göstermiştir. Histolojik (H ve E) analizler ve taramalı elektron mikroskop (SEM) görüntüleme ile de CBD'nin modellerde açılan yaranın kapanmasına katkı sağladığı gösterilmiştir. Geliştirilen bu modelleme yaklaşımı, hayvan deneylerine etik bir alternatif sunan 3R prensibi ile uyumlu olup, kronik ve akut yaraların tedavisinde CBD temelli yeni nesil yara bakım sistemlerinin geliştirilmesi için hem moleküler hem de dokusal düzeyde güçlü bir temel sunmaktadır.
  • Öğe
    Azot katkılı grafen/hidrojel kompozitlerin mekanik ve elektriksel özelliklerinin incelenmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2026) Karasakal, Mücahit; Bingöl, Haluk
    Bu tez çalışmasında, yüksek performanslı ileri teknoloji uygulamalarına yönelik azot katkılı grafen (NG) sentezlenmiş ve bu nanomalzemenin poli(2-hidroksietil metakrilat) (pHEMA) tabanlı hidrojelin mekanik ve elektriksel özellikleri üzerindeki etkileri sistematik olarak incelenmiştir. Çalışmanın ilk aşamasında, grafit ve melamin öncülleri kullanılarak mekanik bilyeli öğütme yöntemiyle 5–60 saat aralığında değişen sürelerde NG sentezlenmiştir. FESEM, AFM, Raman ve XPS analizleri artan öğütme süresiyle birlikte karbon kafesindeki kusur yoğunluğunun kontrollü biçimde arttığını, grafenin yaklaşık 5 6 katmanlı bir yapıda elde edildiğini ve azot atomlarının piridinik, pirolik ve grafitik konfigürasyonlarda yapıya başarıyla entegre edildiğini ortaya konmuştur. Çalışmanın ikinci aşamasında, 60 saatlik öğütme süresiyle elde edilen NG tozları, serbest radikal polimerizasyonu yöntemi kullanılarak farklı çapraz bağlayıcı miktarına sahip pHEMA hidrojel matrislerine 0–8 mg/mL konsantrasyon aralığında dahil edilmiştir. Elde edilen hibrit hidrojellerin yapısal karakterizasyonu FT-IR ve Raman spektroskopileri ile gerçekleştirilmiştir. Elektriksel ölçümler, NG miktarındaki artışa bağlı olarak direnç değerlerinde belirgin bir düşüş meydana geldiğini ve bu durumun hidrojel matrisi içerisinde etkin bir iletken ağ oluştuğunu göstermiştir. Dinamik Mekanik Analiz (DMA) sonuçları ise, grafen takviyesinin hidrojel matrisini yumuşatarak esneklik ve sönümleme (tan δ) kapasitesini artırdığını ortaya koymuştur. Elde edilen sonuçlar, sentezlenen iletken ve esnek NG katkılı pHEMA hibrit hidrojellerinin, biyosensörler, enerji depolama sistemleri ve yumuşak doku mühendisliği gibi ileri biyomedikal ve elektronik uygulamalar için yüksek potansiyele sahip olduğunu göstermektedir.
  • Öğe
    Biyosensör uygulamalarına yönelik spiro tabanlı konjuge polimerlerin sentezi ve karakterizasyonu
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2026) Tugay, Sema; Kaya, Serdal
    Kronik böbrek hastalığı (KBH), ülkemizde ve dünyada giderek artan önemli bir halk sağlığı sorunudur. Düşük farkındalık nedeniyle hastalık çoğu zaman geç evrede tanılanmakta, bu durum yaşam kalitesini düşürürken diyaliz ve böbrek nakli gibi yüksek maliyetli tedaviler nedeniyle sağlık sistemine de ciddi yük oluşturmaktadır. Bu nedenle, KBH'nin erken ve hızlı tespitine yönelik ekonomik, kullanıcı dostu ve gelecekte giyilebilir sistemlere entegre edilebilecek sensör teknolojilerine ihtiyaç vardır. Bu kapsamda, laboratuvar testlerine alternatif olarak geliştirilen "Point-of-Care" (POC) platformlar; kısa analiz süresi, kullanım kolaylığı ve uzman personel gereksinimini azaltmaları sayesinde yerinde tanı uygulamaları için önemli bir potansiyel sunmaktadır. Bu amaç doğrultusunda bu tez kapsamında ilk defa, iki farklı fonksiyonel gruba sahip olan (aldehit ve karboksilik asit) floresans özellik gösteren spiro yapılı konjuge polimerler Suzuki kenetlenme reaksiyonu kullanılarak sentezlenmiş ve karakterize edilmiştir. Elde edilen yapıların, kronik böbrek hastalığının erken tanısında önemli biyobelirteçler olan KIM-1 (Kidney Injury Molecule-1) ve NGAL (Neutrophil Gelatinase-Associated Lipocalin) tespitine yönelik elektrokimyasal/optik sensör uygulamalarında değerlendirilmesi hedeflenmiştir.
  • Öğe
    Cereibacter sphaeroides ve Cupriavidus necator'un dört farklı karbon kaynağındaki PHB üretim verimliliklerinin karşılaştırılması
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, 2026) Dalmış, Besna; Kars, Gökhan
    Polihidroksibutirat (PHB) gibi mikrobiyal kaynaklı biyopolimerler, biyolojik olarak parçalanabilirlikleri, biyolojik uyumlulukları ve doğal dokulara yapısal benzerlikleri nedeniyle insan sağlığı ve çevre üzerindeki etkileri açısından umut vadeden alternatifler olarak ortaya çıkmaktadır. Bakteriler, azot veya fosfor gibi temel bir besin maddesinin eksikliği (sınırlayıcı faktör) gibi stres koşulları altında, karbon kaynağını hücre içinde PHB olarak depolar. Örneğin, fotosentetik mor kükürtsüz bir bakteri olan Cereibacter sphaeroides, azot sınırlı koşullar altında kuru hücre ağırlığının %60-70'ine kadar, çok yönlü bir model organizma olan Cupriavidus necator ise çeşitli karbon kaynakları kullanarak kuru ağırlığının %90'ına kadar PHB depolayabilmektedir. Bu tez çalışmasında, yüksek verimle PHB biriktirdiği bilinen C. sphaeroides O.U. 001 (DSM5864) ve C. necator H16 (DSM 428)'nın dört farklı karbon kaynağında PHB üretim verimliliklerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Karbon kaynağı olarak glikoz, fruktoz, sükroz ve asetat, azot kaynağı olarak ise amonyum klorür ve amonyum sülfat kullanılmıştır. İki bakterinin 70 mM asetat ve optimize edilmiş glikoz, fruktoz ve sükroz konsantrasyonlarının olduğu ortamlarda büyümeleri ve pH değişimleri incelenerek eğriler oluşturuldu. Sudan Black B ve Nile Red boyama yöntemleri ile incelenen bakteri granülleri sırasıyla ışık mikroskobu ve konfokal mikroskop ile görüntülendi. Bakterilerin dört farklı karbon kaynağında %PHB verimlilikleri karşılaştırıldığında en yüksek verim C. sphaeroides 'in asetat içeren besiyerinde kültüre edilmesiyle elde edildi (%40). C. necator'un en iyi büyüdüğü ve verimin yüksek olduğu (%31) karbon kaynağı ise fruktoz oldu. Ekstrakte edilen PHB polimerlerinin karakterizasyonu nükleer manyetik rezonans spektroskopisi (NMR), Fourier dönüşümlü kızılötesi spektroskopisi (FTIR), termogravimetrik analiz (TGA) / diferansiyel taramalı kalorimetri (DSC) teknikleri ile yapıldı. NMR pikleri 1,18-1,34, 2,38- 2,58 ve 5,15- 5,27 ppm aralığında kaydedildi. Fonksiyonel grupların varlığını gösteren FTIR spektrumları ise 1379-1378, 1453-1452, 2976-2921, 1720-1719, 1276-1043 ve 3307-3436 cm-1 dalga boylarında kaydedildi. Tüm örneklerin TGA termogramları benzerlik gösterdi ve Tm değerleri birbirine oldukça yakındı. DSC ve TGA analizleri ile mikrobiyal PHB örneklerinin erime sıcaklığının (Tm) 160-180°C, maksimum bozunma sıcaklığının (Tmax) ise 240-280°C aralığında olduğu belirlendi. Bu bulgular, uygun karbon kaynağı ve bakteri seçimi ile PHB üretim verimliliğinin arttırılabileceğini ortaya koymaktadır.