Dahili Tıp Bilimleri Bölümü Tez Koleksiyonu

Bu koleksiyon için kalıcı URI

Güncel Gönderiler

Listeleniyor 1 - 20 / 1033
  • Öğe
    Psoriasis vulgariste biyolojik ajan alan hastaların tedavi öncesi ve sonrası karaciğer sonoelastografi ile değerlendirilmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Ünsal, Büşra Duman; Temiz, Selami Aykut
    Psoriasis, primer olarak deri tutulumuyla seyreden; sistemik inflamasyon zemininde ise çoklu komorbiditelerle ilişkili olabilen kronik inflamatuar bir hastalıktır. Ortaşiddetli/şiddetli olgularda kullanılan biyolojik ajanlar, hedef sitokin inhibisyonu sayesinde etkili bir tedavi seçeneği olarak kullanılmaktadır. Bu ajanların komorbidite alanlarına etkileri giderek artan ilgiyle araştırılırken, psoriasisli hastalarda karaciğer tutulumu ve fibrozis riski klinik açıdan önemli bir izlem alanı olarak öne çıkmaktadır. Buna rağmen biyolojik tedavi öncesi ve sonrası dönemde karaciğer sertliği değişimini non-invaziv bir yöntem olan sonoelastografi ile değerlendiren çalışmalar sınırlıdır. Bu çalışmanın amacı, biyolojik ajan kullanan psoriasis vulgaris hastalarında 0. ve 6. ayda yapılan 2D-Shear-wave (SWE) elastografi ölçümlerini karşılaştırarak karaciğer sertliği parametrelerindeki değişimi değerlendirmek ve bu değişimin klinik pratikte yaygın kullanılan biyokimyasal fibrozis skoru FIB-4 ile ilişkisini incelemektir. Elde edilecek bulguların, psoriasis hastalarında karaciğer ile ilişkili komorbiditelerin yönetimi, tedavi ve klinik karar süreçlerine katkı sağlaması beklenmektedir.
  • Öğe
    Yüksek riskli besin alerjisi olan hastaların uzun dönem takibi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Dinç, Emre; Güner, Şükrü Nail
    Giriş: Besin alerjisi, prevalansı giderek artan ve yaşam kalitesi ile morbidite üzerinde önemli etkileri olan ciddi bir halk sağlığı sorunudur. Amaç: Bu çalışmada, yüksek riskli besin alerjisi tanısı bulunan hastaların demografik, klinik ve laboratuvar özelliklerinin değerlendirilmesi; eliminasyon diyetleri sonrasında besin provokasyon testinin güvenle uygulanabileceği hasta grubunun belirlenmesi ve hastaların tolerans gelişimi açısından incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Alerji ve İmmünoloji Bilim Dalında Ocak 2018 - Ağustos 2025 tarihleri arasında takip edilen, spesifik IgE değeri ve cilt prick testi pozitifliği olan 70 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların dosyaları retrospektif olarak incelenerek; cinsiyet, yaş, klinik bulgular, laboratuvar verileri, diyet uyumları ve besin provokasyon testine yanıtları analiz edildi. Çalışmada araştırılan hastaların hepsinin yüksek riskli besin alerjisi tanısı ile takip edilmekte olup, hastaların klinik, diyet süresi ve laboratuvar bulgularına göre besin provokasyon testi yapılıp yapılmamasına karar verildi. Bulgular: Takip edilen 70 hastanın %84,2'si yumurta beyazına, %31,4'ü yumurta sarısına ve %30'u süte karşı yüksek riskli (spesifik IgE > 15 kUA/L) kabul edildi. Klinik ve laboratuvar bulgularına göre 36 hastaya BPT uygulanırken, 34 hastada test uygun görülmedi. BPT uygulanan hastaların %80,6'sında tolerans geliştiği saptanırken, test yapılmayan grupta bu oran %44,1 olarak bulundu. BPT uygulanan gruptaki eliminasyon diyet süresinin BPT uygulanmayan gruba göre anlamlı derecede uzun olduğu bulundu. BPT uygulanan gruptaki eozinofil düzeyi, BPT uygulanmayan gruba göre anlamlı derecede düşüktü. Sonuç: Yüksek riskli besin alerjisi olan hastalarda, görülen klinik semptomlar, labaratuvar bulguları eliminasyon diyetinin süresi ve hastanın diyet durumu, besin provokasyon testi kararında belirleyici faktörlerdir. Uygun kriterlerle seçilen güvenli grupta BPT yapılması, toleransın belirlenmesinde kritik rol oynamaktadır ve bu grupta tolerans oranları anlamlı derecede yüksektir.
  • Öğe
    Psikotik bozukluğu olan hastalar ve sağlıklı kontrollerin ayrımında EEG güç analizlerinin kullanılması: Yapay zeka destekli bir model
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Arslan, Ayşenur; Gıca, Şakir
    Amaç: Bu çalışmada, ps"kot"k bozukluk tanılı hastalar "le sağlıklı kontroller"n EEG kayıtlarından elde ed"len ver"ler üzer"nde spektral anal"z yapılarak mutlak ve görel" frekans bant güçler"n"n hesaplanması, kant"tat"f EEG ölçütler"n"n gruplar arasında karşılaştırılması ve mak"ne öğren"m" yöntemler" kullanılarak hasta ve sağlıklı b"reyler"n ayırt ed"leb"l"rl"ğ"n" değerlend"r"lmes" amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma, Ocak 2015 – Mayıs 2025 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri ve Nöroloji bölümlerine başvuran, EEG kaydı bulunan bireylerin hastane kayıtlarının retrospektif olarak taranmasıyla yürütülmüştür. Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı (DSM-5) tanı kriterlerine göre psikotik bozukluk tanı kriterlerini karşılayan 53 hasta ile 51 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edilmiştir. EEG verilerinin ön işleme ve analizleri BrainVision Analyzer programı ve MATLAB yazılımları kullanılarak gerçekleştirilmiş; mutlak ve göreli spektral güç değerleri hesaplanmıştır. Kantitatif EEG özelliklerinin istatistiksel analizlerinin ardından, toplam 246 özellik kullanılarak Çok Katmanlı Algılayıcı (Multilayer Perceptron, MLP) temelli makine öğrenimi analizleri uygulanmıştır. Bulgular: MLP sınıflandırıcısı ile oluşturulan modeller arasında en yüksek performansı gösteren model hasta ve sağlıklı bireyleri %90,48 doğruluk, %91,67 kesinlik ve %90,91 duyarlılık oranlarıyla ayırt etmiştir. Farklı başlangıç tohumları kullanılarak oluşturulan 30 modelin ortalama performansları yöntemin %83 doğruluk, %85 duyarlılık ve %83 kesinlik ile tutarlı ve istikrarlı bir sınıflandırma performansı sunduğunu göstermiştir. Bölgesel güç analizlerinde, psikotik bozukluk grubunda kontrollere kıyasla frontal mutlak delta gücü artışı (p=0.003); frontal (p=0.04), santral (p=0.03) ve oksipital (p=0.05) bölgelerde mutlak teta güçlerinde artış; prefrontal göreli delta artışı (Fp1, p=0.02 ve Fp2 p=0.008) ve santral (p=0.004), sağ temporal (p=0.05) ve parietal (p=0.05) bölgelerde göreli teta güçlerinde artış ile sol prefrontal (Fp1, p=0.03) göreli alfa gücünde azalma gözlenmiştir. Sonuç: Bu çalışmada çoklu kortikal alanlarda gösterilen yavaş dalga aktivitesindeki artış ve prefrontal alfa aktivitesindeki azalma, psikotik bozuklukların kortikal uyarılabilirlik, talamokortikal döngüler ve hipofrontalite ile ilişkili patofizyolojisine dair önemli bulgular sunmaktadır. Kantitatif EEG verilerinden elde edilen spektral güç ölçütleri kullanılarak psikotik bozukluk tanılı bireyler ile sağlıklı kontrollerin makine öğrenimi yöntemiyle yüksek doğrulukla ayırt edilebildiği gösterilmiştir. Çoklu EEG özelliklerinin birlikte değerlendirilmesi, klasik istatistiksel analizlerle doğrudan ortaya konulamayan elektrofizyolojik örüntülerin ortaya çıkarılmasını sağlamaktadır. Bulgular tekil EEG parametrelerinin ötesinde çok değişkenli ve örüntü temelli yaklaşımların beyin işlevlerindeki karmaşık organizasyonu daha duyarlı biçimde yansıtabileceğini düşündürmektedir.
  • Öğe
    Hipotiroidi nedeniyle ilaç kullanan hastaların hastalıkalgıları ve ilaç kullanımı bilgi düzeylerinin tedavi uyumlarınaetkisinin değerlendirilmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Şahin, Emine Hilal; Demirbaş, Nur
    Bu çalışmanın amacı, hipotiroidi nedeniyle ilaç kullanan hastalarda hastalık algısı ve ilaç kullanım bilgisi düzeylerinin tedaviye uyum üzerindeki etkisini değerlendirmektir.Bu çalışmanın bulguları, hipotiroidi nedeniyle ilaç kullanan hastalarda hastalığa yönelik algıların ve ilaç kullanımına ilişkin bilgi düzeyinin tedavi uyumu üzerinde belirleyici bir rol oynadığını ortaya koymaktadır.Bulgular, hipotiroidi yönetiminde birinci basamağın yalnızca takip eden değil, hastalığın anlamlandırıldığı, eğitimin verildiği ve davranış değişikliğinin desteklendiği temel bir merkez olduğunu göstermektedir.
  • Öğe
    COVİD-19 pandemisi öncesi ve sonrası solunum yolu viral etkenlerin değerlendirilmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) tSeçilmiş, Fadime Korkmaz; Energin, Vesile Meltem
    Amaç: Bu çalışmanın amacı; Ocak 2017- Ocak 2023 arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda yenidoğan yoğun bakım ünitesi hariç tüm kliniklerde yatırılarak takip edilen 0-18 yaş hastalarda COVİD-19 pandemisi öncesi ve sonrası dönemde saptanan solunum yolu viral etkenlerinin sıklıklarını karşılaştırmak, başlıca viral etkenlerin dağılımını değerlendirmek, pandemi sürecinin bu etkenlerin epidemiyolojisi üzerindeki etkisini ortaya koymak, mevsimsel dağılımlardaki değişimleri incelemek ve hastaların demografik özelliklerine göre viral etken farklılıklarını ortaya koymaktır. Yöntem: Çalışmamızda belirtilen tarihler arasında yatarak tedavi gören hastalardan alınan 3205 sürüntü örneği ve hastaların demografik özellikleri, laboratuvar sonuçları, antibiyotik tedavi alıp almamaları, solunum desteği ihtiyaç durumları retrosepktif olarak incelenerek kaydedildi. Sürüntü örnekleri real time polimeraz zincir reaksiyonu yöntemi ile çalışıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 3205 hastanın 1561'i (%48,7) 2 yaşın altında, 1811'i (%56,5) erkek, 1482'sinin (%46,2) ek hastalığı var, 1424'ü (%44,4) solunum desteği almıştır. Antibiyotik alanların, ek hastalığı olanların, solunum desteği alanların, sedimantasyon ve C-reaktif protein yüksekliği olanların yatış süresi daha uzundur. Alınan örneklerin 1960'ında (%61,1) en az bir viral etken tespit edilmiştir. COVID öncesi döneme göre COVID döneminde pozitiflik oranı belirgin azalmıştır. Ayrıca 579 (%18) hastada birden fazla viral etken tespit edildi. Koenfeksiyon oranları, pandemi öncesi dönemde pandemi dönemine göre istatistiksel anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur. COVID öncesinde de, COVID döneminde de, COVID sonrasında da en sık saptanan rinovirüs olmakla birlikte, COVID sonrası dönemde rinovirüs oranları belirgin düşmüştür. Zarfsız virüsler olan rinovirüs, bocavirüs ve enterovirüsün pozitif örnekler içindeki dağılımı COVID öncesi döneme göre COVID döneminde anlamlı olarak artmıştır. Viral etkenler en fazla kış mevsiminde, en az yaz mevsiminde saptanmıştır. Kış döneminde covid öncesi en sık respiratuar sinsityal virüs saptanırken, COVID dönemi en sık rinovirüs görülmüştür. Sonuç: Çocuklarda solunum yolu viral etkenlerinin doğru ve hızlı tespiti önemlidir. Geçirilen miks enfeksiyonlar her zaman hastalığın şiddetiyle ilişkili değildir. Elde edilen bulgular, viral enfeksiyonların epidemiyolojisinin izlenmesinin, pandemiler sonrası görülen değişikliklerin tespitinin, akılcı tedavi stratejilerinin geliştirilmesinin ve moleküler yöntemlerin etkin kullanımının önemini açıkça ortaya koymaktadır. Solunum yolu viral etkenlerinin dağılımının hasta semptom ve klinik bulgularının da irdelenerek araştırıldığı çalışmaların devamlılığı önemlidir. Anahtar kelimeler: Çocuk, solunum yolu virüs, COVİD-19, epidemiyoloji
  • Öğe
    Kapesitabin ile tedavi edilen metastatik meme kanserli hastalarda sağ kalımı belirleyen prognostik faktörlerin değerlendirilmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Kul, Vehbi; Artaç, Mehmet
    Amaç: Metastatik meme kanseri tedavisinde kapesitabin sık kullanılan kemoterapötiklerdendir. Kapesitabin tedavisi verildiği sırada hastalarda demir, b12 ve folat düzeyinden bağımsız MCV değişiklikleri olmaktadır. Bu çalışmada kliniğimizde takipli metastatik meme kanserli hastalarda kapesitabin tedavisi aldığı esnada oluşan MCV değişikliklerinin prognozu gösterebilen bir belirteç olarak kullanılabilirliğini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Çalışmaya Neü Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Kliniğine 2015-2025 yılları arasında metastatik meme kanseri tanısı alıp kapesitabin tedavisi alan 71 hasta dahil edildi. Metastatik olmayan, metastaz öncesi kapesitabin alan, ferritin ve b12 değerleri tedavi sürecinde gerileyen hastalar dahil edilmedi. Hastaların tıbbi arşiv dosyalarından elde edilen, klinik, patolojik, radyolojik ve laboratuvar verileri retrospektif olarak analiz edilmiştir. Çalışmada metastatik meme kanseri tanısı olan hastaların kapesitabin tedavisi sırasında MCV değerlerindeki değişim ve bu değişimin prognoz üzerindeki etkisi istatistiksel analizler yapılarak değerlendirildi. Bulgular: Kapesitabin ile tedavi edilen metastatik meme kanserli hastaların büyük kısmı, kapesitabin tedavisine metastatik 2. Basamak ve sonrasında başlamıştır. Kapesitabin tedavisinin erken döneminde MCV artışı olan hastalar ile olmayan hastaların genel sağkalım ve progresyonsuz sağ kalım etkisi değerlendirildiğinde her analizde de iki grup arası farkın klinik olarak anlamlı ancak istatistiksel olarak anlamlıya yakın olduğu görüldü. Yapılan değerlendirmede istatistiki anlamlılık sınıra yakın olmasının nedeninin örneklem büyüklüğünün sınırlı kaldığından dolayı olduğu düşünülmektedir. Sonuç: Tedavi altında gelişen erken MCV artışı olan hastaların daha uzun yaşam süresi olduğu, medyan PFS'nin daha uzun olduğu, tedavi yanıtı ile ilişkili olabileceği istatistiksel olarak anlamlıya yakın bulunmuştur
  • Öğe
    NEÜ Tıp Fakültesi Organ Nakli Merkezinde rejeksiyon tanılı renal transplantlı hastaların prognozu
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Al, Mehmet Tuğrul; Selçuk, Nedim Yılmaz
    Amaç: Son dönem böbrek yetmezliğindeki (SDBY) renal replasman tedavilerinden birisi de böbrek naklidir. Her ne kadar nakil öncesinde alıcı ve donör için detaylı değerlendirmeler yapılsa da renal alıcıda rejeksiyon gelişebilmekte ve greft kaybına yol açabilmektedir. Biz çalışmamızda rejeksiyon tedavisi ile başarımızı ve etkileyen faktörleri ortaya çıkarmayı amaçladık. Yöntem: Çalışmaya Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesinde 17/01/2009-30/10/2024 tarihleri arasında böbrek nakli yapılan 18 yaş üstü 233 hasta dahil edilmiştir. Hastalar rejeksiyon gelişenler ve rejeksiyon gelişmeyenler olarak 2 gruba ayrılmış olup demografik verileri, nakil türleri, nakil öncesi genetik tahlilleri, rejeksiyon tanısı alan hastalar için histopatolojik bulguları, greft kayıpları, aldıkları tedaviler (akut humoral rejeksiyon için; plazmaferez ile birlikte IVIG, plazmaferez+IVIG+rituksimab ve plazmaferez+IVIG+ATG+steroid tedavisi verilmiş olup akut hücresel rejeksiyon grubunda pulse steroid, ATG+steroid, ATG+steroid+IVIG tedavisi verilmiştir) ve tedavi sonrasındaki laboratuvar sonuçları incelenmiştir. Rejeksiyon gelişen hastaların tedavi öncesinde ve sonrasındaki laboratuvar sonuçlarına etki eden faktörler kıyaslanmıştır. Çalışmanın istatistiksel analizleri R (Version 4.4.1, R Foundation for Statistical Computing) ve JASP (Version 0.19.0, University of Amsterdam, Netherlands) kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda toplam 233 hasta incelendi. Bu hastaların 61'inde (%26,18) rejeksiyon gelişti, 172'sinde (%73,81) ise rejeksiyon gözlenmedi. Rejeksiyon gelişen 61 hastanın 7'sinde (%11,5) greft kaybı görüldü ve bu durum istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.008). Humoral rejeksiyon tanısı alan 46 hastanın 6'sında (%13), hücresel rejeksiyon tanısı alan 15 hastanın ise yalnızca 1'inde (%6,7) greft kaybı tespit edildi. Rejeksiyon gelişen hastalarda PRA (p=0.000) ve DSA (p=0.004) pozitifliği anlamlı düzeyde daha fazlaydı. Rejeksiyon görülen hastalar iki gruba ayrıldı. Akut humoral rejeksiyon grubunda PRA pozitifliği(%32,6), akut hücresel rejeksiyon grubuna göre(%6,7) daha yüksekti ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0.045). Akut humoral rejeksiyon grubunda interstisyel inflamasyon derecesi i0 ve i1 olan hastalarda tedavi sonrası kreatinin düzeylerindeki düşüş anlamlı bulundu (p=0.002 ve p=0.000). Benzer şekilde, tubulit bulguları t0 ve t2-t3 olan hastalarda da tedavi sonrası kreatinin düzeylerinde anlamlı düşüş gözlendi (p=0.000 ve p=0.028). Ayrıca bu grupta total inflamasyon derecesi ti0 (p=0.000) ve ti1 (p=0.00) olanlarda, glomerülit bulguları g0 (p=0.002) ve g1 (p=0.022) olanlarda, peritübüler kapillerit bulguları ptc0 (p=0.012) ve ptc1 (p=0.001) olanlarda, C4d depoziti C4d0 (p=0.002) ve C4d1 (p=0.020) olanlarda arteriyel inflamasyon bulgusu v0 olan hastalarda (p=0.000) tedavi sonrası kreatinin düzeylerinde anlamlı bir iyileşme görüldü. Bu sonuçlar, rejeksiyon gelişen hastalarda histopatolojik tutulum derecesi düşükse, tedaviye daha iyi yanıt alındığını ve böbrek fonksiyonlarının daha iyi korunduğunu göstermektedir. Ayrıca, akut humoral rejeksiyon grubunda plazmaferez ve IVIG tedavisi alan hastalarda kreatinin düzeylerindeki düşüş anlamlı bulundu (p=0.001). Bu tedaviye rituksimab eklenen hastalarda da benzer şekilde anlamlı bir iyileşme gözlendi (p=0.036). Bu bulgular, akut humoral rejeksiyon tedavisinde plazmaferez ve IVIG'nin etkili olduğunu, bu tedaviye rituksimab eklenmesinin böbrek fonksiyonlarını daha da iyileştirebileceğini göstermektedir. Çalışmamızda incelenen 46 akut humoral rejeksiyon grubundaki hastaların 5 yıllık takibi izlendiğinde 8 hastanın (%17,39) hemodiyaliz ihtiyacı izlenmiş olup, 11 hastada (%23) ise mortalite izlenmiştir. Akut hücresel rejeksiyon grubundaki 15 hasta için de 2 hastada (%13,3) hemodiyaliz ihtiyacı gelişmiş olup, 3 hastada (%20) mortalite tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmamızda kliniğimizde böbrek nakli gerçekleştirilen hastalar incelenmiş ve rejeksiyon gelişen hastalar araştırmamıza dahil edilmiştir. Böbrek nakli olan hastaların %26'sında rejeksiyon gelişti. Rejeksiyon gelişen hasta grubunda PRA ve DSA pozitifliği daha yüksek oranda idi. Rejeksiyon gelişen hastaların %11.5'inde greft kaybı görüldü. Akut humoral rejeksiyon gelişenlerde PRA pozitifliği akut hücresel rejeksiyonlu hastalardan daha yüksekti. Çalışmamızda incelenen 46 akut humoral rejeksiyon grubundaki hastaların 5 yıllık takibi izlendiğinde 8 hastanın (%17,39) hemodiyaliz ihtiyacı izlenmiş olup, 11 hastada (%23) ise mortalite izlenmiştir. Akut hücresel rejeksiyon grubundaki 15 hasta için de 2 hastada (%13,3) hemodiyaliz ihtiyacı gelişmiş olup, 3 hastada (%20) mortalite tespit edilmiştir.
  • Öğe
    Primer hiperaldosteronizm tanılı hastaların klinik, laboratuvar ve radyolojik özelliklerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Sardohan, Ayşe; Karakurt, Feridun
    Amaç: Primer hiperaldosteronizm (PA), düşük plazma renin düzeyine rağmen uygunsuz olarak artmış aldosteron üretimi ile karakterize bir durumdur. PA özellikle dirençli hipertansiyonu olan erişkin bireylerde iyi tanımlanmış bir sekonder hipertansiyon nedenidir. Sadece potansiyel olarak tedavi edilebilir bir hipertansiyon formu olmakla kalmayıp, aynı zamanda etkilenen bireylerde artmış kardiyovasküler olay riski (örneğin inme, koroner arter hastalığı, kalp yetmezliği, diyabet ve metabolik sendrom) ile ilişkili olması nedeniyle bağımsız bir kardiyovasküler risk faktörü olarak da değerlendirilmektedir. Bu çalışmada PA hastalarının klinik, laboratuvar ve radyolojik özelliklerinin retrospektif değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Kliniği'nde 2018-2025 yılları arasında PA tanısı alan 74 hasta dahil edilmiştir. Hastaların demografik özellikleri, laboratuvar verileri, klinik ve radyolojik özellikleri, hastaları tarama nedenleri, seçilen tanı ve tedavi yöntemleri retrospektif olarak incelenmiştir. Bulgular: Çalışmamızdaki hastaların %52,7'si kadın, %47,3'ü ise erkekti. Yaş ortalaması 50,19 ± 11,06 yıl olarak saptandı. Hastaların plazma aldosteron konsantrasyon (PAK) düzeyi ortalama 34,31 ± 18,84 ng/dL, plazma renin aktivitesi (PRA) düzeyi ortalama 0,62 ± 0,60 ng/mL/s ve plazma aldosteron/plazma renin aktivitesi oranının (ARO) ortanca değeri 52,23 (33,59–175,78) olarak saptandı. Hastaların ortalama potasyumu 3,33 ± 0,56 mmol/L olarak saptandı. Hastaların radyolojik değerlendirilmesinde 55'inde (%74,3) aldosteron üreten adenom (APA), 13'ünde (%17,6) bilateral adrenal hiperplazi (BAH) ve 6 hasta (%8,1) normal olarak saptandı. APA'lı hastaların potasyum değeri ortancası 3,05 (2,80–3,72) mmol/L iken BAH'lı hastaların potasyum değeri ortancası 3,48 (3,15–3,73) mmol/L olarak kaydedildi. APA'lı hastalarda salin infüzyon sonrası PAK düzeyi ortancası 21,1 (11,9–34,4) ng/dL iken BAH'lı hastalarda salin infüzyon sonrası PAK düzeyi ortancası 12,4 (10,7–18,0) ng/dL olarak bulunup APA'lı hastalarda salin infüzyon sonrası PAK düzeyi istatiksel olarak anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p=0,033). Hastaların retrospektif olarak nasıl şüphelenilip tanı aldığına baktığımızda 10 hastada (%13,5) genç yaş hipertansiyon, 9 hastada (%12,2) dirençli hipertansiyon, 30 hastada (%40,5) hipertansiyonla birlikte hipokalemi ve 25 hastada (%33,8) adrenal insidentaloma tanı nedeni olarak kayıtlıydı. 74 hastanın 19'una (%25,7) AVS (Adrenal Venöz Örnekleme) yapılmıştı. AVS yapılan 19 hastanın 4'ünde (%21,1) işlem başarılı, 15'inde (%78,9) başarısız olarak kaydedilmişti. 74 hastanın 23'üne (%31,1) adrenalektomi cerrahisi uygulandı. Hastaların cerrahi öncesi potasyum düzeyi ortanca 3,245 (2,90–3,72) mmol/L iken cerrahi sonrası potasyum düzeyi ortanca 4,58 (4,20–4,87) olarak saptandı. Cerrahi öncesi antihipertansif ilaç sayısının ortancası 2 (2–3) iken cerrahi sonrası 1 (0–2) idi. Cerrahi yapılan hastaların 21'inde (%91,3) operasyon sonrası kullandığı antihipertansif ilaç sayısı azalırken 2 'sinde (%8,7) operasyon sonrası kullandığı antihipertansif sayısı aynı kaldı. Sonuç: Bu çalışmada primer hiperaldosteronizm tanılı hastalar retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların radyolojik değerlendirilmesinde 55'inde (%74,3) aldosteron üreten adenom (APA), 13'ünde (%17,6) bilateral adrenal hiperplazi (BAH) ve 6 hasta (%8,1) normal olarak saptandı. PA nedeniyle kontrolsüz hipertansiyon ve uç organ hasar riski arttığından dolayı klinik pratikte PA tanısı aklımızda olmalı ve tarama endikasyonu olan hastaların muhakkak PA açısından tetkik edilmeleri gerekmektedir.
  • Öğe
    LDT-EWS skorlamasına serum laktat düzeyi ekleyerek (LDT-EWS-L) geriatrik hastalarda mortaliteyi öngörmek
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Atcı, Kemal; Küçükceran, Kadir
    Amaç: Çalışmamızda acil servis (AS) birimine başvuran 65 yaş üstü geriatrik hastalarda, The Laboratory Data Decision Tree Early Warning Score (LDT-EWS)' ye serum laktat düzeyi eklenerek oluşturulan skorun ve acil serviste ölçülen ilk laktat değerinin mortalite üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Bu retrospektif çalışma, 01.01.2024–31.12.2024 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi AS'ine başvuran ve AS'de takip edilen 65 yaş ve üzeri hastalar üzerinde gerçekleştirilmiştir. Hastaların demografik özellikleri ve laboratuvar parametreleri kaydedilmiştir. LDT-EWS-L skoru, hemogram ve biyokimya parametreleri kullanılarak hesaplandı. Serum laktat düzeyleri, acil servise kabul sırasında ölçülen ilk değerler esas alınarak değerlendirildi. Hastaların mortalite durumları; LDT-EWS, serum laktat ve LDT-EWS-L skorları kullanılarak karşılaştırılmalı analiz edilmiştir. Bulgular: Eksitus ile sonuçlanan hastalarda albümin ve hemoglobin düzeyleri anlamlı olarak daha düşük, beyaz küre (WBC; White blood cell), kan üre azotu (BUN; blood urea nitrogen), kreatinin ve serum laktat düzeyleri ise anlamlı olarak daha yüksek bulundu (tümü p≤0,001). Potasyum düzeyleri sınırda anlamlılık gösterirken (p=0,050), sodyum düzeyleri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p=0,162). LDT- EWS ve LDT-EWS-L skorları eksitus grubunda anlamlı derecede daha yüksekti (her ikisi için p<0,001). ROC analizinde serum laktat için eğri altında kalan alan (EAA) 0,624 (≥1,55 mmol/L: %71 duyarlılık, %44 özgüllük), LDT-EWS için 0,609 (≥3,0: %69 duyarlılık, %43 özgüllük) ve LDT-EWS-L için 0,644 (≥3,05: %88 duyarlılık, %20 özgüllük) olarak hesaplandı. Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde serum laktat (QR:1,150) ve LDT- EWS (QR:1,120) ve LDT-EWS-L (QR:1,143) mortalite için bağımsız prediktörler olarak saptanırken, diğer laboratuvar parametreleri ile mortalite arasında bağımsız bir ilişki gösterilemedi (tümü p>0,05). Sonuç: Laktatın yüksek duyarlılığa sahip ancak tek başına kullanıldığında sınırlı özgüllük göstermesi, LDT-EWS'nin çok parametreli karar ağacı yapısıyla uyumludur. LDT-EWS viii içinde laktatın diğer laboratuvar parametreleriyle birlikte değerlendirilmesi, riskli hastaların duyarlılıkla saptanmasını sağlarken yanlış pozitifliklerin azaltılmasına katkı sunmaktadır. Anahtar kelimeler: Acil servis, geriatri, laktat, LDT-EWS, mortalite
  • Öğe
    Acil servise göğüs ağrısı ile gelen hastalarda SVEAT skorunun HEART ve GRACE skoru ile karşılaştırılması
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Macar, Meryem Eda; Girişgin, Abdullah Sadık
    Giriş: Göğüs ağrısı acil servise başvuru nedenleri arasında en sık görülen ikinci şikayettir. Göğüs ağrısı ile başvuran hastalarda altta yatan neden çoğunlukla benign olmakla birlikte, akut koroner sendromlar gibi yaşamı tehdit edici durumlar da söz konusu olabilir. Akut koroner sendromlar (AKS), patofizyolojik ve elektrokardiyografik özelliklerine göre ST elevasyonlu miyokard enfarktüsü (STEMI) ve ST elevasyonu olmayan akut koroner sendrom (NSTE-AKS) olmak üzere iki ana grupta sınıflandırılmaktadır. Eğer EKG, STEMI ile uyumlu bulgular içeriyorsa, uygun tedavi protokolü gecikmeksizin uygulanır. Ancak EKG'de ST elevasyonu veya eşdeğer bulgu bulunmayan hastalarda tanı ve risk belirleme süreci daha karmaşık ve zaman alıcı bir yaklaşım gerektirir. Acil servislerde hasta yoğunluğunun fazla olması, tanının hızlı konulmasını ve düşük riskli hastaların doğru biçimde taburcu edilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu amaçla, literatürde göğüs ağrısı ile başvuran hastaların risk sınıflandırmasında kullanılmak üzere çeşitli klinik skorlama sistemleri geliştirilmiştir. Bu çalışmanın amacı, klinik pratikte yaygın olarak kullanılan HEART ve GRACE skorlama sistemlerini, yakın dönemde geliştirilen SVEAT skorlama sistemi ile karşılaştırarak performanslarını değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Çalışmamız 1/10/2024 ile 30/03/2025 arasında, Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi erişkin acil serviste yapılmıştır. Göğüs ağrısı ile acil servise başvuran ve çalışmanın dahil etme kriterlerine uygun olan hastalar kaydedilmiştir. Çalışmamız prospektif gözlemsel bir çalışmadır. Hastalara ait yaş, cinsiyet, komorbid hastalıklar, başvuru anındaki vital değerleri, EKG bulguları, kan tetkik parametreleri kaydedildi. Skorlama sistemlerinin kriterlerine uygun hazırlanan formlar her hasta için birebir görüşülerek kaydedildi. Hastalar başvurularından bir ay sonra aranarak, majör iskemik kardiyak olay gelişimi açısından tekrar değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 795 hasta dahil edildi. Hastaların 135'inde (%17.0) majör iskemik kardiyak olay (MİKO) gözlendi. MİKO gelişimini öngörmede en yüksek ayırt edici güce sahip skorun SVEAT olduğu (AUC=0.840, %95 GA: 0.809–0.872), ardından HEART (AUC=0.814, %95 GA: 0.782–0.845) ve GRACE (AUC=0.743, %95 GA: 0.701–0.784) skorlarının geldiği belirlendi. Anjiyo gelişimi açısından en yüksek ayırt edici gücün SVEAT skorunda olduğu (AUC=0,806, %95 GA: 0,767–0,844), ardından HEART (AUC=0,778, %95 GA: 0,738–0,818) ve GRACE (AUC=0,685, %95 GA: 0,635–0,734) skorlarının geldiği belirlendi (tüm p<0,001). 795 hastanın 21'i (%2,6) exitus olarak kaydedildi. Çalışmaya dâhil edilen hastalarda mortalite gelişimi açısından her üç skor karşılaştırıldığında en yüksek ayırt edici gücün GRACE skorunda olduğu (AUC=0,877, %95 GA: 0,813–0,941), bunu SVEAT (AUC=0,820, %95 GA: 0,745–0,896) ve HEART (AUC=0,800, %95 GA: 0,732–0,868) skorlarının izlediği belirlendi (tüm p<0,001). Sonuç: Acil servise göğüs ağrısı ile başvuran hastalarda akut koroner sendrom tanısı açısından değerlendirme yaparken bir skorlama sistemi kullanmaya ihtiyaç vardır. Bu doğrultuda her geçen gün yeni bir skorlama sistemi geliştirilmektedir. SVEAT skorlama sisteminin majör iskemik kardiyak olayları (MİKO) öngörme gücü karşılaştırdığımız diğer skorlama sistemlerinden daha başarılıdır. Fakat klinik pratikte kullanıma girmeden önce daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
  • Öğe
    Suisid amaçlı ve suisid dışı kendine zarar verme davranışı olan ergenlerde periferik dolaşımda PPN, Notum ve SK düzeyleri
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2026) Yaşar, Elif Nur; Ferahkaya, Hurşit
    Amaç: İntihar girişimi ve kendine zarar verme davranışının ergenlik döneminde sıklığının arttığı ve bu davranışların önemli bir halk sağlığı sorunu olduğu bilinmektedir. İntihar ve kendine zarar verme davranışlarının nörobiyolojisini inceleyen çalışmalar son yıllarda artış göstermiş olmakla birlikte, bu alandaki veriler halen sınırlıdır. Birbirine sıklıkla eşlik eden bu davranışların altında yatan ortak biyolojik mekanizmaların anlaşılabilmesi için tanıya değil davranışa odaklanan transdiagnostik yaklaşımların önemi artmaktadır. Bu çalışmada intihar girişimi ve intihar dışı kendine zarar verme davranışı olan ergenler ile sağlıklı kontrollerin periferik dolaşımında Wnt sinyal yolağının düzenlenmesinde görev alan PPN (Porcupine), Notum ve SK (Dkk-1) düzeyleri açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca bu moleküllerin düzeyleri ile söz konusu davranışların sıklığı, algılanan stres seviyesi ve çocukluk çağı travma maruziyetinin boyutu arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Yöntem: Çalışmaya Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniklerine ayaktan başvuran, DSM-5-TR tanı kriterlerine göre kendine zarar verme davranış bozukluğu tanısı alan 12-18 yaş arası 40 olgu, DSM-5-TR tanı kriterlerine göre intihar davranışı bozukluğu tanısı alan, 12-18 yaş arası 41 olgu ile genel pediatri polikliniğine rutin kontrol amaçlı başvuran, herhangi bir fiziksel veya psikiyatrik hastalığı bulunmayan 40 olgu dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen tüm olgulara sertifikalı araştırmacı tarafından Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli Türkçe Uyarlaması uygulanmıştır. Hasta gruplarındaki psikiyatrik tanılar bu görüşme aracılığıyla belirlenirken, kontrol grubunda psikopatoloji varlığı dışlanmıştır. Ardından araştırmacı tarafından sosyodemografik veri formu doldurulmuştur. Hasta grubundaki katılımcılar, Çocuk Anksiyete Depresyon Ölçeği Çocuk Formu Yenilenmiş Versiyonu, Kendine Zarar Verme Davranışı Değerlendirme Envanteri, Çocukluk Çağı Örselenme Yaşantıları Ölçeği, Algılanan Stres Düzeyi Ölçeği, İntihar Olasılığı Ölçeği; ebeveynleri ise Turgay DSM-IV'e Dayalı Çocuk ve Ergenlerde Davranım Bozuklukları İçin Tarama ve Derecelendirme Ölçeğini doldurmuştur. Hasta ve kontrol grubundaki katılımcılardan serum Porcupine, Notum ve Dkk-1 düzeylerinin çalışılması amacı ile antekubital venden 5 ml venöz kan örnekleri alınmış ve serum örnekleri -80 derecede saklanmıştır. Moleküllerin düzeyleri Enzyme Linked Immuno Sorbent Assay (ELISA) yöntemi ile ölçülmüştür. Bulgular: Çalışmamızda intihar girişimi olan ve kendine zarar verme davranışı olan ergenlerden oluşan her iki grupta da serum Porcupine ve Notum seviyeleri kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuş olup serum Dkk-1 düzeyleri açısından gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Porcupine, Notum ve Dkk-1 düzeyleri kendine zarar verme davranışı olan ergenler ile intihar girişimi olan ergenler arasında anlamlı farklılık göstermemiştir. Ayrıca moleküllerin düzeyi ile söz konusu davranışların sıklığı ve ölçek toplam ve alt grup skorları arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Bu çalışmada intihar girişimi ve kendine zarar verme davranışı olan ergenlerde Porcupine ve Notum düzeylerinin sağlıklı kontrol grubuna göre yüksek bulunması, bu davranışların altında yatan nörobiyolojik mekanizmalardan birinin Wnt sinyal yolağıyla ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Moleküler düzeyde saptanan bu değişikliklerin eşlik eden psikiyatrik belirtilerin şiddeti ile ilişkili olmaması, söz konusu parametrelerin anlık semptom şiddetinden ziyade kendine zarar verme ve intihar davranışlarıyla ilişkili daha stabil ve transdiagnostik biyolojik özellikleri yansıtıyor olabileceği düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Ergen, intihar davranışı, intihar dışı kendine zarar verme davranışı, kendine zarar verme, notum, porcupine, wnt sinyal yolağı, transdiagnostik
  • Öğe
    2018-2022 yılları arasında Danıştay'ın malpraktis davalarına ilişkin kararlarının değerlendirilmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Uğur, Süleyman; Demirci, Şerafettin
    Amaç: Bu çalışmanın amacı, tıbbi uygulama hataları (malpraktis) nedeniyle idari yargıya taşınan ve Danıştay tarafından karara bağlanan davaların; tıbbi, hukuki ve demografik özelliklerini incelemek, yargılama sürecindeki aksaklıkları tespit etmek ve çözüm önerileri geliştirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, 2018-2022 yılları arasında Danıştay tarafından tıbbi malpraktis iddialarına ilişkin verilmiş kararlar geriye dönük olarak taranmıştır. Ulaşılan 305 dava dosyası; olayın gerçekleştiği tarih, dava süresi, ilgili tıbbi branş, bilirkişi raporlarının niteliği, Danıştay'ın bozma gerekçeleri ve tazminat durumları açısından incelenmiştir. Veriler SPSS programı kullanılarak tanımlayıcı istatistiksel yöntemlerle analiz edilmiştir. Bulgular: İncelenen davalarda, olayın meydana geldiği tarih ile Danıştay aşamasında karar verilmesi arasında geçen ortalama sürenin 9 yıl 10 ay olduğu saptanmıştır. Malpraktis iddialarının en sık Kadın Hastalıkları ve Doğum (%20,5), Acil Tıp (%16) ve Genel Cerrahi (%10,6) branşlarında yoğunlaştığı görülmüştür. Danıştay, incelenen dosyaların %49,8'inde ilk derece mahkemesi kararlarını bozmuştur. Bozma gerekçeleri arasında ilk sırayı "bilirkişi raporlarının eksik veya yetersiz bulunması" (%32,9) alırken, ikinci sırada "davalı idarenin davayı ilgili sağlık personeline ihbar etmemesi/savunma hakkı tanınmaması" (%20,5) yer almıştır. Bilirkişi raporlarının büyük çoğunluğunun (%79,7) Adli Tıp Kurumu'ndan alındığı tespit edilmiştir. Sonuç: Tıbbi malpraktis davalarında yargılama sürelerinin makul süreyi aştığı ve uluslararası standartların gerisinde kaldığı belirlenmiştir. Yargılamanın uzamasındaki temel etkenlerin; bilirkişi raporlarının hüküm kurmaya elverişsiz olması ve idare tarafından hekime rücu ihtimali bulunan davaların hekime zamanında bildirilmemesi olduğu sonucuna varılmıştır. Adil ve hızlı bir yargılama için, bilirkişilik kurumunun ilgili branş uzmanlarını kapsayacak şekilde güçlendirilmesi ve yargılama usullerine riayet edilerek sağlık çalışanlarının savunma haklarının korunması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Tıbbi Malpraktis, Danıştay Kararları, Sağlık Hukuku, Bilirkişi Raporu, Hukuki Sorumluluk.
  • Öğe
    Sarkoidoz evreleri ile ekstrapulmoner tutulum ve laboratuvar parametreleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
    (2026) Sunay, Bekir; Vatansev, Hülya
    ÖZET Sarkoidoz Evreleri ile Ekstrapulmoner Tutulum ve Laboratuvar Parametreleri Arasındaki İlişkinin Değerlendirilmesi Dr. Bekir SUNAY, Uzmanlık Tezi, Konya, 2026 Amaç: Sarkoidoz multisistemik organ tululumu ile seyredebilen bir hastalık olup, bu çalışmayı yapmadaki amacımız scadding evrelemesi esas alınarak yapılan sarkoidoz evresi ile ekstrapulmoner tutulum, hemogram ve biyokimyada çalışılan bazı laboratuvar parametreleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Yöntem: Çalışmaya Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Göğüs Hastalıkları Servis ve Poliklinikte Ağustos 2013 ve Kasım 2025 tarihleri arasında sarkoidoz tanısı alan 18 yaş üzeri erkek ve kadın hastalar dahil edildi. Bu hastaların hastane kayıtlarından hemogram ve biyokimyasal parametreleri, ekstrapulmoner tutulum yönünden ilgili kliniklerce değerlendirildiği anamnez ve konsültasyon notları, PAAG görüntülemeleri, EKG ve EKO parametreleri ve abdomen USG'leri incelendi. Hastaların tanı anındaki yaşı, cinsiyeti, eşlik eden diğer hastalıkları olup olmadığı kaydedildi. Elde edilen verilerin sarkoidoz evreleri ile ilişkisi değerlendirildi. Verilerin analizinde SPSS programı kullanıldı. Sonuçlar %95'lik güven aralığında, anlamlılık p <0,05 düzeyinde değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 62 hasta dahil edilmiştir. Hastaların %69,4'ü kadın, %30,6'sı erkekti. Hastaların tanı anındaki yaş ortalaması 52,40±12,81 yıl olarak saptandı. Medyan yaş 53,5 yıl olup yaş aralığı 18-81 yıl idi. Yaş değişkeninin normal dağılıma uygunluğu Kolmogorov-Smirnov testi ile değerlendirildi ve yaş dağılımının normal olduğu görüldü (p:0,200). Hastalar sarkoidoz evresine göre dağılımı değerlendirildiğinde en sık evre 1 ve evre 2 hastalık saptandı. 62 hastanın 61'inin EKO'suna ulaşıldı. EF ortalaması 58,21 ± 5,11 (n=61) ve pulmoner arter basıncı (PAB) ortalaması 33,38 ± 13,57 olarak saptanmıştır. Ölçülen en düşük EF değeri 30'dur. Ölçülen en yüksek PAB değeri 120 mmhg'dır. PAB için çoklu karşılaştırmalarda özellikle evre 4 hasta grubunun diğer evrelere göre farklılaştığı görülmüştür. Sarkoidoz evresi ilerledikçe ekokardiyografik ölçümler karşılaştırıldığında PAB değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,001). Sarkoidoz evrelerine göre karşılaştırmalarda ANOVA sonuçlarına göre; hemoglobin değeri evreler arasında anlamlı farklılık göstermiştir (p=0,016). Evre 2 olan hastalarda hemoblobin değeri daha düşük izlenmiştir. Sarkoidoz evresi ile anemi varlığı arasındaki ilişki ki-kare testi ile değerlendirildi. Analiz sonucunda sarkoidoz evresi ile anemi varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (Pearson Ki-kare = 11,593; p = 0,021). Evre 2 olanlarda daha sık anemi izlendi. Sarkoidoz evrelerine göre karşılaştırmalarda ANOVA sonuçlarına göre; hematokrit evreler arasında anlamlı farklılık göstermiştir (p=0,026). Evre 2' de hematokrit değeri diğer evrelere kıyasla daha düşük izlenmiştir. Sarkoidoz evrelerine göre karşılaştırmalarda ANOVA sonuçlarına göre; MPV evreler arasında anlamlı farklılık göstermiştir (p=0,017). Buna karşın aynı tabloda yer alan WBC, RDW, NLO, PLO, SII gibi değişkenlerde ANOVA sonuçlarına göre anlamlı fark saptanmamıştır. Buna karşın SII için evrelere göre Kruskal–Wallis testi sonucunda gruplar arasında anlamlı fark saptanmıştır (H=9,551; p=0,049). Oneway "Descriptives" tablosuna göre SII ortalamaları sırasıyla: evre 0: 677,35; evre 1:737,91; evre 2: 1155,12; evre 3: 663,81; evre 4: 1156,31 olarak hesaplanmıştır. Cinsiyete göre SII karşılaştırmasında Mann–Whitney U testi sonucunda istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (Z=-1,840; p=0,066). Sarkoidoz evresi ile renal USG anormalliği arasındaki ilişki ki-kare testi ile değerlendirildi. Analiz sonucunda istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (Pearson Ki-kare p=0,022). Toplamda 8 hastanın renal USG'sinde anormallik izlenmiş olup bu hastaların 5' i evre 2 hastalardır. Sonuç: Sarkoidoz multisistemik organ tutulumuyla seyredebilen bir hastalık olup bu çalışmada PAAG baz alınarak bulunan sarkoidozun evresi ile ekstrapulmoner tutulum ve laboratuvar parametrelerinin ilişkisini ve varsa korelasyonunu değerlendirdik. Çalışmamızda mevcut literatürle uyumlu olarak hasta popülasyonumuzun çoğunu kadın cinsiyette hastalar oluşturuyordu. Çalışmamıza katılan hastalarının çoğunluğunun ek en az 1 adet komorbiditesi bulunuyordu. Hastaların çoğunluğunu erken evre olan evre 1 ve evre 2 hastalar oluşturdu. Hastaların birçoğunda cinsiyet fark etmeksizin vitamin D eksikliği bulundu. Sarkoidoz evresi ilerledikçe EKO'da PAB değerlerinde artış izlendi. Evre 2 hastalarda anemi sıklığı diğer evrelere göre daha anlamlı olarak sık izlenen bir bulguydu. Evre 2 hastalarda hematokrit değeri diğer evrelere göre anlamlı olarak daha düşük izlendi. Anahtar Kelimeler: Sarkoidoz, Scadding Evrelemesi, PAAG görüntüleme, EKO, EKG, ekstrapulmoner tutulum
  • Öğe
    Süt çocukluğunun geçici hipogamaglobulinemisi tanılı hastaların klinik ve laboratuvar özellikleri: Tanımlamada güncellemeye gidilmeli mi?
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Dede, Enes Furkan; Keleş, Sevgi
    Giriş: Süt çocukluğunun geçici hipogamaglobulinemisi (SÇGH), serum immünoglobulin düzeylerindeki fizyolojik düşüşün beklenenden uzun sürmesi ile karakterize geçici bir primer immün yetmezlik tablosudur. Tanı genellikle retrospektif olarak konulmaktadır. Klasik tanımlamalarda immünoglobulin düzeylerinin 2–4 yaş arasında normale dönmesi ve tanı sırasında spesifik antikor yanıtları ile lenfosit alt grup analizlerinin normal olması beklenmektedir. Ancak güncel çalışmalar, immünolojik düzelmenin daha ileri yaşlara kadar uzayabileceğini ve başlangıçta aşı yanıtlarında veya lenfosit alt gruplarında geçici bozukluklar görülebileceğini ortaya koymuştur. Amaç: Bu çalışmada, kliniğimizde SÇGH tanısı ile takip edilen geniş bir hasta grubunun klinik ve laboratuvar özelliklerinin geriye dönük olarak değerlendirilmesi ve geç düzelmeyi öngörebilecek parametrelerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Kliniğimizde 2001–2024 yılları arasında hipogamaglobulinemi tanısı ile izlenen 341 çocuk hastanın tıbbi kayıtları geriye dönük olarak incelendi. Bir veya birden fazla immünoglobulin izotipinde (İmmünoglobulin G, immünoglobulin A, immünoglobulin M; <–2 SD) düşüklük saptanan, buna eşlik eden veya etmeyen spesifik antikor yanıtı yetersizliği ve/veya lenfosit alt grup analizinde hafif düşüklük bulunan; takip sürecinde bu parametrelerin tamamında düzelme gösteren hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastalar, düzelme sürelerinin 48 ay ve öncesi ile 48 ay sonrası olmasına göre iki gruba ayrılarak sırasıyla SÇGH ve çocukluk çağının geçici hipogamaglobulinemisi (ÇÇGH) olarak sınıflandırıldı. Bulgular: SÇGH grubunda ortanca düzelme yaşı 32 ay (12–47 ay), ÇÇGH grubunda ise 73 ay (48–192 ay) olarak bulundu. Olguların %46,9’unu (n=160) SÇGH, %53,1’ini (n=181) ise ÇÇGH oluşturuyordu. En sık başvuru nedeni her iki grupta da tekrarlayan enfeksiyonlardı ve en sık görülen enfeksiyon tipi üst solunum yolu enfeksiyonlarıydı (ÜSYE). Alerji sıklığı SÇGH grubunda %33,1, ÇÇGH grubunda ise %60,8 olarak saptandı. Aile öyküsü SÇGH’de %8,75, ÇÇGH’de ise %8,84 oranında mevcuttu. Spesifik antikor yanıtında bozukluk SÇGH grubunda %16,2, ÇÇGH grubunda %36,5 oranında saptanırken; lenfosit alt grup analizinde hafif düşüklük sırasıyla %18,8 ve %23,8 oranında bulundu. ÇÇGH grubunda başlangıç IgG ve IgA düzeyleri anlamlı olarak daha düşük saptandı. Sık enfeksiyon öyküsü, yetersiz aşı yanıtı, alerjik hastalık varlığı ve düşük IgA/IgM düzeyleri geç düzelme için bağımsız risk faktörleri olarak belirlendi. Sonuç: Olguların yaklaşık yarısında immünoglobulin düzeyleri 4 yaş öncesinde, diğer yarısında ise çocukluk döneminin ilerleyen yıllarında normale döndü. Başlangıçta saptanan immünolojik anormalliklerin zamanla düzelmesi, bu hastalığın geçici ve geri dönüşümlü doğasını ortaya koymaktadır. Bulgular, SÇGH’nin sabit bir klinik tablo değil, geniş bir klinik spektrumda seyreden dinamik bir immün yetmezlik formu olduğunu desteklemektedir. Bu nedenle, bu immün yetmezlik için “ÇÇGH” tanımlamasının kullanılmasının klinik ve terminolojik açıdan daha uygun bir yaklaşım olacağı kanaatindeyiz.
  • Öğe
    Kontrast madde alan çocuklarda nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalinin erken böbrek hasarını tespit etmedeki değeri
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Yiğitoğlu, Osman; Yazar, Abdullah
    Amaç: Akut böbrek hasarı, böbrek fonksiyonunda ani gelişen bir düşüşle beraber artık metabolitlerin atılımında azalma ile karakterize olup elektrolit bozukluklarına ve vücudun sıvı dengesinin bozulmasına neden olur. Akut böbrek hasarı hastanede yatan çocuklarda sık görülür. Akut böbrek hasarı; artmış mekanik ventilasyon gereksinimi, uzamış hastanede yatış süresi ve mortalite riski ile ilişkili olduğu çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Kontrast madde nefropatisi ise akut böbrek hasarının sık karşılaşılan nedenlerinden birisidir. Bu çalışmada da kontrast madde alan pediatrik hastalarda idrarda nötrofil jeletinaz ilişkili lipokalin (NGAL) düzeyleri ölçülerek böbrek hasarını erken evrede tespit edebilmek ve bu sayede tekrarlayan kontrastlı çekim öncesi klinisyeni daha dikkatli olmaya teşvik etmek amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırmanın tipi prospektif kohort çalışmasıdır. Çalışmaya Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları kliniğinde kontrast madde alan 40 hasta ve aynı dönemde Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine başvuran ve ek hastalığı olmayan 40 sağlıklı çocuk dahil edilerek iki grup oluşturulmuştur. Araştırmaya hastaların demografik bilgileri, klinik özellikleri ile laboratuvar verileri düzenli, tam ve eksiksiz şekilde kaydedilmiştir. Hasta grubunun başlangıç ve 6. saatte NGAL değerleri ölçülmüş, bu değer spot idrar kreatinine bölünerek standardizasyon sağlanmıştır. Kontrol grubunda da aynı ölçümler yapılmıştır. Hastalığı tahmin etmedeki tanısal yeterlilik için ise receiver operating characteristics (ROC) analizi yapılarak area under curve (AUC) hesaplanmıştır. Bulgular: Hasta grubunun hem başlangıç, hem de altıncı saatte NGAL/kreatinin değerleri; kontrol grubunda hastalığı olmayan sağlıklı çocuklardaki NGAL/kreatinin değerine göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (her ikisi için p<0,001). Bu değerler hasta grubunda kendi aralarında karşılaştırıldığında ise; altıncı saat NGAL/kreatinin değerleri başlangıç NGAL/kreatinin değerlerinden anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. (p<0,001). ROC analizine göre ise başlangıç NGAL/kreatinin AUC değeri 0,905 iken; 6. saat idrar NGAL/kreatinin değerinin AUC değeri ise 0,974 olarak saptanmıştır. Buna karşılık 6. Saat ölçümlerinde sensitivite %88, özgüllük %98 ve pozitif tahmin değerin %97,2 bulunması bu biyobelirteçlerin hastalığı tespit etmedeki önemine dikkat çekmektedir. Sonuç: Hastalığı tespit etmedeki klasik biyobelirteçler üre, kreatinin ve glomerüler filitrasyon hızı beraber değerlendiğinde NGAL’in pediatrik popülasyonda kontrast ilişkili böbrek hasarının erken tanısında yalnızca istatistiksel olarak anlamlı değil, aynı zamanda klinik pratik açısından da oldukça değerli bir parametre olduğu ve kontrast nefropatisinin önlenmesinde klinisyeni daha dikkatli olmaya teşvik edip literatüre katkı sağlayacağı gösterilmektedir.
  • Öğe
    Polikistik Over Sendromunda sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivitenin enflamatuar belirteçlere etkisi: Olgu – kontrol çalışması
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Al, Merve Kerime; Küçükceran, Hatice
    Amaç: Polikistik Over Sendromu (PKOS), üreme çağındaki kadınlarda sık görülen, sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivitenin klinik seyrinde rol oynadığı kompleks bir hastalıktır. PKOS’un kronik düşük dereceli inflamasyonla ilişkili olduğu gösterilmiş olup, tam kan sayımından türetilen inflamatuar belirteçler son yıllarda hastalığın değerlendirilmesinde pratik ve düşük maliyetli göstergeler olarak dikkat çekmektedir. Bu çalışma, PKOS'lu kadınlar ile sağlıklı kontroller arasında sağlıklı beslenme tutumu, fiziksel aktivite düzeyi ve hematolojik inflamatuar belirteçlerin karşılaştırılmasını ve bu değişkenler arasındaki ilişkilerin değerlendirilmesini amaçlamaktadır. Gereç ve yöntem: Bu vaka-kontrol tipindeki çalışma, Necmettin Erbakan Üniversitesi (NEÜ) Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yürütüldü. Vaka grubunu Rotterdam kriterlerine göre PKOS tanısı almış 18-40 yaş arası kadınlar, kontrol grubunu bilinen kronik hastalığı olmayan sağlıklı kadınlar oluşturdu. Gruplar, yaş ve Beden Kitle İndeksi (BKİ) değerleri benzer olacak şekilde eşleştirildi. Veriler, araştırmacılar tarafından hazırlanan ve üç bölümden oluşan anket formu (sosyodemografik bilgi formu, Sağlıklı Beslenmeye İlişkin Tutum Ölçeği (SBİTÖ) ve Birinci Basamak İçin Fiziksel Aktivite Anketi) ile yüz yüze görüşme yöntemiyle toplandı. Katılımcıların Beyaz küre (BK), nötrofil, lenfosit, monosit, platelet sayıları ve MPV değerleri not edildi. Bu veriler kullanılarak Nötrofil/Lenfosit Oranı (NLO), Platelet/Lenfosit Oranı (PLO), Lenfosit/Monosit Oranı (LMO), Sistemik İmmün İnflamasyon İndeksi (Sİİ) ve Sistemik İnflamatuar Yanıt İndeksi (SİRİ) hesaplandı. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya 90 PKOS’lu ve 166 sağlıklı kadın (kontrol grubu) olmak üzere toplam 256 kadın dahil edildi. Tüm katılımcıların yaş ortalaması 26,81±5,33 yıl; PKOS’luların yaş ortalaması 27,27±4,97 yıl, kontrol grubunun yaş ortalaması 25,97±5,86 yıldı. Kontrol grubu ile PKOS grubunun eğitim ve çalışma durumları arasında anlamlı fark vardı. PKOS’luların %60’ı; kontrol grubunun %72,2’si üniversite mezunuydu (p=0,034). PKOS grubunun 34,4’ü çalışıyor iken kontrol grubunun %58,4’ü çalışıyordu (p<0,001). Gruplar arasında gelir düzeyi ve çocuk sahibi olma durumları açısından anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). PKOS’lu kadınların %22,2’si, kontrol grubu kadınların %10,8’i sigara kullanıyordu (p=0,024). PKOS grubunda BKİ ortalaması 26,29±6,05 kg/m²; kontrol grubunda ise 25,07±4,22 kg/m² (min=19,30 maks=54,10) idi (p>0.05). PKOS grubunun BK (7,58±1,43 10³/uL) ve nötrofil (4,46±1,12 10³/uL) düzeyi kontrol grubunun BK (7,08±1,51 10³/uL) ve nötrofil düzeyinden (4,13±1,22 10³/uL) anlamlı derecede daha yüksek bulundu (sırasıyla p=0,011, p=0,038). Diğer belirteçler açısından iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). PKOS’lu kadınlarda sağlıklı beslenme tutumu (70,40±12,34), beslenme bilgi düzeyi (18,97±4,56) ve fiziksel aktivite düzeyi kontrol grubunun sağlıklı beslenme tutumu (73,88±10,40), beslenme bilgi düzeyi (20,71±3,81) ve fiziksel aktivite düzeyine kıyasla daha düşük olmakla birlikte (sırasıyla p=0,017, p=0,001, p=0,021), bu değişkenler ile hematolojik inflamatuar indeksler arasında genel olarak anlamlı bir ilişki belirlenmedi (p>0,05). Sonuç: PKOS'lu kadınlarda sağlıklı beslenme tutumu, beslenme bilgi düzeyi ve fiziksel aktivite düzeyi sağlıklı kadınlardan anlamlı derecede düşük; BK ve nötrofil düzeyleri ise daha yüksek bulundu. PKOS’lu kadınlarda BK ve nötrofil düzeylerinin sağlıklı kontrollere göre daha yüksek olması PKOS’un düşük dereceli inflamatuar yapısını destekler niteliktedir. Sağlıklı beslenme tutumu ve fiziksel aktivite düzeyi ile hematolojik inflamatuar indeksler arasında her iki grupta da genel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Bu çalışma, PKOS'lu kadınlarda sağlıklı beslenme tutumu ve fiziksel aktivite düzeyinin hematolojik inflamatuar indekslerle ilişkisini inceleyen ilk çalışmalardan biri olması açısından literatüre özgün katkı sağlamaktadır. Birinci basamakta düzenli BKİ izlemi, beslenme ve fiziksel aktivite danışmanlığının güçlendirilmesi ve yaşam tarzı değişikliklerinin desteklenmesi; PKOS’un inflamatuar ve metabolik sonuçlarının azaltılmasına katkı sağlayabilir.
  • Öğe
    Bir tıp fakültesindeki öğrencilerin sigara içme durumu ile erişkin tip dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Kangıran, Hüseyin; Demirbaş, Nur
    Amaç: Ülkemizde ve dünya genelinde nikotin bağımlılığı ve tütün ürünleri kullanımı ciddi bir halk sağlığı sorunudur. Amacımız; erişkin popülasyonda çoğunlukla göz ardı edilen dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun tütün ürünleri kullanımına etkisi ve nikotin bağımlılığı ile arasındaki ilişkinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı tipteki bu çalışmanın evrenini Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencileri oluşturmaktadır. Teknolojinin ve sosyal medyanın yaygın kullanımı, sosyal medyada öğrenci gruplarının oluşturduğu grupların çokluğu, ulaşım kolaylığı nedeniyle katılımcılara sosyal medya, internet ortamında ulaşılması amaçlandı. Bu amaçla ‘Google dökümanlar’da oluşturulan anketin linki WhatsApp, Gmail, Yahoo grupları gibi sosyal medya hesaplarından paylaşıldı. Link tıkladığında açılan ankette çalışma hakkında bilgi verildikten sonra çalışmaya katılmayı onaylayanların verileri analiz edildi. Yanısıra NEÜ Tıp Fakültesinde dersliklerde çalışmaya alınma kriterlerine uyan bireylere de sözlü ve yazılı onamları alındıktan sonra yüzyüze olarak anket doldurtuldu. Anket formunda katılımcıdan sosyodemografik veriler (yaşı, medeni durumu, vb) sorgulandıktan sonra; Erişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Kendi Bildirim Ölçeği ve Fagerstrom Nikotin Bağımlılık Testi’ni doldurmaları istendi. Bulgular: Araştırmaya 361 tıp fakültesi öğrencisi katılmış olup, katılımcıların %54,3’ü erkek, %45,7’si kadındır. Öğrencilerin %25,5’i sigara kullanmaktadır. Sigara içenler arasında yüksek düzeyde nikotin bağımlılığı oranı %8,7 olarak saptanmıştır. Erişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Kendi Bildirim Ölçeği toplam puan ortalaması 28,45±10,66 olup, dikkat eksikliği ve hiperaktivite alt boyut puan ortalamaları sırasıyla 15,32±5,76 ve 15,14±6,37 olarak belirlenmiştir. Ölçeğin iç tutarlılık katsayısı yüksek düzeyde güvenilirlik göstermektedir (Cronbach's α=0,891). Kız öğrencilerin dikkat eksikliği (15,89±5,63), hiperaktivite (15,84±6,16) ve ASRS toplam puanlarının (29,56±10,44), erkek öğrencilere kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu görüldü (sırasıyla p=0,038; p=0,022; p=0,031). ASRS toplam puanları açısından “iyi” akademik başarı düzeyindeki öğrencilerin toplam ASRS puan ortalaması (25,72±10,24) “orta” başarı düzeyindekilere (29,93±9,79) kıyasla anlamlı düzeyde daha düşüktü (p=0,001). Benzer şekilde “iyi” başarı düzeyindeki öğrencilerin toplam ASRS puan ortalaması (25,72±10,24), “kötü” başarı düzeyindekilerden (35,31±11,85),“orta” başarı düzeyindeki öğrencilerinki (29,93±9,79), “kötü” başarı düzeyindekilerden (35,31±11,85) anlamlı düzeyde daha düşüktü (sırasıyla; p<0,01, p=0,012). Sigara içen öğrencilerin hiperaktivite (16,03±6,95) ve ASRS toplam puanları (29,50±11,72), sigara kullanmayanlara kıyasla daha yüksek olsa da; fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0,05). ASRS toplam puanı ile Fagerström toplam puanı arasında zayıf düzeyde pozitif bir ilişki gözlemlendi (r=0,199; p=0,057). Benzer şekilde dikkat eksikliği alt boyutu ve hiperaktivite alt boyutu ile Fagerström puanı arasında da zayıf pozitif yönde bir ilişki saptandı (sırasıyla r=0,181, p=0,084; r=0,197, p=0,059). Sonuç: Bu çalışmada, tıp fakültesi öğrencilerinde sigara kullanımı ile erişkin tip dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu belirtileri arasında doğrudan anlamlı bir ilişki saptanmasa da, akademik başarı düzeyi ile DEHB belirtileri arasında ters yönde anlamlı bir ilişki olduğu bulundu. Ayrıca, üst sınıf öğrencilerinde sigara kullanımının daha yaygın olduğu ve kız öğrencilerin DEHB belirtilerinin erkeklere kıyasla daha yüksek olduğu gözlemlendi. Nikotin bağımlılığı düzeyinin düşük olması, erken müdahale için fırsatlar sunarken, öğrenci sağlığının desteklenmesi amacıyla kapsamlı önleyici ve rehabilitasyon programlarının geliştirilmesi önem taşımaktadır.
  • Öğe
    Hasta görüşmesi sırasında elektronik sağlık kayıtlarının incelenmesinin hasta-hekim iletişimine etkisinin hekim gözünden değerlendirilmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Ay, Adem; Demirbaş, Nur
    Amaç: Bu çalışmanın amacı hekimlerin elektronik sağlık kayıtlarının (ESK) kullanılması hakkındaki tutum ve davranışlarını belirlemek, bu durumun hasta-hekim iletişimine etkisinin değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı tasarımda olan bu çalışmanın örneklemini hastane ve Aile Sağlığı Merkezlerinde çalışan 478 hekim oluşturmuştur. Veri toplamada araştırmacılar tarafından oluşturulan “Elektronik Sağlık Kayıtları Kullanma Tutum-Davranış Formu” ile “Sağlık Profesyonelleri İletişim Becerileri Ölçeği (SPİBÖ)” kullanılmıştır. İstatistiksel analizde tanımlayıcı istatistikler, iki ve çoklu grup karşılaştırmaları ile korelasyon testleri uygulanmıştır. İstatistiksel anlamlılık için p<0,05 kabul edildi. Çalışma kapsamında SPİBÖ’nün iç tutarlılığı α=0,952 olarak saptandı. Bulgular: Katılımcıların %66,3’ü erkekti ve %52,3’ü aile hekimliği alanında çalışıyordu. Katılımcılardan “ağır” iş yükü bildirenlerin oranı %45,4’dü. Hekimlerin %58,6’sı ESK’yi her zaman, %36,8’i bazen kullandığını; %70,1’i ESK veri girişi için eğitim almadığını belirtti. Hasta başı ortalama ekrana bakma süresi 5,73±3,88 dk idi. ESK’de en sık kontrol edilen içerik tetkik sonuçları (%90,79) olup, bunu ilaç bilgisi (%81,17) ve eski tanılar (%71,97) izledi. SPİBÖ toplam puanı 82,58±17,0 (empati 23,78±5,49, bilgilendirici iletişim 26,44±5,35, saygı 14,79±3,45, sosyal beceri 17,57±3,74) saptandı. Ekrana bakma süresi, SPİBÖ toplam (r=0,129; p=0,005) ve empati, bilgilendirici iletişim ile saygı alt boyutlarıyla pozitif yönde zayıf düzeyde ilişkiliydi (sırasıyla r=0,127; p=0,006; r=0,111; p=0,015; r=0,127; p=0,005). Yaş ve hekimlik süresi SPİBÖ ile pozitif; haftalık çalışma süresi empati ve saygı alt boyutları ile negatif ilişkiliydi (p=0,040 ve p=0,026). Mesai dışında veri girişi yapan hekimler, SPİBÖ toplam ve alt boyutlarında daha yüksek puanlar aldı. Sonuç: Çalışmanın bulguları ESK kullanımının hekim-hasta iletişimini olumlu yönde etkileyebileceğini göstermektedir. Sonuç olarak, hekimlerin ESK kullanımında sistematik eğitimlerle desteklenmesi, iş yükünün dengelenmesi ve dijital süreçlerin hekim-hasta iletişimini teşvik edecek şekilde düzenlenmesi hasta-hekim etkileşiminin niteliğini arttırabileceği düşünülmektedir.
  • Öğe
    BİR ÜNİVERSİTE HASTANESİNE BAŞVURAN YETİŞKİNLERİN AKıLCı İLAÇ KULLANıMı FARKıNDALıĞı VE FARMAKOFOBİ DURUMLARıNıN DEĞERLENDİRİLMESİ
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Turhan, Zeynep Selin; Demirbaş, Nur
    Amaç: Akılcı ilaç kullanımı, ilaçların doğru endikasyonda, uygun doz, süre ve maliyetle güvenli biçimde kullanılmasını amaçlayan bir yaklaşımdır. Kronik hastalıkların artışıyla beraber sık karşılaştığımız polifarmasi kavramı bu süreci zorlaştırırken; bireysel ve kültürel inançlardan kaynaklanan farmakofobi ise tedaviye uyumu olumsuz etkileyebilmektedir. Bu çalışmada, yetişkin bireylerin akılcı ilaç kullanımı farkındalık düzeyleri, farmakofobi eğilimleri, polifarmasi durumları ve ilaç inançları değerlendirilerek, bu faktörlerin tedaviye uyum üzerindeki etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve yöntem: Tanımlayıcı nitelikteki bu çalışmanın evrenini, Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi polikliniklerine başvuran 18 yaş ve üzerindeki 407 yetişkin oluşturdu. Literatür doğrultusunda oluşturulan anket formunda; sosyodemografik özellikleri, ilaç kullanım deneyimlerini ve farmakofobi durumlarını değerlendirmeye yönelik soruların olduğu bilgi formu, Morisky Tedavi Uyum Ölçeği (MTUÖ), Akılcı İlaç Kullanımı Farkındalık Ölçeği (AİKFÖ) ve İlaçlar Hakkında İnançlar Ölçeği (İHİÖ) yer aldı. Anket uygulamaları, 2023 yılı Şubat–Mart ayları arasında araştırmacı tarafından yüz yüze görüşme yöntemiyle gerçekleştirildi. Veriler Statistical Package for Social Sciences for Windows (SPSS) 22.0 programı kullanılarak analiz edildi; p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 400 bireyin yaş ortalaması 40,27±13,14 (min=19, maks=72) yıldı. Katılımcıların %60,3’ü (n=241) kadın, %68,3’ü (n=273) evli, %43,7’si (n=175) yükseköğretim eğitim düzeyine sahipti. Bireylerin %65’i (n=260) hekim önerisi olmadan, çoğunlukla ağrı kesici ilaçlar [%53,5 (n=214)] kullanmaktaydı. Katılımcıların %39,5’inde (n=158) kronik hastalık bulunmaktaydı. Polifarmasi oranı %15,2 (n=24) olup, polifarmasinin tedaviye uyum ile bireylerin ilaçlara yönelik inanç ve tutumları üzerinde anlamlı etkisi saptanmadı. Katılımcıların %50,7’si (n=203) son aldığı tedaviyi düzensiz kullandığını veya hiç kullanmadığını belirtti; bu durumun en sık nedeni “unutkanlık” [%24,5 (n=98)] olarak belirlendi. MTUÖ’ye göre bireylerin %44,7’sinin (n=179) tedaviye uyumunun orta düzeyde olduğu ve sosyodemografik değişkenlerle anlamlı bir ilişkisinin olmadığı saptandı (p>0,05). Katılımcıların AİKFÖ ortalama puanı 57,50±9,43 olup, farkındalık düzeyi ortalamanın üzerindeydi. Eğitim düzeyi yükseldikçe “doğru kullanım şekli farkındalığı” artmaktaydı (p<0,01). Sağlık çalışanlarında “doğru ilaç” ve “doğru kullanım şekli” farkındalığı yüksek iken; “doğru bilgilendirilme” farkındalığı düşüktü (sırasıyla p=0,046, p=0,015, p=0,012). Polifarmasi olanların AİKFÖ toplam puanı (41,52±5,92) polifarmasi olmayanların puanından (45,07±7,66) düşük bulundu (p=0,036). Katılımcıların %57,3’ü (n=229) “akılcı ilaç kullanımı” kavramını daha önce duymadığını belirtti. İHİÖ’ye göre “spesifik endişe” (13,14±3,81) ve “genel zarar” (10,84±3,38) inancı yüksek bulundu. Kronik hastalığı olan katılımcıların “spesifik-gereklilik” (15,49±4,09) ve “spesifik-endişe” (14,82±3,25) alt boyut puanları kronik hastalığı olmayanlardan (sırasıyla 11,43±4,23, 12,04±3,76) yüksek bulundu (p<0,001). AİKFÖ puanları ile ilaçlara ilişkin gereklilik, endişe, aşırı kullanım ve zarar inançları arasında pozitif yönde anlamlı ilişki bulundu. Tedaviye uyumu düşük olan bireylerde “ilaçların aşırı kullanıldığı” inancının (11,33±3,33) daha yüksek olduğu belirlendi (p<0,01). Sonuç: Araştırma, bireylerde akılcı ilaç kullanımı farkındalığının ortalamanın üzerinde olmasına rağmen bu farkındalığın ilaç kullanım davranışlarına tam yansımadığını göstermiştir. Reçetesiz ilaç kullanımının yaygınlığı ve tedaviye uyumun düşüklüğü, akılcı ilaç kullanımının davranışsal boyutunda eksiklikler bulunduğunu göstermektedir. Eğitim düzeyinin yükselmesi akılcı ilaç kullanımı farkındalığını olumlu yönde etkilerken; ilaçlara ilişkin olumsuz inançlar ve endişeler tedaviye uyumu olumsuz etkilemektedir. Akılcı ilaç kullanımının bilgi, tutum ve davranış boyutlarını kapsayacak şekilde güçlendirilmesi, toplum temelli eğitim ve farkındalık çalışmalarının yaygınlaştırılması büyük önem taşımaktadır.
  • Öğe
    Aile hekimleri ve aile hekimliği araştırma görevlilerininçalışma yaşam kalitesi ve etkileyen faktörler
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Pampu, Şerife Nur; Demirbaş, Nur
    Amaç: Aile hekimleri ve aile hekimliği araştırma görevlilerinin çalışma yaşam kalitesinin değerlendirilmesi, mesleki koşulların fiziksel, ruhsal ve sosyal iyi oluş üzerindeki etkilerini ortaya koymak açısından önem taşımaktadır. Bu hekimler farklı kurumlarda görev yaparken çeşitli mesleki yükler, idari sorumluluklar ve duygusal taleplerle karşılaşmaktadır. Bu çalışmanın amacı aile hekimleri ve aile hekimliği araştırma görevlilerinde çalışma yaşam kalitesini değerlendirmek ve bu kaliteyi etkileyen sosyodemografik, mesleki ve çevresel faktörleri incelemektir. Yöntem: Tanımlayıcı tipte bir çalışma olarak planlanan bu araştırmanın evrenini, Konya ilinde görev yapan aile hekimleri ve aile hekimliği araştırma görevlileri oluşturdu. Veriler, 15 Ekim 2024 – 15 Mart 2025 tarihleri arasında Google Forms aracılığıyla online olarak toplandı. Veri toplama aracı olarak, katılımcıların çalışma yaşam kalitesini değerlendirmek amacıyla Çalışanlar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇYKÖ) ve araştırmacılar tarafından oluşturulan sosyodemografik bilgi formu kullanıldı. Elde edilen veriler Statistical Package for Social Sciences for Windows (SPSS) 20.0 programı kullanılarak analiz edildi. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 443 hekimin yaş ortalaması 33,68±7,59 (24–58) yıl olup, katılımcıların %56,9’u (n=252) kadın ve %60,3’ü (n=267) evliydi. Hekimlerin %41,8’i (n=185) aile sağlığı merkezinde ve %36,6’sı (n=162) üniversite hastanesinde görev yapmaktaydı. Katılımcıların %18,7’si (n=83) sigara kullanmakta, %43,8’i (n=194) düzenli fiziksel aktivite yapmamakta ve %23,5’inde (n=104) kronik hastalık bulunmaktaydı. Hekimlerin %46’sında (n=204) depresyon riski vardı. ÇYKÖ toplam puan ortalaması 68,11±15,81, mesleki tatmin alt boyutu 31,68±10,12, tükenmişlik alt boyutu 19,14±7,80, eşduyum yorgunluğu alt boyutu ise 17,29 ± 9,91 puan olarak bulundu. Evli olanların (19,80±6,98) bekarlara (18,14±8,83) göre ve çocuğu olanların (20,03±6,94) olmayanlara (18,39±8,39) göre tükenmişlik düzeyi yüksekti (sırasıyla p=0,037; p=0,025). Geliri giderinden fazla olan katılımcıların tükenmişlik düzeyleri (16,94 ± 7,98), geliri giderinden az olanlara göre (21,87 ± 7,94) daha düşüktü. Geliri giderinden fazla olanlarda eşduyum yorgunluğu düzeyleri (15,94 ± 10,09), geliri giderinden az olanlara kıyasla (19,22 ± 10,53) daha düşük bulunmuştur. Buna karşın, mesleki tatmin düzeyleri geliri giderinden fazla olanlarda (33,83 ± 9,67) geliri giderinden az olanlara göre (29,75 ± 12,22) anlamlı düzeyde daha yüksektir (sırasıyla p<0,001; p=0,043; p<0,001). Kurum türleri arasında aile sağlığı merkezinde çalışan hekimlerin tükenmişlik puanları (20,70±7,87), üniversitede çalışanlara (18,33±7,40) göre daha yüksek bulundu (p=0,037). Depresyon riski bulunan hekimlerde eşduyum yorgunluğu puanı (20,61±10,29), bulunmayanlardan (14,48±8,66) benzer şekilde depresyon riski bulunan hekimlerde tükenmişlik puanı (23,88±6,29), bulunmayanlardan (15,13±6,62) daha yüksekti. Buna karşılık mesleki tatmin puanı depresyon riski olanlarda (27,52±9,76) olmayanlardan (35,19±9,05) düşüktü (p<0,001, p<0,001, p<0,001). Kurumunda sosyal aktivitelerin düzenli yapıldığı hekimlerde tükenmişlik puanı (8,84±7,97) yapılmayanlardan (20,14±7,14) ve eşduyum yorgunluğu puanı yapılanlarda (9,71±10,11) yapılmayandan (17,89±9,26) daha düşük, mesleki tatmin puanı ise sosyal aktiviteler düzenli yapılanlarda (42,15±9,45) yapılmayanlardan (30,86±9,43) daha yüksekti (sırasıyla p<0,001, p<0,001, p<0,001). Fiziksel aktivite düzenli yapanlarda mesleki tatmin puanı (35,59±10,60) yapmayanlardan (30,41±10,08) yüksek, tükenmişlik puanı düzenli yapanlarda (16,04±8,98) yapmayanlardan (20,35±7,25) düşük bulundu (sırasıyla p=0,004, p<0,001). Yaş (r=0,133; p=0,005), hizmet yılı (r=0,119; p=0,012), uzmanlık eğitimi süresi (r=0,132; p=0,024) ve bir günde bakılan hasta sayısı arttıkça tükenmişlik düzeyinin de arttığı görüldü (r=0,173; p<0,001). Sonuç: Aile hekimlerinin çalışma yaşam kalitesi ekonomik durum, meslek-kişilik uyumu ve çalışma ortamından etkilenmektedir. Gelir durumu iyi olan ve mesleğini kişiliğine uygun bulan hekimlerde mesleki tatmin yüksek, tükenmişlik düşük bulunmuştur. Aile sağlığı merkezlerinde çalışan hekimlerin tükenmişlik düzeylerinin diğer kurumlara göre daha yüksek olması, birinci basamak çalışma koşullarının gözden geçirilmesi gerektiğini göstermektedir.