Dahili Tıp Bilimleri Bölümü Tez Koleksiyonu

Bu koleksiyon için kalıcı URI

Güncel Gönderiler

Listeleniyor 1 - 20 / 895
  • Öğe
    Neoadjuvan kemoterapi öncesinde marker konulan kitlesel meme kanserlerinde patolojik yanıtı öngörmede dinamik meme MRG' nin rolü
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2024) Ünüvar, Şeyma; Poyraz, Necdet
    Amaç: Tümör lojuna marker konulan lokal ileri meme kanseri hastalarında, NAK sonrası marker çevresinden yapılan çoklu vakum biyopsiyle patolojik yanıtı destekleyip olası cerrahisiz tedaviye hedef olabilecek hasta popülasyonunu radyolojik olarak seçmek önemlidir. Bu nedenle çalışmamızda cerrahisiz izlem için rehber olması amacıyla NAK sonrası, MRG’ nin patolojik yanıtı tahmin edebilirliğini ve radyoloji-patoloji korelasyonunu araştırdık. Gereç ve Yöntem: Kasım 2020 ve Ağustos 2023 tarihleri arasındaki primer kitlesel meme lezyonuna marker konulan 85 lezyon (71 hasta) çalışmamıza dahil edilmiştir. Radyolojik yanıt değerlendirmesinde RECIST 1.1 kriterleri kullanılmıştır. NAK sonrası MRG’ de radyolojik yanıt ile postoperatif patolojik yanıt arasındaki korelasyonu değerlendirmek için kappa testi kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 85 lezyonun NAK sonrası MRG’ de; %52,9’ u (n:45) radyolojik tam yanıt, %47,1’ i (n:40) ise radyolojik tam olmayan yanıt olarak değerlendirilmiştir. Postoperatif patoloji sonucuna göre lezyonların %45,2’ si (n: 38) patolojik tam yanıt, %54,8’ i (n:46) ise patolojik tam olmayan yanıtla uyumlu bulunmuştur. Çalışmada araştırılan testlerin uyumunun değerlendirilmesinde Kappa testi kullanılmış olup radyolojik yanıt ve cerrahi sonrası patolojik yanıt arasında istatistiksel olarak anlamlı ve iyi derecede uyum olduğu saptanmıştır (p<0,001, ĸ=0,740). Patolojik değerlendirme referans test olarak alındığında MRG’ nin sensitivitesi %80, spesifitesi %94,7, pozitif prediktif değeri %95 ve negatif prediktif değeri ise %80 olarak hesaplanmıştır. Sonuç: Araştırmamız sonucunda, NAK sonrası MRG ile patolojik yanıtı yüksek doğrulukla tespit edebileceğimizi gösterdik. Radyolojik-patolojik yanıt iyi derecede uyumlu olarak saptanmış olup MKC yapılacak hastalar için MRG ile patolojik yanıt tahmini yeterli orandadır. Patolojik yanıtın doğru öngörülebilmesi için NAK sonrası MRG’ de; yanlış pozitif ve negatifliğe sebep olabilecek moleküler alt tip, histolojik grade, NAK protokolü gibi durumlar göz önünde bulundurularak dikkatli değerlendirme yapılmalıdır.
  • Öğe
    Liken planus olgularında kardiyovasküler riskin epikardiyal yağ tabakası kalınlığı ve aterojenik indeks ile değerlendirilmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2024) Yıldız, Sibel; Daye, Munise
    Amaç Liken planus (LP); deri, mukozalar, kıl folikülleri ve tırnakların tutulabildiği, sebebi tam olarak bilinmeyen, kronik seyirli, inflamatuar bir hastalıktır. Tümör nekrozis faktör alfa (TNF-α), İnterlökin (IL)-1, IL-6, IL-8 ve İnterferon gama (IFN-γ) LP patogenezinde yer alan başlıca sitokinler olup mevcut kronik inflamasyon durumu birçok metabolik komplikasyon ile ilişkilendirilmektedir. Liken planus; dislipidemi, obezite, bozulmuş açlık glukozu, diyabetes mellitus, hipertansiyon ve metabolik sendrom (MS) ile yakından ilişkili olup yapılan çalışmalarda sık birlikteliği gösterilmiştir. Fakat LP’nin kardiyovasküler hastalıklarla ilişkisini gösteren sınırlı sayıda çalışma mevcuttur. Literatürde, LP olgularında kardiyovasküler riskin değerlendirilmesi amacıyla epikardiyal yağ dokusu (EYD) kalınlığı ve plazma aterojenik indeksin (PAİ) birlikte incelendiği bir çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmamızda LP olgularında artmış kardiyovasküler riskin öngörülmesi, bu açıdan değerlendirerek erken tanı ve müdahale ile gelişebilecek komplikasyonların önlenmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem Çalışmaya, Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Dermatoloji polikliniğine başvuran klinik ve/veya histopatolojik olarak LP tanısı alan 18 yaş ve üstü 75 olgu dahil edildi. Kontrol grubuna ise dermatoloji veya kardiyoloji polikliniğine başvuran, yaş ve cinsiyet eşlemeli, beden kitle indeksi (BKİ) benzer 75 sağlıklı kişi alındı. Çalışmamızın dışlanma kriterleri; her iki grupta diyabetes mellitus, hipertansiyon, metabolik sendrom, serebrovasküler hastalık, kardiyovasküler hastalık, böbrek ve karaciğer hastalığı olanlar, bağ doku hastalığı olanlar, lipit düşürücü tedavi alanlar, antiagregan tedavi alanlar, antihipertansif tedavi alanlar, malignite öyküsü olanlar, gebe ve emzirenler, kortikosteroid/retinoid/immunsupresif tedavi alanlar olarak belirlendi. iii Dışlanma kriterlerinden MS’nin tanısı için NCEP-ATP III (Ulusal Kolesterol Eğitim Programı-Yetişkin Tedavi Paneli III) 2001 kriterleri kullanıldı. Abdominal obezite bileşeni açısından bel çevresi ölçüldü. Olgu ve kontrol grubunun boy ve ağırlıkları ölçülerek BKİ hesaplandı. Sistolik ve diyastolik kan basınçları ölçüldü. Açlık kan şekeri (AKŞ) ve lipit değerleri kayıt altına alındı. Plazma aterojenik indeks değerleri hesaplandı. Hep aynı kardiyolog tarafından transtorasik ekokardiyografi ile epikardiyal yağ dokusu kalınlığı ölçüldü. Araştırma verilerimizin istatistiksel analizinde ‘‘SPSS for Windows version 24.0’’ yazılımı kullanıldı. Bulgular Çalışmaya alınan 75 olgunun 45’i (%60) kadın, 30’u (%40) erkekti. Yaş ortalaması ve standart sapması 48,44 ± 13,03 yıl idi. Ortalama hastalık süresi 48,97 ± 73,67 ay idi. Liken planuslu olgularla kontrol grubu arasında; BKİ, sistolik ve diyastolik kan basıncı, AKŞ, total kolesterol (TK), trigliserit (TG), çok düşük yoğunluklu lipoprotein (VLDL), yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol (HDL-K) ve düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterol (LDL-K) değerleri, dislipidemi durumu, PAİ değeri ve EYD kalınlığı karşılaştırıldı. Beden kitle indeksi benzer bireyler alındığından gruplar arasında anlamlı bir farklılık görülmedi. Bilinen hipertansiyon ve diyabetes mellitusu olmayan bireyler çalışmaya dahil edildiğinden gruplar arasında, sistolik ve diyastolik kan basıncı ile AKŞ açısından anlamlı fark görülmedi. Lipitlerden TK, TG, VLDL değerleri olgu grubunda anlamlı yüksek bulundu (p<0,05). Fakat HDL-K ve LDL-K açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). LP’li olguların %66,7’si, kontrol grubunun ise %50,7’sinde dislipidemi saptanmış olup dislipidemi varlığı olgu grubunda anlamlı yüksek bulundu (p=0,04). Kardiyovasküler riskin PAİ’ye göre dağılımında; LP’li olguların 62’sinde yüksek (%62), 5’inde orta (%6,7), 8 inde düşük risk (%10,7) saptanmıştır. Liken planuslu grupta PAİ ve EYD kalınlığı değerleri kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptandı (p=0,000, p=0,002). Plazma aterojenik indeks değerleri hem kadın hem erkek cinsiyette olgu grubunda anlamlı yüksek bulundu. Fakat EYD kalınlığı, kadınlarda LP yönünde anlamlı yüksek saptanırken erkeklerde ise LP ile kontrol grubu arasında fark olmadığı görüldü. Plazma aterojenik indeks değerleri ile EYD kalınlığı arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Liken planus olgularında; PAİ değerleri ve EYD kalınlığı ile prurituseritem- papül şiddeti, lezyonların yerleşim yeri, kutanöz ve oral mukoza klinik paterni, oral mukoza şiddet skoru ve LP süresi ile aralarında anlamlı bir ilişki görülmedi. Fakat vücut yüzey alanının EYD kalınlığı ile arasında anlamlı bir korelasyon saptanırken, PAİ ile arasında bu ilişki görülmedi. Sonuç Çalışmamızda; LP’li olgularda kronik, sistemik inflamasyon ile ilişkili olarak artmış dislipidemi durumu, yüksek PAİ ve EYD kalınlığı değerleri saptanmıştır. Bu açıdan LP’nin, kardiyovasküler hastalıklar açısından önemli bir risk faktörü olduğu sonucuna varılmıştır. Liken planuslu olgularda lipit profilinin düzenli takibi, olguların kardiyometabolik ek risk faktörleri açısından değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Kardiyovasküler açıdan risk bileşenlerini yüksek saptadığımız olguların, buna bağlı gelişebilecek morbidite ve mortalitenin önüne geçilmesi açısından kardiyoloji birimine yönlendirilmesi gerekmektedir. Liken planusa uygun sistemik antiinflamatuar tedavi ile kronik sistemik inflamasyonun erkenden yönetilmesi, kardiyometabolik komplikasyonların önüne geçilmesini mümkün kılmaktadır.
  • Öğe
    Bir Üniversite Hastanesinde Araştırma Görevlisi Olarak Çalışan Hekimlerin Mesleki Değer Algısı İle Sağlıkta Şiddete Maruziyet Durumları Arasındaki İlişkinin İncelenmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2024) Ay, Iraz; Küçükceran, Hatice
    Amaç Sağlık ta şiddet giderek artmakta dır. Ş iddet gören sağlık çalışanlarının sürekli bir tetikte olma durumu, endişe, korku ve moral bozukluğu, iş motivasyon larının azalması ve işine odaklanama dıkları bilinmektedir. Sunulan çalışmada araştırma görevlisi hekimlerin şiddete maruziyet durumları, sağlıkta şiddeti etkileyen faktörler hakkındaki görüşleri ve şiddet ile mesleki değer algılarıı arasındaki ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem Kesitsel tanımlayıcı nitelikteki bu araştırmanın evreni Necmettin Erbakan Üniversitesi (NEÜ) Tıp Fakültesi dahili ve cerrahi bölümler in de görev yapan toplam 594 araştırma görevlisi hekim lerden oluşmaktaydı Gönüllük temelinde evrenin %70,3’üne ulaşılarak 411 araştırma görevlisi hekim çalışmaya dahil edildi. Çalışmada u ygulanan anket formu nun ilk bölümünde ; sosyodemografik bilgiler ve hekime yönelik şiddet ile ilgili sorula r, ikinci bölümde ise; Hekimlik Değer Algısı Ölçeği (HDA Ö yer alm aktadır . Elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences for Windows) 20.0 programı kullanılarak analiz edildi. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular Çalışma daki 411 hekimin y aş ortalaması 28,3±3,18 yıl , %52,1’i (n=214) kadın, meslekte geçirdikleri aktif çalışma sürelerinin ortancası 30 (min 1 maks 268) ay dı. H ekimlerin %74’ü (n 304) dahili b ö l ü mlerd e iken, %26’sı (n 107) cerrahi b ö l ü mlerd e görev yapmaktaydı Katılımcıların %96,1’i (n 395) son yıllarda şiddetin arttığını düşünmekte olup %84,9’u (n 349) sözel şiddete %16,3’ü (n 67) fiziksel şiddete , %28,7’si (n 118) ekonomik şiddete ve %4,9’u (n 20) cinsel şiddete uğradığını belirtti. Meslekte aktif çalışma süresi 2,5 yıldan fazla olan hekimlerin fiziksel şiddete (%20,6; n=41) ve ekonomik şiddete maruziyetleri (%35,2; n=70); 2,5 yıl ve altı çalışma süresi olan hekimler in fiziksel şiddete (%12,3; n=26) ve ekonomik şiddete (%22,6; n=48) maruz iyetinden daha yüksekti (p <0,05 Katılımcılara iddetin nedenleri sorulduğunda; en fazla şiddetin nedenleri sorulduğunda; en fazla ““beklemeye tahammülsüzlükbeklemeye tahammülsüzlük”” yanıtı verilirkenyanıtı verilirken, , şiddetin oluşturduğu olumsuz duygu ve düşünceler şiddetin oluşturduğu olumsuz duygu ve düşünceler içiniçin en en çokçok ““çalışma motivasyonu azalmasıçalışma motivasyonu azalması”” yanıtı alındı.yanıtı alındı. ErkekErkeklerlerin in %72,1%72,1’i’i ((n=142) n=142) hekimin hasta ile iletişim şeklininhekimin hasta ile iletişim şeklinin, , %43,7%43,7’si (’si (n=86)n=86) empati yeteneğinin azalmasının ve empati yeteneğinin azalmasının ve %35,0%35,0’ı’ı ((n=69)n=69) tıbbi bilgitıbbi bilgi--beceri ve donanımın beceri ve donanımın yetersizliğiyetersizliğinin nin şiddette şiddette etkietkisininsinin olduğunu olduğunu düşünüyordudüşünüyordu.. Kadınların ise Kadınların ise %58,9’u (n=126)%58,9’u (n=126) iletişim şeklinin, iletişim şeklinin, %34,6’sı (n=74) hekimin empati yeteneğinin azalmasının%34,6’sı (n=74) hekimin empati yeteneğinin azalmasının, , %21,5’i (n=46)%21,5’i (n=46) tıbbi bilgitıbbi bilgi--beceri ve donanımın yetersizliğinin şiddette etkibeceri ve donanımın yetersizliğinin şiddette etkisininsinin olduğunu düşünüyordu. olduğunu düşünüyordu. Hekimin hasta ile iHekimin hasta ile iletişiletişimm şekli, empati yeteneğinin azalması ve tıbbi bilgişekli, empati yeteneğinin azalması ve tıbbi bilgi--beceri ve donanım beceri ve donanım yetersizliğinin şiddette etkili olduğyetersizliğinin şiddette etkili olduğunu düşünen erkeklerin oranıunu düşünen erkeklerin oranı,, kadınlara göre daha yüksektikadınlara göre daha yüksekti (p<0,05)(p<0,05).. Hekimin hastasıyla anlaşılır bir dille konuşması, mesleki haklarını bilmesi, hasta Hekimin hastasıyla anlaşılır bir dille konuşması, mesleki haklarını bilmesi, hasta mamahremiyete özen göstermesi, tanı ve tedavi konusunda yeterli bilgilendirmeyi yapması hremiyete özen göstermesi, tanı ve tedavi konusunda yeterli bilgilendirmeyi yapması hekimlerin benimsediği en hekimlerin benimsediği en önemli özelliklerdi.önemli özelliklerdi. Ankete katılan hekimlerin Ankete katılan hekimlerin HDAÖHDAÖ toplam puan toplam puan ortalaması 72,35±7,46 idiortalaması 72,35±7,46 idi.. Sözel şiddeteSözel şiddete maruz kalan hekimlerin HDAÖ toplam maruz kalan hekimlerin HDAÖ toplam puanı puanı (71,75±7,36)(71,75±7,36) veve fiziksel şiddetefiziksel şiddete maruz kalan hekimlerin HDAÖ toplam puanı maruz kalan hekimlerin HDAÖ toplam puanı (70,67±6,64), (70,67±6,64), sözel şiddete sözel şiddete (75,69±7,17) (75,69±7,17) ve fiziksel şiddete maruz kalmayanve fiziksel şiddete maruz kalmayan (72,67±7,57) (72,67±7,57) hekimlere göre hekimlere göre daha düşüktü daha düşüktü (p<0,05)(p<0,05).. Hekimin hasta ile iletişim şeklininHekimin hasta ile iletişim şeklinin şiddette etkili olduğunu düşünenlerin şiddette etkili olduğunu düşünenlerin HDAÖ toplam puanı (HDAÖ toplam puanı (73,26±7,5573,26±7,55), düşünmeyenlere), düşünmeyenlere ((69,43±7,2069,43±7,20) göre daha yüksekti ) göre daha yüksekti (p<0,001).(p<0,001). Hekimin empati yeteneğinin Hekimin empati yeteneğinin azalmasıazalmasınınnın şiddette etkisinin olduğunu düşünenşiddette etkisinin olduğunu düşünenlerinlerin HDAHDAÖÖ toplam puanı (74,10±7,5)toplam puanı (74,10±7,5) dada düşünmeyenlere düşünmeyenlere (69,65±6,76)(69,65±6,76) göre göre daha yüksekti daha yüksekti (p<0,001). (p<0,001). Sonuç Sonuç:: Bu çalışmada hekimlerin şiddete maruziyetinin yüksek olduğu, özellikle ekonomik Bu çalışmada hekimlerin şiddete maruziyetinin yüksek olduğu, özellikle ekonomik şiddetin yüksek olduğu görüldü. Dahili ve cerrahi bölümler ve cinsiyetler arasında şiddete şiddetin yüksek olduğu görüldü. Dahili ve cerrahi bölümler ve cinsiyetler arasında şiddete maruziyet açısından fark maruziyet açısından fark olmadığı görüldü.olmadığı görüldü. Her üç hekimden ikisininHer üç hekimden ikisinin şiddette iletişim şeklinin şiddette iletişim şeklinin etkisinin olduğunu etkisinin olduğunu düşündüğünü fakat yarısından fazlasının düşündüğünü fakat yarısından fazlasının tıbbı bilgitıbbı bilgi, , beceri ve donanımbeceri ve donanım yetersizliğininyetersizliğinin şiddette şiddette etkisinin olmadığını etkisinin olmadığını düşündükleri görüldüdüşündükleri görüldü. . Erkek hekimlerin kadın Erkek hekimlerin kadın meslektaşlarına kıyasla şiddetmeslektaşlarına kıyasla şiddettte iletişim e iletişim şeklişekli, empati ye, empati yeteneğiteneğinin azlığınin azlığı ve tıbbi bilgi, beceri ve ve tıbbi bilgi, beceri ve donanım donanım yetersizliğinin yetersizliğinin etkisinietkisininn daha yüksek düzeyde olduğunu düşündükleri görüldü. daha yüksek düzeyde olduğunu düşündükleri görüldü. Hekimlerin şiddete maruz kalmasının, hekimlik değer Hekimlerin şiddete maruz kalmasının, hekimlik değer algılarını olumsuz etkilediği saptandı. algılarını olumsuz etkilediği saptandı. Şiddette hekimin hasta ile olan iletişim şeklinin ve empati yeteneğinin etkisi olduğunu Şiddette hekimin hasta ile olan iletişim şeklinin ve empati yeteneğinin etkisi olduğunu düşünendüşünenlerilerinn hekimlik değer algıları daha yüksekhekimlik değer algıları daha yüksekti.ti.
  • Öğe
    Üniversite Hastanesine Başvuranların İletişim Yeterliliğinin Sağlıkta İletişim Sorunları Açısından Değerlendirilmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2024) Ünsaçan, Mahmut Esat; Küçükceran, Hatice
    Amaç: Sağlık iletişimi ve sağlıkta iletişim sorunları günümüzün koşullarında gittikçe daha çok önem kazanmaktadır. Bir tarafta kitleler ile kurulan ve sağlık okur-yazarlığı ile ilgili konular sağlık iletişimi kapsamına girerken diğer tarafta sağlık personeli ile hasta arasında gerçekleşen ve en özel konuların konuşulduğu iletişim türü de bu kapsamda değerlendirilir. Sağlıkta iletişimi etkileyen birçok faktör bulunmaktadır. Sunulan çalışmada hastaneye başvuran kişilerin iletişim yeterliliğinin sağlıkta iletişime etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel tipte olan araştırmada, Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine herhangi bir nedenle başvurmuş 18-65 yaş aralığındaki hasta veya hasta yakınları ile yüz yüze görüşme sağlandı ve gönüllük temelinde anket formunu dolduran katılımcılar çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya %5 hata payı, %95 güven aralığı ile en az 377 kişi dâhil edilmesi gerektiği hesaplandı. Örneklem büyüklüğüne yaklaşık üç ayda (01 Şubat 2023-30 Nisan 2023) ulaşıldı. Anket formu; sosyodemografik bilgi formu, İletişim Yeterlilik Ölçeği Kısa Formu (İYÖ-KF) ve Hasta Merkezli İletişim Engelleri Ölçeği (HMİEÖ)’den oluşmaktaydı. İYÖ-KF’i sekiz alt boyutu (1-Sosyal Davranış Yeterliliği 2-İletişimde Bireysel Yönler 3-Empati Yeterliliği 4-Uyum Yeterliliği 5-Duyarlılık Yeterliliği 6-İletişime Teşvik 7-İnsan İlişkileri 8-Dinleme Yeterliliği), HMİEÖ’nün ise yedi alt boyutu (1-Korku ve Endişe 2-Merak ve Bilgi İhtiyacı 3- İlgi İhtiyacı 4- Önyargı 5- Güvensizlik 6- Güvenlik Personeli 7-Bekleme Süresi) bulunmaktadır. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 33,76±12,05 (min=18, maks=65) yıldı ve %50,7’si (n=203) 30 yaş ve altındaydı. Çalışmaya katılanların %50,5’i (n=202) kadın, %56,0’ı (n=224) evli ve %63,2’si (n=253) üniversite mezunu idi. Anketi cevaplayanların %56’sı (n=224) gelir getiren bir işte çalışmakta iken %52,3’ünün (n=209) geliri giderine denk idi ve %91,0’ı (n=364) kentsel bölgede yaşamaktaydı. Katılımcıların %4,8’i (n=19) iletişim kabiliyetinin yetersiz olduğunu belirtirken, %62,0’ı (n=248) ise daha önceki sağlık merkezi başvurularında iletişim sorunu yaşadığını belirtti. İletişim yeterlilik toplam puanı, evlilerde (118,45±15,3) , bekâr (115,30±16,3) olanlara göre (p=0,048), kentsel bölgede (117,93±14,6) ikamet edenlerde ise kırsal bölgede (108,25±23,5) yaşayanlara göre yüksekti (p<0,001). Daha önceki sağlık merkezi başvurularında iletişim sorunu yaşamayanların iletişim puanı (120,09±15,5), yaşadığını belirtenlere (115,20±15,7) göre yüksek bulundu (p=0,003). Hiçbir kişilik bozukluğu grubuna dâhil edilmeyenlerin iletişim puanı (120,84±12,9), C tipi kişilik bozukluğu grubundakilerin puanına (113,03±16,1) göre yüksek saptandı (p=0,004). Diğer kişilerle iyi iletişim kurduğunu belirtenlerin hasta merkezli iletişim engelleri ölçeği toplam puanı (107,40±12,0), diğer kişilerle iletişimini iyi olmadığı belirtenlere (100,52±9,3) göre daha yüksek bulundu (p=0,033). HMİEÖ alt boyutlarını incelediğimizde, katılımcılardan 30 yaş ve altı olanların, merak ve bilgi ihtiyacı alt boyut puanı (16,92±2,7), yaşı 30’un üzerinde olanlara göre (16,25±3,0) daha yüksekti (p=0,022). Bekleme süresi alt boyut puanı erkeklerde (11,24±3,0), kadınlara (10,37±3,2) göre (p=0,006), evlilerde ise (11,22±3,0), bekârlara (10,27±3,1) göre daha yüksekti (p=0,003). Daha önce sağlık hizmeti alırken iletişim sorunu yaşadığını beyan edenlerin bekleme süresi alt boyut puanı (11,28±2,8), yaşamadığını belirtenlere (10,02±3,4) göre daha yüksek tespit edildi (p<0,001). Ön yargı alt boyut puanı, kadınlarda (14,42±3,5), erkeklere (13,48±3,8) göre (p=0,012), 30 yaş ve altı katılımcıların puanı (14,44±3,5), yaşı 30’un üzerinde (13,45±3,8) olanlara göre (p=0,008), bekârların (14,62±3,5) ise, evlilere (13,43±3,8) göre daha yüksekti (p=0,002). İYÖ-KF toplam puanı ile HMİEÖ toplam puanı arasında pozitif yönde orta düzeyde bir korelasyon olduğu görüldü (r=0,332) (p<0,001). Sonuç: Sunulan çalışmada evlilerin bekârlara, erkeklerin kadınlara karşı bazı iletişim engellerine daha duyarlı olduğu görüldü. Katılımcıların daha önce kurduğu sağlık iletişimi süreçlerinde problem yaşayanların iletişimi daha yetersiz bulundu. Hiçbir kişilik bozukluğu grubuna dâhil edilmeyen bireylerin iletişiminin daha iyi olduğu sonucu bulundu. Yaşı daha genç, eğitim düzeyi yüksek, internet erişiminin daha yüksek olduğu merkezi bir konumda yaşayan katılımcıların, sağlık ile ilgili konularda daha meraklı ancak bir o kadar da ön yargılı olduğu sonucuna ulaşıldı.
  • Öğe
    Acil Servise Koah Alevlenme İle Başvuran Hastalarda Nötrofil/Lenfosit Oranının Prognostik Önemi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2024) Doğru, Mustafa; Ayrancı, Mustafa Kürşat
    Giriş: KOAH giderek artan ekonomik ve sosyal yüküyle dünya çapında morbidite ve mortalitenin önde gelen nedenlerinden biri haline gelmiştir. Hastalığın prognozunu kötü etkileyen KOAH alevlenmeleri; tekrarlayan acil servis başvuruları ve hastane yatışları nedeniyle ekonomik yükte önemli bir pay sahibi olmuştur. Çalışmanın amacı, acil servise KOAH alevlenme ile başvuran hastalarda hızlı ulaşılabilen laboratuvar tetkiklerinden elde edilen NLR’nin prognostik önemini araştırmak, hastane içi mortalite, hastaneye yatış veya taburculuk kararlarını öngörebilirliğini değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Bu çalışma retrospektif, tek merkezli bir çalışma olarak 30.10.2021-30.10.2023 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Ünivesitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Tıp kliniğine KOAH alevlenme ile başvuran, 18 yaş ve üzerinde, başvurusunda hemogram ve kan gazı tetkikleri çalışılmış olan hastalar üzerinden yapılmıştır. Hastaların acil servis sonlanımları (taburcu, servis yatışı, yoğun bakım ünitesine yatış, exitus) ve hastane sonlanımları (taburcu, exitus) kaydedilmiştir. Elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences for Windows) 22 programı kullanılarak analiz edildi. NLR değerinin mortaliteyi tahmin etmede test olarak kullanılıp kullanılamayacağını belirlemek için ROC analizi uygulandı. Tüm testler için p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya acil servise KOAH alevlenme ile başvuran 213 hasta dahil edildi. Yapılan ROC analizinde NLR düzeyinin, hastane içi mortaliteyi öngörmede istatistiki olarak kullanılabilecek (p=0,017), AUC değeri 0,656 olan bir test olduğu bulundu. Hastaların hastane içi mortalite durumunu öngörmek amacıyla pH, laktat ve NLR değerleri kullanılarak yapılan lojistik regresyon analizinde, kurulan modelin hastane içi mortaliteyi %28 oranında açıklayabildiği görüldü. Sonuç: KOAH alevlenme ile acil servise başvuran hastalarda WBC, nötrofil, eozinofil, pH, PCO2, ELR ve NLR, hastaların hastane yatışı veya taburculuk kararını vermede kullanılabilecek çok güçlü değerler olmasa da hekimlerin faydalanabileceği parametrelerdir. Hastane içi mortalite durumunu tahmin etmede nötrofil, laktat, NLR, eozinofil, pH ve ELR değerleri, kullanılabilecek parametrelerdir.
  • Öğe
    Akut Koroner Sendrom Düşündüren Göğüs Ağrısı İle Acil Servise Başvuran Hastalarda End Tidal Karbondioksit Ölçümünün Hastane Sonlanımını Öngörmedeki Değeri
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2024) Özdamar, Mustafa; Ayrancı, Kürşat
    Acil servise göğüs ağrısı ile başvuran çok sayıda hasta olmasına rağmen, bu hastaların küçük bir kısmında akut koroner sendrom (AKS) görülmektedir. Acil serviste AKS tanısı hızlı konulmalı, AKS dışındaki göğüs ağrıları ise hızlı bir şekilde dışlanmalıdır. Ayrıca, AKS prognozunun tahmin edilmesi, yüksek riskli hastaların erken belirlenmesini sağlayabilir. AKS tanısında ve riskinin öngörülmesinde çok sayıda belirteç kullanılmasına rağmen, acil serviste kullanım için ideal belirteç bulma gerekliliği devam etmektedir. Çalışmamızın amacı, acil servise göğüs ağrısı ile başvuran AKS hastalarında end tidal karbondioksitin (ETCO2) tanısal ve prognostik önemini değerlendirmektir. Gereç ve yöntem Bu çalışmaya 15.09.2023 ile 31.12.2023 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi’ne başvuran ve AKS düşündüren göğüs ağrısı olan 408 hasta prospektif şekilde dahil edildi. ETCO2 düzeylerini etkileyebilecek solunum yolu hastalığı olanlar çalışmaya dahil edilmedi. Hastaların tanımlayıcı özellikleri, vital bulguları, kesin tanıları, HEART skoru ve troponin düzeyi değerlendirildi. Hastaların kesin tanıları üç grupta sınıflandırıldı: ST yüksekliği olan MI (STEMI), ST yüksekliği olmayan AKS (NSTE-AKS) ve AKS dışı göğüs ağrısı. ETCO2 seviyeleri acil servise başvuru sırasında taşınabilir bir kapnometre ile ölçüldü. Bulgular Hastaların yaş ortalaması 56,7 ± 14,7 yıl (21-91 yıl) idi. Hastaların %52'si erkek (n=212) ve %48'i kadındı (n=196). Erkek/kadın oranı 1,1/1 idi. Göğüs ağrısı olan hastaların %52'sinde AKS yoktu, %6,9'unda STEMI ve %41,2'sinde NSTE-AKS vardı. AKS hastalarının ETCO2 düzeyleri AKS olmayanlardan daha düşüktü (p<0.001). Ek olarak, STEMI tanısı alan hastaların ETCO2 düzeyi NSTE-AKS hastalarından daha düşüktü (p<0,001). ETCO2 düzeyleri kaybedilen hastalarda hayatta kalanlara göre daha düşüktü (p<0.001). ROC analizlerinde, ETCO2 ≤ 33 mmHg (AUC=0,948) AKS tanısı için %89,8 sensitivite ve %92,4 spesifite gösterdiği izlendi. Hastane içi mortalitede, ETCO2≤29 mmHg (AUC=0,947) %100,0 sensitivite ve %83,3 spesifiteye sahipti. ETCO2 seviyesi aynı zamanda acil servis taburculuğunun da iyi bir belirleyici idi (AUC=0,892, %95,6 duyarlılık ve %91,8 özgüllük). STEMI hastalarının NSTE-AKS olgularından ayrılmasında ETCO2 seviyelerinin (<28 mmHg) %100 sensitivite, %80,9 spesifiteye sahip olduğu izlendi. Sonuç Acil servise göğüs ağrısı ile başvuran hastalarda ETCO2 seviyesi AKS için tanısal ve prognostik öneme sahiptir. AKS olgularında prognozun erken belirlenmesi ise semptom başlangıcı ile tedavi arasındaki süreyi kısaltabilir. ETCO2, AKS dışı göğüs ağrısı için acil servisten erken ve güvenli taburculuk için de yararlı olabilir.
  • Öğe
    Siroz Hastalığının Retrospektif olarak Etiyolojik Dağılımının İncelenmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2024) Yeşil, Hürü Kerse; Demir, Ali
    Amaç: Siroz, portal hipertansiyona ve son dönem karaciğer hastalığına sebep olan kronik karaciğer hasarına cevap olarak fibröz bantlarla çevrelenmiş rejeneratif nodüllerin histolojik gelişimidir. Çoğu zaman ileri evrelerinde geri dönüşümsüz olarak kabul edilir. Çalışmamızda 2016-2021 yılları arasında Necmettin Erbakan üniversitesi Meram Tıp Fakültesi hastanesi Gastroenteroloji poliklniğine başvuran siroz tanısı almış olan hastaların etiyolojik dağılımının retrospektif olarak araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: 1 Ocak 2016-1 Ocak 2021 yılları arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi Gastroenteroloji polikliniğine başvuran karaciğer sirozu tanılı, hastane elektronik sisteminde ICD tanı kodu mevcut olan 792 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların etiyolojik etkenleri, endoskopileri, en son polklinik başvurusundaki biyokimya, ınr değerleri, batın ultrasonografileri, anamnez ve fizik muayeneleri hastane elektronik sisteminden retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Kliniğimize başvuran hastaların %8,5’i (n=67) etiyolojik değerlendirme sonrası çalışmadan çıkarıldı ve 725 hasta ile çalışma tamamlandı. Hastaların yaş ortalaması 63,96±13,10 yıl olarak belirlendi. Hastaların %54,2’si (n=393) erkekti. Hastalarda karaciğer siroz etyolojisi değerlendirildiğinde; %36,8’inde (n=267) kriptojenik, %29,2’sinde (n=212) hepatit B virüsü (HBV), %10,9’unda (n=79) otoimmün, %8,1’inde (n=59) hepatit C virüsü (HCV), %4,1’inde (n=30) alkol olduğu kaydedildi. Siroz hastalarının %21,0’ında (n=152) özofagus varisi saptanmazken, %23,4’ünde (n=170) Evre 1 varis, %24,7’sinde (n=179) Evre 2 varis, %17,0’ında (n=123) Evre 3 varis saptandı. Araştırmaya dahil edilen karaciğer sirozlu hastaların %39,2’sinde (n=284) konjestif gastropati tespit edildi. CHILD PUGH skoru değerlendirildiğinde; hastaların %40,1’inde (n=291) CHILD A, %35,5’inde (n=257) CHILD B, %15,3’ünde (n=111) CHILD C olduğu kaydedildi. Splenomegalinin 437 hastada (%60,3) olduğu belirlendi. Sonuç: Karaciğer sirozunun saptanabilen etkenler arasından en sık sebebi Hepatit B virüsü (HBV) olarak bulundu. Viral sebepler ülkemizde olduğu gibi bölgemizde de en yüksek orana sahip sebepti. Sıkı takip, tedavi ve aşılamanın yaygınlaşması ile Hepatit B virüsüne bağlı siroz oranında yıllar geçtikçe azalma olduğu görüldü. Yüksek oranda bulunan kriptojenik karaciğer sirozunun ise gelişmiş ülkelerde ve toplumumuzda giderek artan obezite ve diyabet ile ilişkili olan non-alkolik yağlı karaciğer hastalığına bağlı karaciğer sirozunu ve diğer bulunamayan etkenleri barındırdığı düşünülmüştür.
  • Öğe
    Metastatik Akciğer Adenokanserli Hastalarda Vitamin D Reseptör Düzeyi Ve Sağkalım İlişkisinin Değerlendirilmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2024) Ataş, Beyza; Karakurt Eryılmaz, Melek
    Amaç: Bu çalışmada, metastatik adenokanserli olgularda nükleer ve sitoplazmik Vitamin D Reseptör (VDR) ekspresyon düzeyi ile sağkalım arasındaki ilişkinin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada; 2014-2022 yılları arasında akciğer adenokanser tanısı almış, tanı anında veya sonrasında metastaz gelişmiş 84 hastanın doku örneklerinden immünohistokimyasal yöntemler ile nükleer ve sitoplazmik VDR ekspresyon düzeyleri elde edildi. Mevcut bulgular hastaların sağkalım üzerine etkisi araştırıldı. Kaplan-Meier sağkalım eğrileri ve Cox regresyon analizi yapılmıştır. Bulgular: Çalışmaya yaş ortalaması 62,52±9,93 olan 84 hasta dahil edildi. Hastalardan %73,8’ i (n=62) erkek, %26,2’ si (n=22) kadın olup çalışma tamamlandığında hastaların %16,7’ sinin (n=14) halen yaşadığı, %83,3’ ünün (n=70) exitus olduğu tespit edildi. Hastaların sitoplazmik VDR ekspresyon düzeyi %32,1’ inde (n=27) düşük, %67,9’ unda (n=57) yüksek; nükleer VDR ekspresyon düzeyi ise %70,2’ sinde (n=59) negatif, %29,8’ inde (n=25) pozitif idi. Hastaların ortalama sağkalım süresi 16,88±18,43 aydı. Nükleer VDR ekspresyonu pozitif olan hastaların ortalama sağkalım süresi, negatif olan hastalara göre daha yüksekti [22,08 (CI:14,52-29,63) vs 16,08 (CI:11,21-20,95) ay], fakat bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,732). Sitoplazmik VDR ekspresyonu yüksek olanlarda ortalama sağ kalım süresi düşük olan hastalara göre daha uzundu [23,63 (CI:10,45-36,81) vs 20,10 (CI:14,42-25,78)]. Ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,691). Univariate Cox-Regresyon analizinde cinsiyet, sigara kullanma durumu, klinik evre, tanıda metastaz varlığının sağkalım üzerine etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulundu (sırasıyla p<0,001; p=0,010; p=0,003; p=0,014). Nükleer ve sitoplazmik VDR ekspresyonunun ise sağkalıma etkisi anlamlı değildi. Sonuçlar: Metastatik akciğer adenokarsinomlarında pozitif nükleer ve yüksek sitoplazmik VDR ekspresyonu istatistiksel olarak anlamlı olmasa da daha uzun sağkalım süresi ile ilişkilidir. VDR ekspresyon düzeyinin prognostik bir belirteç olarak kullanılabilmesi için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
  • Öğe
    Obez ve Non-Obez Hipertansif Hastalarda 24 Saatlik Ambulatuar Kan Basıncı Ölçümü İle Obezitenin Kan Basıncı Değişkenliği Üzerine Etkisinin Değerlendirilmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2023) Erçin, Mehmet Burak; Tombul, Halil Zeki
    Amaç: Çalışmamızda obez ve non obez, evre 1 veya evre 2 hipertansif hasta grubunda 24 saatlik ambulatuar kan basıncı ölçümü yöntemi ile kan basıncı değişkenlik parametrelerini karşılaştırmak, obez hastalarda kan basıncı değişkenliğinin daha yüksek olup olmadığını incelemek ve kullanılan anti-hipertansif tedavinin kan basıncı değişkenliği üzerine etkisini incelemektir. Yöntem: Nefroloji ve Kardiyoloji polikliniklerine başvuran hastalar arasından 24 saatlik ambulatuvar kan basıncı ölçümü yapılmış olan daha önce hipertansiyon tanısı olup, anti hipertansif tedavi alan ya da almayan, ya da yeni hipertansiyon tanısı alan 100 adet obez ve 50 adet non-obez hasta seçildi. Hastaların demografik verileri, boy ve kilo ölçümleri, laboratuvar parametreleri, ek hastalıkları, istirahat kan basıncı ölçüm değerleri ,24 saatlik ambulatuvar kan basıncı ölçümü ile hesap edilen kan basıncı değişkenliği parametreleri ve ortalama kan basıncı ölçüm değerleri kaydedildi. Her iki grupta da non dipper paternde kan basıncı olan hasta sayısı belirlendi. İstatistiksel analizde SPSS versiyon 18.0 kullanıldı. Sonuçlar %95’lik güven aralığında, anlamlılık p <0,05 düzeyinde değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda her 3 grubunda yaş dağılımı ve diyabetik hasta sayısı benzerdi. (p=0.623 ve p=0.986 ). Non obez ve obez hasta gruplarında biyokimyasal parametrelerin dağılımında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark belirlenmedi (p>0,05). Ortalama sistolik kan basıncı ölçüm değerlerinin hasta grupları içindeki dağılımı istatistiki olarak farklı kaydedildi ( p=0,015). Ortalama diyastolik kan basıncı ölçüm değerlerinin hasta grupları içindeki dağılımı istatistiki olarak farklı kaydedildi (p=0.032). Kan basıncı değişkenliği parametreleri açısından gruplar karşılaştırıldığında en yüksek Evre 2 obez grupta, en düşük non obez grupta kan basıncı değişkenliği tespit edildi. Sistolik kan basıncı değişkenliği açısından; SD24 sistolik kan basıncı değişkenliği Evre 2 obez grupta 19.33±4,39 mm/Hg, Evre 1 obez grupta 18.32±4.08 mm/Hg ve Non obez grupta 14.11±3,28 mm/Hg idi ( p <0,01 ;p <0,01 ; p<0,01 ), SDd sistolik kan basıncı değişkenliği Evre 2 obez grupta 22.75±5.20 mm/Hg , Evre 1 obez grupta 17.85±4,83mm/Hg ve Non obez grupta 13.45±3,69 mm/Hg idi (p <0,01 ; p <0,01 ; p < 0,01 ), ARV 24 sistolik kan basıncı değişkenliği Evre 2 obez grupta 15.40±3,72 mm/Hg ,Evre 1 obez grupta 12,86±3,86 mm/Hg ve Non obez grupta 8,99±2,82 mm/Hg saptandı (p<0,01 ; p< 0,01 ; p< 0,01 ) ve farklar istatistiksel olarak anlamlı düzeydeydi. Diyastolik kan basıncı değişkenliği açısından; SD24 diyastolik kan basıncı değişkenliği Evre 2 obez grupta 13.51±2,97 mm/Hg, Evre 1 obez grupta 12.95±2,59 mm/Hg ve non obez grupta 10.84±2,70 mm/Hg idi ( p <0,01 ; p <0,01 ;p < 0,01 ), SDd diyastolik kan basıncı değişkenliği Evre 2 obez grupta 14.74±3,73 mm/Hg, Evre 1 obez grupta 12.34±2,75 mm/Hg ve Non obez grupta 10.13±2,64 mm/Hg saptandı ( p <0,01 , p <0,01 ve p=0,033 ). ARV24 diyastolik kan basıncı değişkenliği Evre 2 obez grupta 9,97±3,23 mm/Hg, Evre 1 obez grupta 9,09±2,54 mm/Hg ve Non obez grupta ise 6.58±1,93 mm/Hg olarak saptandı (p < 0,01 ; p < 0,01 ; p < 0,01 ). Çalışmamızda obez grupta ve non obez grupta kalsiyum kanal blokeri ve renin-anjiotensin-aldosteron inhibitörü kullanma oranları benzer bulundu (p=0,561 ve p=0,486). Hem obez grupta, hem de non obez grupta kalsiyum kanal blokeri kullanımının tüm kan basıncı değişkenliği parametrelerinde azalma sağladı tespit edildi. ARV24 sistolik kan basıncı değişkenliği ile vücut ağırlığı arasında orta derecede ( r=0,553 ve p<0,01 ), BMI ile iyi derecede ( r=0,608 ve p<0,01 ), ortalama sistolik kan basıncı ile düşük derecede (r=0,28 ve p<0,01 ) korelasyon tespit edildi. Gruplar arasında non dipper hasta sayısı yönünden fark saptanmadı ( p=0,792 ). Sonuç: Evre1 ve evre 2 hipertansif hastaların dahil edildiği çalışmamızda Evre 1 ve Evre 2 obez grupta Non obez gruba kıyasla tüm kan basıncı değişkenliği parametreleri daha yüksek saptandı. Kalsiyum kanal blokeri kullanan hem obez hem de non obez hastalarda kan basıncı değişkenliği daha düşük saptandı. Kan basıncı değişkenliği yükseldikçe hipertansiyona bağlı morbidite ve mortalite de artış gözlenmektedir. Hem obez hem de hipertansif hastalarda hipertansiyonun medikal tedavi ile kontrol altına alınması, medikal tedavi de kalsiyum kanal blokeri kullanımının da dikkate alınması ve mutlaka yaşam tarzı değişiklikleri ile hastaların kilo vermesinin de sağlanması gerekmektedir.
  • Öğe
    Radyoterapi Almış Nazofarenks Kanserli Hastalarda Pd-L1, Pd-1 Ve Ebv Ekspresyonunun Sağkalım Üzerine Etkisinin Araştırılması
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2024) Yılmaz, Tuğba; Kanyılmaz, Gül
    Amaç: Baş boyun skuamöz hücreli karsinomu (BBSHK) dâhil birçok malignitede PD-L1 ekpresyonu bildirilmiştir. Ancak BBSHK çalışmalarında genellikle farklı doğası gereği nazofarenks kanseri (NFK) tanılı hastalar dâhil edilmemiştir. Bu sebeple biz NFK tanılı hastalarda Programlanmış ölüm ligandı 1 (PD-L1), Programlı hücre ölümü 1 (PD-1) ve Epstein-Barr virus (EBV) eksresyonunun sağkalım üzerine etkisini incelemeyi amaçladık. Yöntem: Bu tek merkezli, retrospektif çalışmaya Ocak 2010 - Mart 2022 tarihleri arasında küratif radyoterapi almış metastatik olmayan NFK tanılı hasta dahil edildi. PD-L1, PD-1 ve EBV verileri immünohistokimyasal boyanma sonucu elde edildi. Tümör proporsiyon skoru (TPS) ve Kombine pozitif skor (CPS) skorları hesaplandı. Verilerin değerlendirilmesinde bağımsız örneklem t testi, ki kare testi, bağımlı örneklem t testi, tekrarlı ölçümler varyans analizi, ROC analizi, Kaplan Meier analizi ve Cox regresyon analizinden yararlanıldı. Anlamlılık için p<0,05 kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen 60 hastanın %74,1’i EBV negatifti. 29’u PD-L1≥1, 30’u CPS ≥1 ve 36’sında TPS ≥43 olarak saptandı. TPS değeri ≥43 olanlarda (Total sağkalım) GS, (Progresyonsuz sağkalım) PFS ve (Metastazsız sağkalım) MFS ortalaması TPS değeri <43 olanlara göre daha yüksekti (p<0,05). TPS≥43 olanlarda tam cevap oranı TPS<43 olanlara göre tedaviye yanıt cevap daha yüksekti (p<0,05). PD-L1 grupları (<1, ≥1) ve CPS grupları (<1, ≥1) arasında tümör volümü (NF GTV (cm3)) ortalaması bakımından istatistiksel olarak anlamlı derecede bir farklılık bulunmakta idi (p<0,05). PD-L1≥1 olan grup PD-L1<1’e göre ve CPS≥1 olan grup CPS<1’e göre tümör volümü daha yüksek saptanmış idi (p<0,05). Sonuç: Metastatik olmayan NFK’de TPS skoru ile tedavi yanıtı öngörülüp adjuvan tedaviler planlanabilir. Ancak klinik pratiğe geçebilmesi için geniş katılımlı prospektif çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
  • Öğe
    Akut pankreatit hastalarında serum adma (asimetrik dimetil arjinin) ve SDMA (simetrik dimetil arjinin) düzeyi ile hastalık şiddeti arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2024) Günen, Kübra; Asıl, Mehmet
    Amaç: Akut pankreatit (AP) hastaneye yatıĢların en yaygın nedenlerinden olan gastrointestinal hastalıklardan biridir. ADMA ve SDMA NO sentezinin endojen inhibitörleridir ve endotel disfonksiyonu sürecinde rol oynarlar. Ġnflamasyonla seyreden çeĢitli hastalıklarda serum ADMA ve SDMA düzeylerinde değiĢiklikler olduğu bildirilmiĢtir. Bu çalıĢmada AP hastalarında serum ADMA ve SDMA düzeylerinin ölçülmesi ve bu moleküllerin serum düzeylerinin hastalık Ģiddeti ve çeĢitli klinik ve laboratuvar parametreleriyle iliĢkisinin araĢtırılması amaçlanmıĢtır. Gereç ve Yöntem: Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesine Kasım 2022-Eylül 2023 tarihleri arasında baĢvuran ve akut pankreatit tanısı alan hastalar ve cinsiyet ve yaĢ açısından benzer özellikler taĢıyan sağlıklı kontroller çalıĢma kapsamına alındı. Hastalardan servise ilk yatıĢ anında EDTA‘lı biyokimya tüplerine kan örnekleri alınarak santrifüj edildi. Serumda ADMA ve SDMA düzeyleri kütle spektrometre yöntemiyle çalıĢıldı. Ayrıca hasta ve ve kontrol grubunda NLR, PLR, PIV, MHO, SII, SIRI gibi çeĢitli inflamatuar indeksler hesaplanarak çeĢitlitli klinik ve laboratuar parametrelerinin iliĢkisi incelendi. Bulgular: ÇalıĢmaya 199 AP hastası ve 50 sağlıklı birey dahil edildi. Hastaların ortalama yaĢı 54,19±16,27 yıl ve hastaların %53,8‘i (n=107) kadındı. Akut pankreatit hastalarında ortalama serum ADMA konsantrasyonunun sağlıklı kontroller göre daha düĢük olduğu (p<0,001), ortalama serum SDMA konsantrasyonunun ise hasta ve kontrol grubunda benzer düzeyde olduğu saptandı (p>0,05). PIV, SII indeksi, SIRI indeksi, PLR, NLR ve MO/HDL ölçümlerinin hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı seviyede daha yüksek olduğu tespit edildi (p<0,001). Ortalama serum SDMA konsantrasyonunun AKI geliĢen AP hastalarında, geliĢmeyenlere kıyasla daha yüksek olduğu görüldü (p=0,003). Sonuç: Bu çalıĢmada ortalama serum ADMA konsantrasyonları AP hastalarında sağlıklı kontrollere göre daha düĢük bulundu. Ortalama serum SDMA konsantrasyonu AP hastalarında ve sağlıklı kontrol grubunda benzer düzeylerdeydi. Hesaplanan PIV, SII indeksi, SIRI indeksi, PLR, NLR ve MO/HDL gibi basit inflamatuar indekslerin AP hasta grubunda kontrol grubuna daha yüksek olduğu görüldü.
  • Öğe
    Akromegali Hastalarında Viseral Adipozite İndeksi Ve Lipid Akümülasyon Skorunun Değerlendirilmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2023) Sayan, Zeynep Aybike; Karakurt, Feridun
    Amaç: Akromegali aşırı büyüme hormonu (GH) ve artmış insülin benzeri büyüme faktörü I (IGF-I) seviyeleri ile karakterize, nadir görülen bir endokrin hastalıktır. Akromegalide kardiyomiyopati, hipertansiyon ve endotelyal disfonksiyon gibi kardiyovasküler komplikasyonlar en önemli morbidite ve mortalite nedenleri arasındadır. Bu çalışmanın amacı akromegali hastalarında visseral adipozite indeksi (VAI) ve lipid akümülasyon skorunun (LAP) erken kardiyovasküler riskleri belirlemede öncül olup olmadığını belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif çalışma, Ocak 2018-Ocak 2023 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bölümünde gerçekleştirildi. Akromegali tanısı ile takip edilen 54 hasta ile kronik hastalığı olmayan 54 sağlıklı kontrol grubu karşılaştırıldı. Hem hasta hem kontrol grubunda VAI, LAP değerleri hesaplandı, karotis arter intima media kalınlığı (CIMT) ölçüldü. Bulgular: Aktif hastalık grubunda VAİ ortancası 3,10 (2,10-4,48), remisyondaki hastaların 5,02 (2,95-8,69) ve kontrol grubunun ise 3,07 (2,02-4,91) idi. Aktif hastalık ve remisyon grubundakilerin VAİ değeri kontrol grubundan anlamlı yüksek saptandı (p=0,026). Aktif hastalık grubundakilerin ortanca LAP 177,50 (118,91-298,27), remisyon grubundakilerin 307,63 (204,42-486,95), kontrol grubunun 151,68 (90,57-331,26) idi. Kontrol grubunun LAP skoru aktif hastalık ve remisyon grubundakilerden anlamlı düşüktü (p=0,004) Aktif hastalık ve remisyon grubundakilerde kardiyovasküler hastalık varlığı ile LAP skoru arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Aktif hastalık grubunda ve remisyon grubunda diyabetes mellitus olan ve olmayan hastaların LAP skoru benzerdi (sırasıyla p=0,327; p=0,115). Sonuç: Akromegali ve kontrol grubu arasında CIMT açısından farklılık tespit edilmedi. VAI ve LAP düzeyleri akromegali hastalarında daha yüksek bulunmuştur ancak CIMT ile bir korelasyon bulunamamıştır.
  • Öğe
    Acil Servise Başvuran Hastalarda Kan Kültür Sonucu İle Mortalite Arasındaki İlişkinin Retrospektif İncelenmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2024) Cevizci, Mustafa; Küçükceran, Kadir
    Amaç: Bakteriyemi riski taşıyan acil servis hastalarının belirlenmesi kritik öneme sahiptir. Kan kültürleri teşhis için altın standart olarak kabul edilir. Bizim bu çalışmadaki amacımız, acil servise başvuran ve takiplerinde hekimi tarafından kan kültürü alınmış hastaların, kültür pozitifliği ile mortalitesi arasındaki ilişkiyi araştırmak idi. Bunu yaparken kültür alınan hastaların mortalite oranlarının yanında hastaların şikayetlerini, demografik özelliklerini, laboratuvar bulgularını ve başlanan ampirik antibiyotik tedavisini de değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem: Çalışmamız 01.02.2022 ile 01.08.2023 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Ana Bilim Dalına başvuran, acil servis klinisyenleri tarafından bakteriyemi düşünülerek kan kültürü alınan hastaların verilerinin retrospektif olarak incelemesi ile yapılmıştır. Bulgular: Çalışmaya yaş ortalaması 67,96±17,01 (min:19,00- max:109) olan 2188 hasta dahil edildi. Hastaların %24,7’sinin (n=520) kan kültüründe üreme olduğu saptandı. Kontaminasyon olarak kabul edilen çıkarıldıktan sonra hastaların %10,9’unda (n=238) kültürde üreme olduğu saptandı. Sonuç: Hastaneye yatırılan hastaların kan kültüründe üreme olma oranı hastaneye yatırılmayanlara göre anlamlı yüksekti. Kültür pozitifliği saptanan mortalitesi yüksek hastalara istatistiksel olarak acil serviste daha çok antibiyotik başlanmış, sonrasında da intaniye veya göğüs hastalıkları önerisi ile daha çok revizyon yapılmıştır. Bu durumun sebeplerinden birinin de acil servis hekimlerinin antibiyotik seçimindeki sınırlandırmalar olduğunu düşünmekteyiz. Sağlık kuruluşlarının bakteriyemi ile ilgili toplu verileri değerlendirilerek ampirik antibiyotik tedavisi için yerel kılavuzlarının geliştirilebileceğini ve acil servis hekimlerinin antibiyotik seçimindeki sınırlandırmaların tekrar değerlendirilmesinin hastaların uygun antibiyotiğe daha hızlı ulaşmasını sağlayabileceğini düşünüyoruz. Acil serviste kan kültür pozitifliği ile mortalite arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardır. Bu hasta grubunda kültürlerin erken sonuçlanmasını sağlayacak yöntemler geliştirilmesi ya da etkili olabileceği düşünülen güçlü antibiyotiklerin daha erken başlanmasının hayat kurtarıcı olabileceği kanaatindeyiz. Acil serviste kan kültürü alınmasının yararlılığı pek çok çalışmada tartışılsa da acil servislerde enfeksiyon bulguları ile başvuran hastalardan kan kültürü alınması sıktır. Bizim çalışmamızda acil serviste kan kültürü alınıp antibiyotik başlanan hastaların sadece küçük bir kısmında antibiyotik revizyonu yapıldığı görülmüştür. Bu durum acil serviste kültür alınmasının yararlılığını ve gerekliliğini sorgulamamıza sebep olmuştur. Bu konunun tartışılması için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
  • Öğe
    Tıp Fakültesi Dönem 6 Öğrencilerinin Aldığı Pratik Eğitime Dayalı Acil Tıp Stajının Kardiyopulmoner Resüsitasyon Kalitesine Etkisi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2024) Özen, Tunahan; Küçükceran, Kadir
    Giriş Kardiyak arrest, birçok ülkede hem hastanede hem de hastane dışı ortamlarda en yaygın ölüm nedenlerinden biridir. Kardiyopulmoner resüsitasyonun (KPR) kalitesi, kardiyak arrestin prognozu ile doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle, KPR eğitimi tıp fakültesi eğitiminde acil stajının önemli bir parçasıdır. Mükemmel göğüs kompresyonları için KPR kalitesi ile ilişkili faktörler bilinmelidir. Bu çalışmanın amacı, acil tıp stajı sonrası tıp fakültesi öğrencilerinde KPR kalitesini ve KPR kalitesi ile ilişkili faktörleri değerlendirmektir. Gereç ve yöntem Bu çalışmaya 2022-2023 yılları arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde öğrenim gören 123 altıncı sınıf öğrencisi dahil edilmiştir. Öğrencilerin KPR becerisi 2 aylık acil tıp stajı öncesinde ve sonrasında KPR eğitim mankeni ile değerlendirildi. Değerlendirmede 2 dk süresince uygulanan kompresyonlar üzerinden gerçekleştirildi. KPR kalite göstergeleri arasında total kompresyon skoru, kompresyon derinliği, kompresyon oranı, kompresyon fraksiyonu, kompresyonsuz geçen süre, doğru el pozisyonu ile kompresyon oranı, göğüs kafesi geri dönüşü tam olan kompresyon oranı, yeterli derinlik ve hızdaki kompresyon oranı yer almaktaydı. Bulgular Öğrencilerin yaş ortalaması 24,1 ± 0,8 yıl (23-27 yıl) idi. Öğrencilerin %52'si kadın, %48'i erkekti. Kadın/erkek oranı 1.1/1 idi. Acil tıp stajından sonra kompresyon skoru (p<0.001), kompresyon derinliği (p=0.001), kompresyon fraksiyonu (p=0.005), doğru el ile yapılan kompresyon oranı (p<0.001), göğüs kafesi geri dönüşü tam olan kompresyon oranı (p<0.001), yeterli derinlikte kompresyon oranı (p=0.018) ve yeterli hızda yapılab kompresyon oranında (p=0.009) anlamlı bir artış izlendi. Gruplar arası analizlerde hem eğitim öncesinde hem de sonrasında kompresyon skoru, kompresyon derinliği ve yeterli derinlikte kompresyon oranıın erkeklerde kadınlardan daha yüksek olduğu görüldü. Korelasyon analizlerinde, kompresyon skorundaki değişim miktarı ile boy (p=0.049), kilo (p=0.010) ve VKİ (p=0.025) değerinin ilişkili olduğu izlendi. Sonuç Acil tıp stajı eğitimi, tıp fakültesi öğrencilerinde kompresyon kalitesinin arttırılması için önemlidir. KPR kalitesi öğrencilerin cinsiyetinden etkilenmektedir. Tıp fakültesi öğrencilerinde KPR kalitesini artırarak kardiyak arrest prognozu, iyileştirilebilir.
  • Öğe
    Serum Fosfor Düzeyinin Akut Serebrovasküler Olay İle İlişkisi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2024) Ataman, Sami; Girişgin, A. Sadık
    Giriş Akut inme, dünya çapında ikinci en yaygın ölüm nedenidir.Ayrıca yaşam kalitesini düşüren erişkin bağımlılığının en sık nedeni de akut inmedir. Akut inmenin sebeplerinde biriside kardiyovasküler hastalıklardır.Fosfor, hücre metabolizması, hücre içi sinyalizasyon, kemik yapısı ve protein sentezi gibi fizyolojik süreçlerde önemli bir rol oynayan insan vücudunda önemli bir elementtir. Artmış serum fosfor düzeyleri ile olumsuz kardiyovasküler sonuçlar arasındaki ilişkide tartışmalar vardır. Çalışmalar, kardiyovasküler hastalığı olan hastalarda artmış mortalite ve kardiyovasküler olaylarla güçlü bir şekilde ilişkili olarak yüksek serum fosfor düzeylerini bildirmiştir. İlişki ve altta yatan biyolojik mekanizmalar belirsizliğini korusa da, vasküler kalsifikasyon, endotel disfonksiyonu ve ateroskleroz gibi çeşitli potansiyel faktörler öne sürülmüştür. Bizde çalışmamızda serbrovasküler olay (SVO) ile serum fosfor düzeyi arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık Gereç ve yöntem Çalışmamızda Mart 2023 –Aralık 2023 arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi acil servise başvuran ve beyin bilgisayarlı tomografi (BT), difüzyon manyetik rezonans görüntüleme (MRG) çekilen 299 hasta çalışmaya prospektif olarak dâhil edildi. Hastaların ilk başvurusundaki laktat, wbc, hgb, nötrofil, lenfosit, üre, kreatin, fosfor değerleri kaydedildi. Hastaların acil servis sonlanımları ve hastane sonlanımları kaydedildi. Hastalar SVO grubu ve kontrol grubu olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hastaların laboratuvar parametreleri gruplara göre karşılaştırıldı. Bulgular Çalışmaya dâhil edilen hastaların 164 tanesi (% 54,8) erkekti. Tüm hastaların ortanca yaşları 64 (20-94) idi. Hastaların en sık ek hastalık olarak birinci sırada hipertansiyon (% 39,8) ikinci sırada diyabet (%22,7)’in eşlik ettiği görüldü. SVO grubunda laktat, üre ve fosfor değerlerinin kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha yüksek olduğu görüldü. Laboratuvar parametrelerinin SVO tanısını tahmin etmedeki gücünü değerlendirmek adına yapılan ROC analizinde fosfor 0.935, laktat 0.620, üre 0.596 AUC değerleri elde edildi. Fosfor için optimal cut off değeri 3,47(mg/dl) olarak hesaplandı ve bu cut-off değerin sensitivitesi %89, spesifitesi %86,9, pozitif prediktif değeri (ppv) %77,4, negatif prediktif değeri (npv) %94 olarak bulundu. Sonuç Bu çalışmayla akut iskemik serebrovasküler olay geçiren hastalarda, serum fosfor düzeyinin bulduğumuz cut off değerimizden yüksek olduğunu bulduk.Serum fosfor düzeyi cut off değeri olan3,47 (mg/dl)’yegöre değerlendirildiğinde negatif prediktif değerinin yüksek olmasına bağlıolarak akut serebrovasküler olayı dışlamada faydalı olacağı kanaatindeyiz. Fosforun inmede biyobelirteç olarak kullanılabilirliği için daha fazla çalışma yapılması gerekmektedir.
  • Öğe
    Meme duktal karsinoma insitu hastalarında nüksle ilişkili klinik ve patolojik özelliklerin değerlendirilmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2023) Yılmaz, Muhammet Şehmi; Araz, Murat
    Amaç : Tıbbi onkoloji kliniğimizde meme duktal karsinoma insitu tanısıyla takip edilmekte olan hastaların arşiv dosyalarında kayıtlı klinik ve patolojik özellikleri değerlendirmek ve bu özelliklerin nüks ile ilişkilerinin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamıza yaklaşık 6000 meme kanseri tanılı hastanın sistem dosyası taranarak en az 2 sene takip edilmiş duktal karsinoma insitu (DCİS) hastaları dahil edilmiştir. Bu 6000 dosya sistemde 21 tane farklı tanı kodu ile taranmıştır. Nihai olarak 44 hasta DCİS olarak bulunmuştur. Bu hastaların patoloji raporlarından ve dosyalarından östrojen ve progesteron reseptör durumu, ki-67 yüzdesi , cerbb2 durumu, lezyon boyutu ve grade’i, nekroz varlığı, lezyonun patolojik varyantı, kalsifikasyon varlığı ve çeşidi, operasyon tipi, sentinel lenf nodu biyopsisi durumu, radyoterapi alıp almadığı, hormonoterapi alıp almadığı, takipte nüks zamanı ve nüks gelişen hastaların nüks ile ilişkili olabilecek klinik ve patolojik özelliklerine bakılmıştır. Bulgular: Meme DCİS tanılı hastaların %56,8’ine (n=25) mastektomi operasyonu yapıldığı, %43,2’sine (n=19) meme koruyucu cerrahi (MKC) yapıldığı saptandı. Bu olguların %65,9’una (n=29) radyoterapi (RT) verilmediğini, %34,1’ine (n=15) RT verildiğini tespit ettik. Hastaların %38,6’sına (n=17) hiçbir hormon tedavisi verilmediği tespit edilirken, %40,9’u (n=18) tamoksifen almıştı, %9,1’i (n=4) aromataz inhibitörü almıştı, %11,4’ü ise (n=5) tamoksifen ve aromataz inhibitörünü sıralı olarak almıştı. Hormon tedavisi verilen 27 hastanın hormonoterapi süresi ortalama 3,65 ± 1,76 yıl olarak saptandı. Olguların %50,0’ında (n=22) sentinel lenf nodu biyopsisi yapılmamışken, %45,0’ında (n=20) sentinel lenf nodu biyopsisi yapılmıştı. Sentinel lenf nodu biyopsisi yapılan 20 hastanın da biyopsi sonucu negatifti. Hastaların %52,3’üne (n=23) aksiler lenf nodu diseksiyonu yapılmadığı, %38,6’sına (n=17) aksiler lenf nodu diseksiyonu yapıldığı saptandı. Aksiller diseksiyon yapılan hastaların lenf nodlarında pozitiflik saptanmadı. Hastaların %4,5’inde (n=2) nüks tespit edilirken bu hastaların birinde 2 yıl içinde, diğerinde 8 yılda nüks olduğu kaydedildi. Erken nüks olan hastada tümör boyutu 5,5 cm idi ve hastaya mastektomi yapılmıştı. Hasta bu operasyon sonrası RT ve hormonoterapi almamıştı, östrojen ve progesteron reseptörü negatifti, Cerbb2’si (+++) olarak raporlanmıştı. Hasta operasyondan 2 sene sonra nüks etmişti. 8 sene sonra nüks olan diğer hastamızda ise tümör boyutu 1 cm idi ve gradı 3 idi, MKC operasyonundan sonra hasta RT ve 5 sene tamoksifen almış daha sonra ilaçsız izleme alınmıştı ve bu süreçte nüks etmişti. Nüks olan iki hastanında nüks tipi invaziv kanserdi. Nüks yeri ikisinde de lokal olarak memedeydi. Sonuç: Çalışmamızda DCİS tanısı ile takipli hastaların sadece ikisinde nüks saptandı. Nüks eden hasta sayımız az olduğu için nüks ile ilişkili olabilecek faktörler üzerine ek analiz yapamadık. Nüks ile ilişkili durumların analizi için daha geniş hasta sayısını içeren çalışmalara ihtiyaç vardır.
  • Öğe
    Yeni teşhis edilmiş multipl miyelom tanılı hastalarda PET/CT'nin prognostik önemi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2023) Dıkı, Yasin; Demircioğlu, Sinan
    Amaç: Multipl miyelomda PET/CT ekstramedüller hastalık var mı yok mu konusunda yardımcı olurken aynı zamanda litik lezyonların ve ekstramedüller hastalığın SUVmax değerlerini, litik lezyon sayısı hakkına bilgi verir. Son yıllarda PET/CT’nin multipl miyelomda prognostik etkisini araştırmak için çalışmalar yapılmaktadır. Biz de bu çalışmamızda yeni tanı almış multipl miyelom hastalarında tanı anında çekilen PET/CT’nin prognostik etkisini retrospektif olarak araştırmak istedik. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji polikliniğine başvuran 18-90 yaş aralığındaki 113 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan hastaların biyokimyasal değerleri, hemogram, sedimantasyon, beta-2 mikroglobulin düzeyleri, genetik anomali durumları, kemik iliği patoloji sonuçları, PET/CT bulguları, ortalama sağ kalım süreleri, progresyonsuz sağ kalım süreleri, tanı anında kaç yaşında oldukları, cinsiyetleri tespit edildi. Ayrıca hasta grubunun multipl miyelom alt tipi, hastalık evresi, risk grubu, 3 kür sonrası yanıt durumları kaydedildi. Bulgular: Ekstramedüller hastalığı olan hastalarda SUVmax değeri yükseldikçe tedaviye yanıt oranının azaldığı saptanmıştır. Litik lezyon SUVmax değeri 6,85’in üzerinde olması daha düşük sağkalım ile ilişkili olarak bulunmuştur. Ekstramedüller hastalık SUVmax değeri 8,20’nin üzerinde olması daha düşük sağkalım ile ilişkili olarak bulunmuştur. Tedavi yanıtı olan hastalarda olmayan hastalara göre daha düşük sedimantasyon hızı, daha düşük kreatinin değerleri, daha düşük LDH seviyesi ve daha yüksek albumin düzeyi olduğu görülmüştür. Sonuç: Çalışmamızda tanı anında ki SUVmax değerlerinin tedaviye yanıt ve sağ kalım için prognostik öneme sahip olduğu gösterilmiştir.
  • Öğe
    Son dönem böbrek yetmezliği nedeniyle tedavi gören ve son 10 yılda hastanemizde paratiroidektomi yapılan hastaların sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2024) Kanat, Batuhan Kadir; Tonbul, Halil Zeki
    Amaç: Sekonder hiperparatiroidi, kronik böbrek yetmezliği tanılı hastalarda gelişen, morbidite ve mortalitenin artışına neden olan bir durumdur. Kronik böbrek yetmezliğine bağlı mineral ve kemik bozuklukları kapsamında değerlendirilir. Çalışmamızda sekonder hiperparairoidi nedeniyle Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesinde opere olan hastaların, demografik özellikleri, laboratuvar, görüntüleme ve patoloji sonuçları, operasyon tipleri ve erken-geç dönem komplikasyonları değerlendirilerek hastaların operasyon başarılarına etki eden faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Ocak 2013 ve Ocak 2023 arasında hastanemizde sekonder hiperparatiroidi nedeniyle paratiroidektomi olan son dönem böbrek yetmezliği tanılı hastaların parathormon ve rutin laboratuvar tetkikleri elde edilmiştir. Boyun ultrasonografisi, paratiroid sintigrafisi, bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans ile gerçekleştirilen görüntülemelerin sonuçları toplanmıştır. Hastaların ameliyat raporları ve patoloji raporları incelenmiştir. Elde edilen bulgular SPSS 18.0 paket progamı kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Bu süreçte toplamda 78 hasta sekonder hiperparatiroidi nedeniyle paratiroidektomi operasyonu geçirmiştir. Bu hastaların 11 adedi veri yetersizliği nedeniyle çalışma dışı bırakılarak 67 hasta üzerinden analizler gerçekleştirilmiştir. 45 hastada (%67,1) ultrasonografi ve sintigrafi kombine kullanılarak görüntüleme yapılmıştır. 20 hastada (%29,8) adenom saptanırken 47 hastada (%70,1) hiperplazi saptanmıştır. Toplamda 43 hastada postoperatif hipokalsemi izlenmiştir ve bu hastalardan 24’ünde ilerleyen dönemde kalıcı hipokalsemi görülmüştür. 7 hasta ikinci defa operasyon geçirmiş olup bu hastaların 6’sı persistan hiperparatiroidi nedeniyle opere olurken 1 hastada nüks izlenmiştir. Sonuç: Son 10 yılda kullanımı yaygınlaşan kalsimimetik tedavilerle birlikte paratiroidektomi ihtiyacı ertelenebilse de medikal tedaviye dirençli vakalarda paratiroidektomi, sekonder hiperparatiroidi tedavisi açısından hala geçerli bir seçenektir. Hastaların kombine görüntüleme yöntemleri ile tetkik edilmesi görüntüleme başarısını arttırmaktadır. Erken dönemde hipokalsemi bu hastalarda operasyon sonrasında izlenen önemli bir komplikasyondur. En sık izlenen uzun dönem komplikasyon ise kalıcı hipoparatiroidi olup bu açıdan hastalar erken ve geç dönemde yakın izlenmelidirler.
  • Öğe
    Meram ilçesindeki okullarda iç ortam hava kalitesinin değerlendirilmesi ve ilişkili faktörlerin belirlenmesi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2023) Kasapoğlu, Enes; Uyar, Mehmet
    Amaç: Bu çalışmada Meram bölgesinde yer alan okullarda dersten önce ve ders bitiminde; belirlenen dersliklerde, kantinlerde ve yemekhanelerde iç ortam hava kalitesi düzeyini ve iç ortam hava kalitesiyle ilişkili faktörleri belirlemek amaçlanmıştır. Yöntem: Konya ili Meram ilçesinde 2 Mayıs 2023-16 Haziran 2023 tarihleri arasında yürütülen kesitsel tipte olan bu araştırmada basit rastgele yöntemle belirlenen 34 okulda ölçümler yapılmıştır. Okullarda iç ortam hava kalitesi için sıcaklık, bağıl nem, hava akım hızı, NO, H2S, SO2, CO, CO2 gazları ve partikül madde (>0,3 μm, >0,5 μm, >1 μm, >2,5 μm, >5 μm, >10 μm) ölçümleri yapılmıştır. Bulgular: Sabah dersliklerde yapılan sıcaklık ölçümlerinin %94,10’u, bağıl nem ve CO2 ölçümlerinin ise tamamı uygun aralıktaydı. Akşam ise sıcaklık ölçümlerinin %47,10’u, bağıl nem ölçümlerinin %76,50’si ve CO2 ölçümlerinin %47,10’u uygun aralıktaydı. Dersliklerde akşam yapılan sıcaklık, CO2, PM>2,5 μm, PM>5 μm ve PM>10 μm ölçümleri sabah yapılan öçümlerden yüksekti. Kantinlerde akşam yapılan sıcaklık, CO2, PM>2,5 μm ve PM>5 μm ölçümleri sabah yapılan öçümlerden yüksekti. Kantinlerde akşam bağıl nem değeri sabah ölçülen değerden düşüktü. Yemekhanelerde akşam sıcaklığı sabah sıcaklığından yüksek, akşam bağıl nem değeri sabah bağıl nem değerinden düşüktü. Sınıf mevcudu 30’un üzerinde olan sınıflarda 1000 ppm CO2 sınırı daha fazla aşılmaktaydı. Sonuç: Özellikle dersliklerde uygun değerlerin dışına çıkan parametreler gözlenmiştir. Okullarda gün sonunda hava kalitesi düşüş göstermektedir. Okullarda hava kalitesinin izlenmesi ve iyileştirilmesi için düzenlemeler yapılması gerekmektedir.
  • Öğe
    Mitral darlığının ciddiyetinin değerlendirilmesinde akciğer ultrasonografisinin önemi
    (Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2023) Aydın, Nergiz; Akıllı, Hakan
    Amaç: Bu çalışmamızda amacımız kardiyoloji kliniğinde takipli olan hafif ve orta-ciddi mitral darlığı (MD) bulunan hastaların rutin kontrolleri sırasında non-invaziv şekilde ekokardiyografik (EKO) olarak ölçülebilen rutin ekokardiyografik parametreler ile birlikte bazal akciğer ultrasonu ve efor testi sonrası bakılan akciğer ultrasonundaki (LUS) B çizgilerinin sayı ve dağılımındaki değişikliğin standart EKO parametreleri dışında MD ciddiyetini değerlendirmede öngördürücü değerinin araştırılması olacaktır. Yöntem: Çalışmaya kliniğimizde takipli 70 MD hastası alındı. MD hastaları hafif ve orta-ciddi MD olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Kardiyoloji polikliniğinde muayene olup kalp yetersizliği (KY) ve ek kapak patolojisi olmayan 35 kontrol grubu hasta olmak üzere toplam 105 vaka alındı. Ekokardiyografik değerlendirme konvansiyonel ekokardiyografi yöntemleri ile yapıldı. Efor testi öncesinde hastaların bazal LUS yapıldı, B çizgilerinin sayı ve dağılımı kaydedildi. Efor öncesi kalp hızı ve oksijen saturasyonu kaydedildi. Hastalara bazal kalp hızının %85 ine ulaşacak şekilde efor testi yapıldı. Efor sonrası kalp hızı ve oksijen satürasyonunun ardından EKO ile mitral kapak gradyentleri ve pulmoner arter basıncı tekrar değerlendirildi. Efor sonrası LUS tekrarlanarak B çizgilerinin dağılımı ve sayısı tekrar kaydedildi. Her üç grup arasında efor öncesi ve sonrası B çizgilerinin sayı ve dağılımındaki değişiklikle MD ciddiyeti arasındaki ilişki değerlendirildi. Bulgular: Yaş, cinsiyet, diyabet, hipertansiyon, koroner arter hastalığı (KAH) ve vücut kitle indeksini (BMI) içeren temel demografik özellikler MD ve kontrol grubunda benzerdi. Efor sonrası B çizgilerinin sayısı sağ ve sol hemitoraksta kontrol grubuna göre daha fazla artış gösterdi. [(8 (11,5), 0,5 (3)), p<0,0001; (4(13), 0(2)), p<0,0001]. Her iki hemitoraksta toplam B çizgi sayısı MD grubunda belirgin olarak daha fazla artış gösterdi [14(19,25), 2(4,25); p<0,0001]. MD grubunda B çizgisi sayısındaki artış kontrol grubuna göre anlamlı derecede artış izlendi. Ancak orta-ciddi MD ve hafif MD grupları arasında anlamlı farklılık izlenmedi. [(9(12), 7(10,5), 0(1); p<0,001) ; (10,5(24,7), 4 (9,5) , 0 (1); p<0,001)]. Orta-ciddi MD grubunda semptomatik olan hastalarda asemptomatiklere göre B çizgisi sayısı hem efor öncesinde hem de efor sonrasında anlamlı olarak daha fazla izlendi [(11(42), 5(10); p:0,02 ); (45(92), 12(21); p:0,002)]. Sol hemitoraksta yapılan değerlendirmede efor öncesi ve sonrası >3 B çizgisi sayısı farkı bulunması %85,7 sensitivite (%95 GA %57,2-98,2), %66,2 spesifite (%95 GA %55,5-76,0) ile mitral balon valvüloplastiyi (MBVP) öngördürmektedir. Pozitif prediktif değeri % 28,6 (%95 GA 21,8- 36,5), negatif prediktif değeri %96,7 (%95 GA 89-99,1) dır. AUC: 0,69 (%95 GA 0,59-0,78) p:0,006. Sonuç: Eforla birlikte B çizgi sayısındaki artış MD grubunda kontrol grubuna göre daha fazla izlendi. Ancak artış kapak ciddiyeti ile korelasyon göstermedi. Orta-ciddi MD grubunda ise semptomatik olanlarda asemptomatiklere göre B çizgisi sayısı hem efor öncesi hem de efor sonrası belirgin olarak daha yüksek izlendi. Çalışmamız LUS’un MD si bulunan hastaların takibinde ve girişim zamanının değerlendirilmesinde tamamlayıcı rol alması açısından önem arz etmektedir.