Dahili Tıp Bilimleri Bölümü Tez Koleksiyonu
Bu koleksiyon için kalıcı URI
Güncel Gönderiler
Öğe Süt çocukluğunun geçici hipogamaglobulinemisi tanılı hastaların klinik ve laboratuvar özellikleri: Tanımlamada güncellemeye gidilmeli mi?(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Dede, Enes Furkan; Keleş, SevgiGiriş: Süt çocukluğunun geçici hipogamaglobulinemisi (SÇGH), serum immünoglobulin düzeylerindeki fizyolojik düşüşün beklenenden uzun sürmesi ile karakterize geçici bir primer immün yetmezlik tablosudur. Tanı genellikle retrospektif olarak konulmaktadır. Klasik tanımlamalarda immünoglobulin düzeylerinin 2–4 yaş arasında normale dönmesi ve tanı sırasında spesifik antikor yanıtları ile lenfosit alt grup analizlerinin normal olması beklenmektedir. Ancak güncel çalışmalar, immünolojik düzelmenin daha ileri yaşlara kadar uzayabileceğini ve başlangıçta aşı yanıtlarında veya lenfosit alt gruplarında geçici bozukluklar görülebileceğini ortaya koymuştur. Amaç: Bu çalışmada, kliniğimizde SÇGH tanısı ile takip edilen geniş bir hasta grubunun klinik ve laboratuvar özelliklerinin geriye dönük olarak değerlendirilmesi ve geç düzelmeyi öngörebilecek parametrelerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Kliniğimizde 2001–2024 yılları arasında hipogamaglobulinemi tanısı ile izlenen 341 çocuk hastanın tıbbi kayıtları geriye dönük olarak incelendi. Bir veya birden fazla immünoglobulin izotipinde (İmmünoglobulin G, immünoglobulin A, immünoglobulin M; <–2 SD) düşüklük saptanan, buna eşlik eden veya etmeyen spesifik antikor yanıtı yetersizliği ve/veya lenfosit alt grup analizinde hafif düşüklük bulunan; takip sürecinde bu parametrelerin tamamında düzelme gösteren hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastalar, düzelme sürelerinin 48 ay ve öncesi ile 48 ay sonrası olmasına göre iki gruba ayrılarak sırasıyla SÇGH ve çocukluk çağının geçici hipogamaglobulinemisi (ÇÇGH) olarak sınıflandırıldı. Bulgular: SÇGH grubunda ortanca düzelme yaşı 32 ay (12–47 ay), ÇÇGH grubunda ise 73 ay (48–192 ay) olarak bulundu. Olguların %46,9’unu (n=160) SÇGH, %53,1’ini (n=181) ise ÇÇGH oluşturuyordu. En sık başvuru nedeni her iki grupta da tekrarlayan enfeksiyonlardı ve en sık görülen enfeksiyon tipi üst solunum yolu enfeksiyonlarıydı (ÜSYE). Alerji sıklığı SÇGH grubunda %33,1, ÇÇGH grubunda ise %60,8 olarak saptandı. Aile öyküsü SÇGH’de %8,75, ÇÇGH’de ise %8,84 oranında mevcuttu. Spesifik antikor yanıtında bozukluk SÇGH grubunda %16,2, ÇÇGH grubunda %36,5 oranında saptanırken; lenfosit alt grup analizinde hafif düşüklük sırasıyla %18,8 ve %23,8 oranında bulundu. ÇÇGH grubunda başlangıç IgG ve IgA düzeyleri anlamlı olarak daha düşük saptandı. Sık enfeksiyon öyküsü, yetersiz aşı yanıtı, alerjik hastalık varlığı ve düşük IgA/IgM düzeyleri geç düzelme için bağımsız risk faktörleri olarak belirlendi. Sonuç: Olguların yaklaşık yarısında immünoglobulin düzeyleri 4 yaş öncesinde, diğer yarısında ise çocukluk döneminin ilerleyen yıllarında normale döndü. Başlangıçta saptanan immünolojik anormalliklerin zamanla düzelmesi, bu hastalığın geçici ve geri dönüşümlü doğasını ortaya koymaktadır. Bulgular, SÇGH’nin sabit bir klinik tablo değil, geniş bir klinik spektrumda seyreden dinamik bir immün yetmezlik formu olduğunu desteklemektedir. Bu nedenle, bu immün yetmezlik için “ÇÇGH” tanımlamasının kullanılmasının klinik ve terminolojik açıdan daha uygun bir yaklaşım olacağı kanaatindeyiz.Öğe Kontrast madde alan çocuklarda nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalinin erken böbrek hasarını tespit etmedeki değeri(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Yiğitoğlu, Osman; Yazar, AbdullahAmaç: Akut böbrek hasarı, böbrek fonksiyonunda ani gelişen bir düşüşle beraber artık metabolitlerin atılımında azalma ile karakterize olup elektrolit bozukluklarına ve vücudun sıvı dengesinin bozulmasına neden olur. Akut böbrek hasarı hastanede yatan çocuklarda sık görülür. Akut böbrek hasarı; artmış mekanik ventilasyon gereksinimi, uzamış hastanede yatış süresi ve mortalite riski ile ilişkili olduğu çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Kontrast madde nefropatisi ise akut böbrek hasarının sık karşılaşılan nedenlerinden birisidir. Bu çalışmada da kontrast madde alan pediatrik hastalarda idrarda nötrofil jeletinaz ilişkili lipokalin (NGAL) düzeyleri ölçülerek böbrek hasarını erken evrede tespit edebilmek ve bu sayede tekrarlayan kontrastlı çekim öncesi klinisyeni daha dikkatli olmaya teşvik etmek amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırmanın tipi prospektif kohort çalışmasıdır. Çalışmaya Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları kliniğinde kontrast madde alan 40 hasta ve aynı dönemde Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine başvuran ve ek hastalığı olmayan 40 sağlıklı çocuk dahil edilerek iki grup oluşturulmuştur. Araştırmaya hastaların demografik bilgileri, klinik özellikleri ile laboratuvar verileri düzenli, tam ve eksiksiz şekilde kaydedilmiştir. Hasta grubunun başlangıç ve 6. saatte NGAL değerleri ölçülmüş, bu değer spot idrar kreatinine bölünerek standardizasyon sağlanmıştır. Kontrol grubunda da aynı ölçümler yapılmıştır. Hastalığı tahmin etmedeki tanısal yeterlilik için ise receiver operating characteristics (ROC) analizi yapılarak area under curve (AUC) hesaplanmıştır. Bulgular: Hasta grubunun hem başlangıç, hem de altıncı saatte NGAL/kreatinin değerleri; kontrol grubunda hastalığı olmayan sağlıklı çocuklardaki NGAL/kreatinin değerine göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (her ikisi için p<0,001). Bu değerler hasta grubunda kendi aralarında karşılaştırıldığında ise; altıncı saat NGAL/kreatinin değerleri başlangıç NGAL/kreatinin değerlerinden anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. (p<0,001). ROC analizine göre ise başlangıç NGAL/kreatinin AUC değeri 0,905 iken; 6. saat idrar NGAL/kreatinin değerinin AUC değeri ise 0,974 olarak saptanmıştır. Buna karşılık 6. Saat ölçümlerinde sensitivite %88, özgüllük %98 ve pozitif tahmin değerin %97,2 bulunması bu biyobelirteçlerin hastalığı tespit etmedeki önemine dikkat çekmektedir. Sonuç: Hastalığı tespit etmedeki klasik biyobelirteçler üre, kreatinin ve glomerüler filitrasyon hızı beraber değerlendiğinde NGAL’in pediatrik popülasyonda kontrast ilişkili böbrek hasarının erken tanısında yalnızca istatistiksel olarak anlamlı değil, aynı zamanda klinik pratik açısından da oldukça değerli bir parametre olduğu ve kontrast nefropatisinin önlenmesinde klinisyeni daha dikkatli olmaya teşvik edip literatüre katkı sağlayacağı gösterilmektedir.Öğe Polikistik Over Sendromunda sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivitenin enflamatuar belirteçlere etkisi: Olgu – kontrol çalışması(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Al, Merve Kerime; Küçükceran, HaticeAmaç: Polikistik Over Sendromu (PKOS), üreme çağındaki kadınlarda sık görülen, sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivitenin klinik seyrinde rol oynadığı kompleks bir hastalıktır. PKOS’un kronik düşük dereceli inflamasyonla ilişkili olduğu gösterilmiş olup, tam kan sayımından türetilen inflamatuar belirteçler son yıllarda hastalığın değerlendirilmesinde pratik ve düşük maliyetli göstergeler olarak dikkat çekmektedir. Bu çalışma, PKOS'lu kadınlar ile sağlıklı kontroller arasında sağlıklı beslenme tutumu, fiziksel aktivite düzeyi ve hematolojik inflamatuar belirteçlerin karşılaştırılmasını ve bu değişkenler arasındaki ilişkilerin değerlendirilmesini amaçlamaktadır. Gereç ve yöntem: Bu vaka-kontrol tipindeki çalışma, Necmettin Erbakan Üniversitesi (NEÜ) Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yürütüldü. Vaka grubunu Rotterdam kriterlerine göre PKOS tanısı almış 18-40 yaş arası kadınlar, kontrol grubunu bilinen kronik hastalığı olmayan sağlıklı kadınlar oluşturdu. Gruplar, yaş ve Beden Kitle İndeksi (BKİ) değerleri benzer olacak şekilde eşleştirildi. Veriler, araştırmacılar tarafından hazırlanan ve üç bölümden oluşan anket formu (sosyodemografik bilgi formu, Sağlıklı Beslenmeye İlişkin Tutum Ölçeği (SBİTÖ) ve Birinci Basamak İçin Fiziksel Aktivite Anketi) ile yüz yüze görüşme yöntemiyle toplandı. Katılımcıların Beyaz küre (BK), nötrofil, lenfosit, monosit, platelet sayıları ve MPV değerleri not edildi. Bu veriler kullanılarak Nötrofil/Lenfosit Oranı (NLO), Platelet/Lenfosit Oranı (PLO), Lenfosit/Monosit Oranı (LMO), Sistemik İmmün İnflamasyon İndeksi (Sİİ) ve Sistemik İnflamatuar Yanıt İndeksi (SİRİ) hesaplandı. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya 90 PKOS’lu ve 166 sağlıklı kadın (kontrol grubu) olmak üzere toplam 256 kadın dahil edildi. Tüm katılımcıların yaş ortalaması 26,81±5,33 yıl; PKOS’luların yaş ortalaması 27,27±4,97 yıl, kontrol grubunun yaş ortalaması 25,97±5,86 yıldı. Kontrol grubu ile PKOS grubunun eğitim ve çalışma durumları arasında anlamlı fark vardı. PKOS’luların %60’ı; kontrol grubunun %72,2’si üniversite mezunuydu (p=0,034). PKOS grubunun 34,4’ü çalışıyor iken kontrol grubunun %58,4’ü çalışıyordu (p<0,001). Gruplar arasında gelir düzeyi ve çocuk sahibi olma durumları açısından anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). PKOS’lu kadınların %22,2’si, kontrol grubu kadınların %10,8’i sigara kullanıyordu (p=0,024). PKOS grubunda BKİ ortalaması 26,29±6,05 kg/m²; kontrol grubunda ise 25,07±4,22 kg/m² (min=19,30 maks=54,10) idi (p>0.05). PKOS grubunun BK (7,58±1,43 10³/uL) ve nötrofil (4,46±1,12 10³/uL) düzeyi kontrol grubunun BK (7,08±1,51 10³/uL) ve nötrofil düzeyinden (4,13±1,22 10³/uL) anlamlı derecede daha yüksek bulundu (sırasıyla p=0,011, p=0,038). Diğer belirteçler açısından iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). PKOS’lu kadınlarda sağlıklı beslenme tutumu (70,40±12,34), beslenme bilgi düzeyi (18,97±4,56) ve fiziksel aktivite düzeyi kontrol grubunun sağlıklı beslenme tutumu (73,88±10,40), beslenme bilgi düzeyi (20,71±3,81) ve fiziksel aktivite düzeyine kıyasla daha düşük olmakla birlikte (sırasıyla p=0,017, p=0,001, p=0,021), bu değişkenler ile hematolojik inflamatuar indeksler arasında genel olarak anlamlı bir ilişki belirlenmedi (p>0,05). Sonuç: PKOS'lu kadınlarda sağlıklı beslenme tutumu, beslenme bilgi düzeyi ve fiziksel aktivite düzeyi sağlıklı kadınlardan anlamlı derecede düşük; BK ve nötrofil düzeyleri ise daha yüksek bulundu. PKOS’lu kadınlarda BK ve nötrofil düzeylerinin sağlıklı kontrollere göre daha yüksek olması PKOS’un düşük dereceli inflamatuar yapısını destekler niteliktedir. Sağlıklı beslenme tutumu ve fiziksel aktivite düzeyi ile hematolojik inflamatuar indeksler arasında her iki grupta da genel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Bu çalışma, PKOS'lu kadınlarda sağlıklı beslenme tutumu ve fiziksel aktivite düzeyinin hematolojik inflamatuar indekslerle ilişkisini inceleyen ilk çalışmalardan biri olması açısından literatüre özgün katkı sağlamaktadır. Birinci basamakta düzenli BKİ izlemi, beslenme ve fiziksel aktivite danışmanlığının güçlendirilmesi ve yaşam tarzı değişikliklerinin desteklenmesi; PKOS’un inflamatuar ve metabolik sonuçlarının azaltılmasına katkı sağlayabilir.Öğe Bir tıp fakültesindeki öğrencilerin sigara içme durumu ile erişkin tip dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Kangıran, Hüseyin; Demirbaş, NurAmaç: Ülkemizde ve dünya genelinde nikotin bağımlılığı ve tütün ürünleri kullanımı ciddi bir halk sağlığı sorunudur. Amacımız; erişkin popülasyonda çoğunlukla göz ardı edilen dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun tütün ürünleri kullanımına etkisi ve nikotin bağımlılığı ile arasındaki ilişkinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı tipteki bu çalışmanın evrenini Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencileri oluşturmaktadır. Teknolojinin ve sosyal medyanın yaygın kullanımı, sosyal medyada öğrenci gruplarının oluşturduğu grupların çokluğu, ulaşım kolaylığı nedeniyle katılımcılara sosyal medya, internet ortamında ulaşılması amaçlandı. Bu amaçla ‘Google dökümanlar’da oluşturulan anketin linki WhatsApp, Gmail, Yahoo grupları gibi sosyal medya hesaplarından paylaşıldı. Link tıkladığında açılan ankette çalışma hakkında bilgi verildikten sonra çalışmaya katılmayı onaylayanların verileri analiz edildi. Yanısıra NEÜ Tıp Fakültesinde dersliklerde çalışmaya alınma kriterlerine uyan bireylere de sözlü ve yazılı onamları alındıktan sonra yüzyüze olarak anket doldurtuldu. Anket formunda katılımcıdan sosyodemografik veriler (yaşı, medeni durumu, vb) sorgulandıktan sonra; Erişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Kendi Bildirim Ölçeği ve Fagerstrom Nikotin Bağımlılık Testi’ni doldurmaları istendi. Bulgular: Araştırmaya 361 tıp fakültesi öğrencisi katılmış olup, katılımcıların %54,3’ü erkek, %45,7’si kadındır. Öğrencilerin %25,5’i sigara kullanmaktadır. Sigara içenler arasında yüksek düzeyde nikotin bağımlılığı oranı %8,7 olarak saptanmıştır. Erişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Kendi Bildirim Ölçeği toplam puan ortalaması 28,45±10,66 olup, dikkat eksikliği ve hiperaktivite alt boyut puan ortalamaları sırasıyla 15,32±5,76 ve 15,14±6,37 olarak belirlenmiştir. Ölçeğin iç tutarlılık katsayısı yüksek düzeyde güvenilirlik göstermektedir (Cronbach's α=0,891). Kız öğrencilerin dikkat eksikliği (15,89±5,63), hiperaktivite (15,84±6,16) ve ASRS toplam puanlarının (29,56±10,44), erkek öğrencilere kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu görüldü (sırasıyla p=0,038; p=0,022; p=0,031). ASRS toplam puanları açısından “iyi” akademik başarı düzeyindeki öğrencilerin toplam ASRS puan ortalaması (25,72±10,24) “orta” başarı düzeyindekilere (29,93±9,79) kıyasla anlamlı düzeyde daha düşüktü (p=0,001). Benzer şekilde “iyi” başarı düzeyindeki öğrencilerin toplam ASRS puan ortalaması (25,72±10,24), “kötü” başarı düzeyindekilerden (35,31±11,85),“orta” başarı düzeyindeki öğrencilerinki (29,93±9,79), “kötü” başarı düzeyindekilerden (35,31±11,85) anlamlı düzeyde daha düşüktü (sırasıyla; p<0,01, p=0,012). Sigara içen öğrencilerin hiperaktivite (16,03±6,95) ve ASRS toplam puanları (29,50±11,72), sigara kullanmayanlara kıyasla daha yüksek olsa da; fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0,05). ASRS toplam puanı ile Fagerström toplam puanı arasında zayıf düzeyde pozitif bir ilişki gözlemlendi (r=0,199; p=0,057). Benzer şekilde dikkat eksikliği alt boyutu ve hiperaktivite alt boyutu ile Fagerström puanı arasında da zayıf pozitif yönde bir ilişki saptandı (sırasıyla r=0,181, p=0,084; r=0,197, p=0,059). Sonuç: Bu çalışmada, tıp fakültesi öğrencilerinde sigara kullanımı ile erişkin tip dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu belirtileri arasında doğrudan anlamlı bir ilişki saptanmasa da, akademik başarı düzeyi ile DEHB belirtileri arasında ters yönde anlamlı bir ilişki olduğu bulundu. Ayrıca, üst sınıf öğrencilerinde sigara kullanımının daha yaygın olduğu ve kız öğrencilerin DEHB belirtilerinin erkeklere kıyasla daha yüksek olduğu gözlemlendi. Nikotin bağımlılığı düzeyinin düşük olması, erken müdahale için fırsatlar sunarken, öğrenci sağlığının desteklenmesi amacıyla kapsamlı önleyici ve rehabilitasyon programlarının geliştirilmesi önem taşımaktadır.Öğe Hasta görüşmesi sırasında elektronik sağlık kayıtlarının incelenmesinin hasta-hekim iletişimine etkisinin hekim gözünden değerlendirilmesi(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Ay, Adem; Demirbaş, NurAmaç: Bu çalışmanın amacı hekimlerin elektronik sağlık kayıtlarının (ESK) kullanılması hakkındaki tutum ve davranışlarını belirlemek, bu durumun hasta-hekim iletişimine etkisinin değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı tasarımda olan bu çalışmanın örneklemini hastane ve Aile Sağlığı Merkezlerinde çalışan 478 hekim oluşturmuştur. Veri toplamada araştırmacılar tarafından oluşturulan “Elektronik Sağlık Kayıtları Kullanma Tutum-Davranış Formu” ile “Sağlık Profesyonelleri İletişim Becerileri Ölçeği (SPİBÖ)” kullanılmıştır. İstatistiksel analizde tanımlayıcı istatistikler, iki ve çoklu grup karşılaştırmaları ile korelasyon testleri uygulanmıştır. İstatistiksel anlamlılık için p<0,05 kabul edildi. Çalışma kapsamında SPİBÖ’nün iç tutarlılığı α=0,952 olarak saptandı. Bulgular: Katılımcıların %66,3’ü erkekti ve %52,3’ü aile hekimliği alanında çalışıyordu. Katılımcılardan “ağır” iş yükü bildirenlerin oranı %45,4’dü. Hekimlerin %58,6’sı ESK’yi her zaman, %36,8’i bazen kullandığını; %70,1’i ESK veri girişi için eğitim almadığını belirtti. Hasta başı ortalama ekrana bakma süresi 5,73±3,88 dk idi. ESK’de en sık kontrol edilen içerik tetkik sonuçları (%90,79) olup, bunu ilaç bilgisi (%81,17) ve eski tanılar (%71,97) izledi. SPİBÖ toplam puanı 82,58±17,0 (empati 23,78±5,49, bilgilendirici iletişim 26,44±5,35, saygı 14,79±3,45, sosyal beceri 17,57±3,74) saptandı. Ekrana bakma süresi, SPİBÖ toplam (r=0,129; p=0,005) ve empati, bilgilendirici iletişim ile saygı alt boyutlarıyla pozitif yönde zayıf düzeyde ilişkiliydi (sırasıyla r=0,127; p=0,006; r=0,111; p=0,015; r=0,127; p=0,005). Yaş ve hekimlik süresi SPİBÖ ile pozitif; haftalık çalışma süresi empati ve saygı alt boyutları ile negatif ilişkiliydi (p=0,040 ve p=0,026). Mesai dışında veri girişi yapan hekimler, SPİBÖ toplam ve alt boyutlarında daha yüksek puanlar aldı. Sonuç: Çalışmanın bulguları ESK kullanımının hekim-hasta iletişimini olumlu yönde etkileyebileceğini göstermektedir. Sonuç olarak, hekimlerin ESK kullanımında sistematik eğitimlerle desteklenmesi, iş yükünün dengelenmesi ve dijital süreçlerin hekim-hasta iletişimini teşvik edecek şekilde düzenlenmesi hasta-hekim etkileşiminin niteliğini arttırabileceği düşünülmektedir.Öğe BİR ÜNİVERSİTE HASTANESİNE BAŞVURAN YETİŞKİNLERİN AKıLCı İLAÇ KULLANıMı FARKıNDALıĞı VE FARMAKOFOBİ DURUMLARıNıN DEĞERLENDİRİLMESİ(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Turhan, Zeynep Selin; Demirbaş, NurAmaç: Akılcı ilaç kullanımı, ilaçların doğru endikasyonda, uygun doz, süre ve maliyetle güvenli biçimde kullanılmasını amaçlayan bir yaklaşımdır. Kronik hastalıkların artışıyla beraber sık karşılaştığımız polifarmasi kavramı bu süreci zorlaştırırken; bireysel ve kültürel inançlardan kaynaklanan farmakofobi ise tedaviye uyumu olumsuz etkileyebilmektedir. Bu çalışmada, yetişkin bireylerin akılcı ilaç kullanımı farkındalık düzeyleri, farmakofobi eğilimleri, polifarmasi durumları ve ilaç inançları değerlendirilerek, bu faktörlerin tedaviye uyum üzerindeki etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve yöntem: Tanımlayıcı nitelikteki bu çalışmanın evrenini, Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi polikliniklerine başvuran 18 yaş ve üzerindeki 407 yetişkin oluşturdu. Literatür doğrultusunda oluşturulan anket formunda; sosyodemografik özellikleri, ilaç kullanım deneyimlerini ve farmakofobi durumlarını değerlendirmeye yönelik soruların olduğu bilgi formu, Morisky Tedavi Uyum Ölçeği (MTUÖ), Akılcı İlaç Kullanımı Farkındalık Ölçeği (AİKFÖ) ve İlaçlar Hakkında İnançlar Ölçeği (İHİÖ) yer aldı. Anket uygulamaları, 2023 yılı Şubat–Mart ayları arasında araştırmacı tarafından yüz yüze görüşme yöntemiyle gerçekleştirildi. Veriler Statistical Package for Social Sciences for Windows (SPSS) 22.0 programı kullanılarak analiz edildi; p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 400 bireyin yaş ortalaması 40,27±13,14 (min=19, maks=72) yıldı. Katılımcıların %60,3’ü (n=241) kadın, %68,3’ü (n=273) evli, %43,7’si (n=175) yükseköğretim eğitim düzeyine sahipti. Bireylerin %65’i (n=260) hekim önerisi olmadan, çoğunlukla ağrı kesici ilaçlar [%53,5 (n=214)] kullanmaktaydı. Katılımcıların %39,5’inde (n=158) kronik hastalık bulunmaktaydı. Polifarmasi oranı %15,2 (n=24) olup, polifarmasinin tedaviye uyum ile bireylerin ilaçlara yönelik inanç ve tutumları üzerinde anlamlı etkisi saptanmadı. Katılımcıların %50,7’si (n=203) son aldığı tedaviyi düzensiz kullandığını veya hiç kullanmadığını belirtti; bu durumun en sık nedeni “unutkanlık” [%24,5 (n=98)] olarak belirlendi. MTUÖ’ye göre bireylerin %44,7’sinin (n=179) tedaviye uyumunun orta düzeyde olduğu ve sosyodemografik değişkenlerle anlamlı bir ilişkisinin olmadığı saptandı (p>0,05). Katılımcıların AİKFÖ ortalama puanı 57,50±9,43 olup, farkındalık düzeyi ortalamanın üzerindeydi. Eğitim düzeyi yükseldikçe “doğru kullanım şekli farkındalığı” artmaktaydı (p<0,01). Sağlık çalışanlarında “doğru ilaç” ve “doğru kullanım şekli” farkındalığı yüksek iken; “doğru bilgilendirilme” farkındalığı düşüktü (sırasıyla p=0,046, p=0,015, p=0,012). Polifarmasi olanların AİKFÖ toplam puanı (41,52±5,92) polifarmasi olmayanların puanından (45,07±7,66) düşük bulundu (p=0,036). Katılımcıların %57,3’ü (n=229) “akılcı ilaç kullanımı” kavramını daha önce duymadığını belirtti. İHİÖ’ye göre “spesifik endişe” (13,14±3,81) ve “genel zarar” (10,84±3,38) inancı yüksek bulundu. Kronik hastalığı olan katılımcıların “spesifik-gereklilik” (15,49±4,09) ve “spesifik-endişe” (14,82±3,25) alt boyut puanları kronik hastalığı olmayanlardan (sırasıyla 11,43±4,23, 12,04±3,76) yüksek bulundu (p<0,001). AİKFÖ puanları ile ilaçlara ilişkin gereklilik, endişe, aşırı kullanım ve zarar inançları arasında pozitif yönde anlamlı ilişki bulundu. Tedaviye uyumu düşük olan bireylerde “ilaçların aşırı kullanıldığı” inancının (11,33±3,33) daha yüksek olduğu belirlendi (p<0,01). Sonuç: Araştırma, bireylerde akılcı ilaç kullanımı farkındalığının ortalamanın üzerinde olmasına rağmen bu farkındalığın ilaç kullanım davranışlarına tam yansımadığını göstermiştir. Reçetesiz ilaç kullanımının yaygınlığı ve tedaviye uyumun düşüklüğü, akılcı ilaç kullanımının davranışsal boyutunda eksiklikler bulunduğunu göstermektedir. Eğitim düzeyinin yükselmesi akılcı ilaç kullanımı farkındalığını olumlu yönde etkilerken; ilaçlara ilişkin olumsuz inançlar ve endişeler tedaviye uyumu olumsuz etkilemektedir. Akılcı ilaç kullanımının bilgi, tutum ve davranış boyutlarını kapsayacak şekilde güçlendirilmesi, toplum temelli eğitim ve farkındalık çalışmalarının yaygınlaştırılması büyük önem taşımaktadır.Öğe Aile hekimleri ve aile hekimliği araştırma görevlilerininçalışma yaşam kalitesi ve etkileyen faktörler(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Pampu, Şerife Nur; Demirbaş, NurAmaç: Aile hekimleri ve aile hekimliği araştırma görevlilerinin çalışma yaşam kalitesinin değerlendirilmesi, mesleki koşulların fiziksel, ruhsal ve sosyal iyi oluş üzerindeki etkilerini ortaya koymak açısından önem taşımaktadır. Bu hekimler farklı kurumlarda görev yaparken çeşitli mesleki yükler, idari sorumluluklar ve duygusal taleplerle karşılaşmaktadır. Bu çalışmanın amacı aile hekimleri ve aile hekimliği araştırma görevlilerinde çalışma yaşam kalitesini değerlendirmek ve bu kaliteyi etkileyen sosyodemografik, mesleki ve çevresel faktörleri incelemektir. Yöntem: Tanımlayıcı tipte bir çalışma olarak planlanan bu araştırmanın evrenini, Konya ilinde görev yapan aile hekimleri ve aile hekimliği araştırma görevlileri oluşturdu. Veriler, 15 Ekim 2024 – 15 Mart 2025 tarihleri arasında Google Forms aracılığıyla online olarak toplandı. Veri toplama aracı olarak, katılımcıların çalışma yaşam kalitesini değerlendirmek amacıyla Çalışanlar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇYKÖ) ve araştırmacılar tarafından oluşturulan sosyodemografik bilgi formu kullanıldı. Elde edilen veriler Statistical Package for Social Sciences for Windows (SPSS) 20.0 programı kullanılarak analiz edildi. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 443 hekimin yaş ortalaması 33,68±7,59 (24–58) yıl olup, katılımcıların %56,9’u (n=252) kadın ve %60,3’ü (n=267) evliydi. Hekimlerin %41,8’i (n=185) aile sağlığı merkezinde ve %36,6’sı (n=162) üniversite hastanesinde görev yapmaktaydı. Katılımcıların %18,7’si (n=83) sigara kullanmakta, %43,8’i (n=194) düzenli fiziksel aktivite yapmamakta ve %23,5’inde (n=104) kronik hastalık bulunmaktaydı. Hekimlerin %46’sında (n=204) depresyon riski vardı. ÇYKÖ toplam puan ortalaması 68,11±15,81, mesleki tatmin alt boyutu 31,68±10,12, tükenmişlik alt boyutu 19,14±7,80, eşduyum yorgunluğu alt boyutu ise 17,29 ± 9,91 puan olarak bulundu. Evli olanların (19,80±6,98) bekarlara (18,14±8,83) göre ve çocuğu olanların (20,03±6,94) olmayanlara (18,39±8,39) göre tükenmişlik düzeyi yüksekti (sırasıyla p=0,037; p=0,025). Geliri giderinden fazla olan katılımcıların tükenmişlik düzeyleri (16,94 ± 7,98), geliri giderinden az olanlara göre (21,87 ± 7,94) daha düşüktü. Geliri giderinden fazla olanlarda eşduyum yorgunluğu düzeyleri (15,94 ± 10,09), geliri giderinden az olanlara kıyasla (19,22 ± 10,53) daha düşük bulunmuştur. Buna karşın, mesleki tatmin düzeyleri geliri giderinden fazla olanlarda (33,83 ± 9,67) geliri giderinden az olanlara göre (29,75 ± 12,22) anlamlı düzeyde daha yüksektir (sırasıyla p<0,001; p=0,043; p<0,001). Kurum türleri arasında aile sağlığı merkezinde çalışan hekimlerin tükenmişlik puanları (20,70±7,87), üniversitede çalışanlara (18,33±7,40) göre daha yüksek bulundu (p=0,037). Depresyon riski bulunan hekimlerde eşduyum yorgunluğu puanı (20,61±10,29), bulunmayanlardan (14,48±8,66) benzer şekilde depresyon riski bulunan hekimlerde tükenmişlik puanı (23,88±6,29), bulunmayanlardan (15,13±6,62) daha yüksekti. Buna karşılık mesleki tatmin puanı depresyon riski olanlarda (27,52±9,76) olmayanlardan (35,19±9,05) düşüktü (p<0,001, p<0,001, p<0,001). Kurumunda sosyal aktivitelerin düzenli yapıldığı hekimlerde tükenmişlik puanı (8,84±7,97) yapılmayanlardan (20,14±7,14) ve eşduyum yorgunluğu puanı yapılanlarda (9,71±10,11) yapılmayandan (17,89±9,26) daha düşük, mesleki tatmin puanı ise sosyal aktiviteler düzenli yapılanlarda (42,15±9,45) yapılmayanlardan (30,86±9,43) daha yüksekti (sırasıyla p<0,001, p<0,001, p<0,001). Fiziksel aktivite düzenli yapanlarda mesleki tatmin puanı (35,59±10,60) yapmayanlardan (30,41±10,08) yüksek, tükenmişlik puanı düzenli yapanlarda (16,04±8,98) yapmayanlardan (20,35±7,25) düşük bulundu (sırasıyla p=0,004, p<0,001). Yaş (r=0,133; p=0,005), hizmet yılı (r=0,119; p=0,012), uzmanlık eğitimi süresi (r=0,132; p=0,024) ve bir günde bakılan hasta sayısı arttıkça tükenmişlik düzeyinin de arttığı görüldü (r=0,173; p<0,001). Sonuç: Aile hekimlerinin çalışma yaşam kalitesi ekonomik durum, meslek-kişilik uyumu ve çalışma ortamından etkilenmektedir. Gelir durumu iyi olan ve mesleğini kişiliğine uygun bulan hekimlerde mesleki tatmin yüksek, tükenmişlik düşük bulunmuştur. Aile sağlığı merkezlerinde çalışan hekimlerin tükenmişlik düzeylerinin diğer kurumlara göre daha yüksek olması, birinci basamak çalışma koşullarının gözden geçirilmesi gerektiğini göstermektedir.Öğe 18-65 yaş arası erişkinlerde akıllı telefon bağımlılığı ile yalnızlık ilişkisinin araştırılması(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Birler, Büşra Çiçek; Demirbaş, NurAmaç: Günümüzde teknolojinin gelişmesiyle birlikte akıllı telefonlar yalnızca iletişim aracı olmaktan çıkmış; bireylerin bilgiye ulaşma, sosyalleşme, eğlenme ve gündelik yaşamlarını organize etme süreçlerinin merkezinde yer alan çok işlevli cihazlara dönüşmüştür. Bu dönüşüm toplumda akıllı telefon kullanımını yaygınlaştırmıştır ve akıllı telefon bağımlılığı, sorunlu akıllı telefon kullanımı gibi psikososyal sorunlar ortaya çıkmıştır. Akıllı telefonların aşırı ve sık kullanımı bireylerin yüz yüze iletişimden uzaklaşmasına, sosyal ilişkilerinin zayıflamasına, zamanla yalnızlık duygusunun oluşmasına zemin hazırlayabilmektedir. Bu çalışmada, yetişkin bireylerin (18-65 yaş) akıllı telefon bağımlılığı düzeyinin yalnızlık üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı nitelikteki bu çalışmanın evrenini 18-65 yaş arasındaki yetişkinler oluşturdu. Araştırmacılar tarafından literatür doğrultusunda oluşturulan anket formunda; sosyodemografik bilgiler, bireylerin akıllı telefon kullanımı, akıllı telefon kullanımı nedeniyle günlük rutinlerinin etkilenme durumlarını sorgulayan sorular, Akıllı Telefon Bağımlılığı Ölçeği-Kısa Formu (ATBÖ-KF) ve UCLA Yalnızlık Ölçeği Kısa Formu yer almaktaydı. 2025 Şubat-Mart tarih aralığında oluşturulan anket formu Google Forms ile online olarak uygulandı. Veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences for Windows) programı kullanılarak analiz edildi. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya katılan 403 katılımcının yaş ortalaması 35,61±11,70 (min=18, maks=65) yıl idi. Katılımcıların %59,3’ü (n=239) kadın, %56,3’ü (n=227) evli ve %81,1’i (n=327) üniversite/yüksekokul eğitim düzeyine sahipti. Çalışmaya katılanların algıladıkları stres düzeyi sorgulandığında %42,7’si (n=172) orta düzeyde olarak belirtti, depresyon şüphesi olan katılımcı oranı %50,9 (n=205) idi. Katılımcıların günlük ortalama telefon kullanım süresi 4,02±2,33 saatti (min=1, maks=15). Çalışmaya katılanların akıllı telefon kullanma amacı sorusuna en çok verilen cevap %77,9 (n=313) ile sosyal paylaşım siteleri (Facebook, Instagram vb.) idi. Bekar olan katılımcıların ATBÖ-KF (29,00±11,09) ve UCLA-KF toplam puanları (13,01±4,70), evli olanlardan daha yüksekti (sırasıyla p=0,000, p=0,002). Öğrenim durumu yüksekokul/üniversite olanların ATBÖ-KF puanı (27,12±10,64), öğrenim durumu lise (22,93±10,54) olanlara göre yüksekti (p=0,026). Algıladıkları stres düzeyi yüksek olan katılımcıların ATBÖ-KF (28,39±11,31) ve UCLA-KF puanı (13,08±4,69), stres düzeyi düşük olanlardan yüksekti (p=0,000). Depresyon şüphesi olan katılımcıların ATBÖ-KF (28,66±10,46) ve UCLA-KF (13,08±4,61) puanı, depresyon şüphesi olmayanların ATBÖ-KF (23,84±10,40) ve UCLA-KF (11,41±3,76) puanından yüksekti (sırasıyla p=0,000, p=0,000). Telefon kullanım süresi ile ATBÖ-KF toplam puanı arasında orta düzeyde anlamlı bir ilişki mevcuttu (r=0,336, p=0,000). Cinsiyet, en uzun yaşanan yer, çalışma durumu, aile yapısı, gelir durumu, obezite durumu, sigara kullanımı ile akıllı telefon bağımlılığı veya yalnızlık arasında anlamlı bir ilişkinin olmadığı görüldü. Telefonu yanında yokken huzursuzluk hissetmeyenlerin ATBÖ-KF puanı (21,36±9,30), huzursuzluk hissedenlere (28,23±10,84) göre düşüktü (p=0,000). Telefon kullanımı nedeniyle sosyal ilişkilerin veya performansının etkilendiğini düşünenlerin ATBÖ-KF (30,20±12,91) ve UCLA-KF (13,14±4,49) puanı, etkilenmediğini düşünenlerin ATBÖ-KF (23,63±9,02) ve UCLA-KF (11,72±4,14) puanına göre yüksekti (p=0,000, p=0,012). Telefonun sosyal ilişkilere zarar vermediğini düşünenlerin (21,53±7,87) ATBÖ-KF puanı, bazen zarar verdiğini düşünenlere (29,54±10,74) göre düşüktü (p=0,006). ATBÖ-KF ile UCLA-KF arasında pozitif yönde düşük düzeyde anlamlı korelasyon tespit edildi (r=0,208, p<0,001). Sonuç: Cinsiyet farkının, çalışma durumunun, gelir durumunun ve aile yapısının akıllı telefon bağımlılığını ve yalnızlık durumunu etkilemediği görüldü. Artmış stres düzeyi ve depresyon şüphesi, akıllı telefon bağımlılığı düzeyini ve yalnızlık hissini artırıyordu. Akıllı telefon bağımlılığı düzeyi yüksek olan ve yalnız hisseden bireylerin iş/sınıf performansı düşüktü ve sosyal ilişkileri zarar görmüştü. Akıllı telefonların uzun süreli ve kontrolsüz kullanımının bireylerin sosyal ilişkilerini ve psikolojik iyi oluşlarını olumsuz yönde etkilemişti. Bu nedenle, bireylerin farkındalıklarının artırılması, akıllı telefon kullanımına ilişkin sağlıklı alışkanlıkların kazandırılması ve aile hekimliği birimleri aracılığıyla akıllı telefon bağımlığı ile ilgili koruyucu ruh sağlığı hizmetlerinin yaygınlaştırılması önemlidir.Öğe Annelik algısı ve emzirme davranışının 0-6 ay bebeklerdeki infantil kolik ile ilişkisinin araştırılması(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Kaya, Saliha Esra; Demirbaş, NurAmaç: İnfantil kolik, sağlıklı bebeklerde, yaşamın erken dönemlerinde görülen aşırı huzursuzluk ve ağlama epizotlarıyla karakterize bir durumdur. Ağlama ataklarına eşlik eden ciddi semptomların bulunmadığı ve genellikle geçici olduğu bilinmesine rağmen, bu durum ebeveynler üzerinde önemli düzeyde kaygı yaratır. Özellikle bebeğinin neden ağladığını anlayamayan, sakinleştirme çabalarına rağmen başarısız olan, tecrübesiz ya da sosyal desteği yetersiz anneler kendilerini çaresiz ve yetersiz hissedebilirler. İnfantil koliğin varlığı, annede “bebeğim aç olduğu için ağlıyor” veya “sütüm yetersiz” gibi düşüncelere yol açabilir. Bu durum emzirme deneyimini yakından etkileyebilir ve emzirme sürecinde karşılaşılan zorluklar karşısında annenin direncini azaltabilir. Bu nedenlerle, bu çalışmada infantil koliğin özellikle annenin emzirme davranışı ve annelik algısı üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Tanımlayıcı nitelikteki bu çalışmaya, ülke genelinde internet ve sosyal medya kullanan, 0-6 ay bebeği olan 304 anne dahil edildi. Literatür doğrultusunda oluşturulan anket formunda; anneye ait sosyodemografik özellikler, bebeğe ait tanımlayıcı özellikler, annenin annelik algısı ve emzirme davranışına yönelik soruların yer aldığı bilgi formu ve İnfantil Kolik Ölçeği (İKÖ) yer aldı. Oluşturulan anket formu annelere Google Forms ile online olarak uygulandı. Statistical Package for Social Sciences for Windows (SPSS) 20.0 programı kullanılarak analiz edildi. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya katılan annelerin yaş ortalaması 30,30±3,89 (min=20, maks=42) yıl ve %94,1’i (n=286) çekirdek ailede yaşamaktaydı. Katılımcıların %84,5’i (n=257) üniversite mezunu ve %50,7’si (n=154) çalışmıyordu. Katılımcıların %60,9’u (n=185) gebelik sürecini “sakin” olarak tanımlamaktaydı. Bebeklerin %51,6'sı kız, %65,8'i ilk çocuk, %58,6'sı sezaryen ile doğmuştu. Sezaryen ile doğan bebeklerin İKÖ zor bebek alt boyut (6,80±0,92) ve toplam puanları (54,74±9,08), normal vajinal yolla doğanlara göre (6,10±0,85) (58,08±9,33), anlamlı düzeyde yüksekti (sırasıyla p=0,020, p=0,000). Emzirme sırasında verdiği pozisyonun uygun olup olmadığından emin olmayan annelerin bebeklerinin İKÖ toplam puanı (60,85±9,90) ve ebeveyn-bebek etkileşimi+sorunlu bebek alt boyut puanı (14,48±3,09), uygun pozisyon verenlere (sırasıyla 56,21±9,27, 10,92±4,08) göre yüksekti (sırasıyla p=0,033, p=0,000). Çevresinde bebek bakımı konusunda kullandığı yöntemleri yetersiz görenlerin bulunduğu annelerin bebeklerinin İKÖ ebeveyn-bebek etkileşimi+sorunlu bebek alt boyut (6,93±0,90) ve toplam puanı (9,38±1,22) yeterli görenlere göre yüksek tespit edildi. (sırasıyla p=0,043, p=0,012). Bebeğine yeterli bakım veremeyeceği endişesi yaşayan annelerin bebeklerinin inek sütü/soya proteini alerjisi/intoleransı alt boyutu (8,10±2,92), ebeveyn-bebek etkileşimi+sorunlu bebek altboyutu (13,11±4,20) ve toplam puanı (60,63±9,65) böyle bir endişe duymayan annelerin bebekleri ile karşılaştırıldığında yüksek bulundu (sırasıyla p=0,031, p=0,000, p=0,000). Bebeğin boy ve kilosu ile İKÖ zor bebek alt boyutu arasında pozitif yönde zayıf korelasyon saptandı. Sonuç: Sezaryen yöntemiyle doğum yapan, gebelik sürecini stresli olarak tanımlayan ve emzirme sırasında uygun pozisyon veremeyen annelerin bebeklerinde kolik semptomlarının daha şiddetli olduğu görüldü. Çevresi tarafından yetersiz bulunduğunu düşünen ve bebeğine yeterli bakım veremeyeceği endişesi yaşayan annelerin bebeklerinde kolik belirtileri daha fazlaydı. Çalışma, infantil koliğin yalnızca bebeği değil, aynı zamanda anne-bebek ilişkisini, emzirme davranışını ve annenin ruhsal iyilik halini de etkilediğini gösterdi.Öğe Yenidoğanda kan kültüründe üreme olan hastaların prospektif değerlendirilmesi(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Kılınç, Sümeyye Beyza; Altunhan, HüseyinAmaç: Yenidoğan sepsisi, yenidoğanlarda sistemik dolaşımı etkileyen ciddi bir enfeksiyon tablosudur. Yenidoğan sepsisi tüm yenidoğan ölümlerinin yaklaşık olarak %15'inden sorumludur. Çalışmamızda yenidoğan yoğun bakım ünitemizde yatan ve kan kültüründe üreme saptanan hastaların; demografik özellikleri, anneye ve bebeğe ait risk faktörleri, klinik bulguları, laboratuvar tetkikleri, kültür sonuçları ve mortalitesini değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem: Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde 1 Temmuz 2022 ile 1 Mart 2025 tarihleri arasında yatan ve kan kültüründe üreme saptanan hastaların klinik ve laboratuvar bulguları prospektif olarak incelendi. Bulgular: Çalışmamıza alınan kültür ile kanıtlanmış yenidoğan sepsis tanısı alan 103 hastanın 22’sinde (%21,4) erken neonatal sepsis, 81’inde (%78,6) geç neonatal sepsis tespit edildi. Hastaların 43’ü (%41,7) kız, 60’ı (%58,3) erkek idi. Erken neonatal sepsis saptanan hastaların doğum haftası, doğum ağırlığı 1 ve 5. dakikadaki APGAR skoru ortancası geç neonatal sepsis görülen hastalardan anlamlı yüksekti. Kan kültüründe üreme saptanan hastaların şüpheli sepsis anındaki klinik bulguları incelendiğinde; 48’inin (%46,6) tansiyonu düşük, 50’sinde (%48,5) solunum sıkıntısı mevcut, 30’unda (%29,1) batın distansiyonu ve 3’ünde (%2,9) ısı disregülasyonu vardı. Yaşayan hastaların ise 22’si (%26,8) erken neonatal sepsis, 60’ı (%73,2) geç neonatal sepsis idi. Erken neonatal sepsis görülen hastalarda kan kültüründe üreyen en sık üreyen etkenler 7 (%31,8) hastada Enterococcus faecalis, 4 (%18,2) hastada Klebsiella pneumoniae, 2 (%9,1) hastada Acinetobacter baumannii ve 2 (%9,1) hastada Staphylococcus haemolyticus idi. Geç neonatal sepsis görülen hastalarda kan kültüründe en sık üreyen etkenler ise 29 (%35,8) hastada Klebsiella pneumoniae, 17 (%21,0) hastada Acinetobacter baumannii, 5 (%6,2) hastada Staphylococcus epidermidis olarak belirlendi. Ölen hastaların geç neonatal sepsis görülme oranı istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Geç neonatal sepsisteki hastaların doğum ağırlığı 1000 gramın altında olan olguların ölen grupta anlamlı ölçüde daha sık görüldüğü ve bu grupta 1. ve 5. dakika APGAR skorlarının yaşayan olgulara göre ölenlerde istatistiksel olarak daha düşük olduğu saptanmıştır. Geç neonatal sepsis nedeniyle ölen olgularda hipotansiyon 17 (%81,0) hastada, solunum sıkıntısı 14 (%66,7) hastada ve batın distansiyonu 12 (%57,1) hastada saptanmış olup, yaşayan gruba göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Laboratuvar parametreleri açısından ise geç neonatal sepsiste ölen grupta beyaz küre, nötrofil, CRP ve prokalsitonin gibi enfeksiyon belirteçleri anlamlı derecede yüksekken, anemi ve trombositopeni saptanmıştır. Geç neonatal sepsis görülen hastalarının C-Reaktif Protein değeri erken neonatal sepsis hastalarından anlamlı ve daha yüksek saptandı (p<0,001). C-Reaktif Protein, yenidoğan sepsisi tanısında %64,2 duyarlılık ve %81,8 özgüllük göstermiştir. Sonuç: Yenidoğan sepsisin tanı ve yönetiminde tek bir biyobelirteç ile karar vermek yeterli değildir. Bu çalışma, sepsisli yenidoğanların prenatal risk faktörlerini, üreyen etkenlerini ve klinik bulgularını multidisipliner ve bütüncül bir yaklaşımla değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Yenidoğanların klinik durumlarının, en sık üreyen etkenlerin, laboratuvar parametreleriyle birlikte dinamik olarak izlenmesi, erken tanı ve etkin tedavi açısından gerekli olup, yenidoğan mortalitesinin azaltılmasında önemli rol oynamaktadır.Öğe Üniversitesi hastanesi erişkin acil servisine başvuran geriatrik travma olgularının analizi(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Kablan, Harun; Girişgin, Abdullah SadıkAmaç: Bu çalışmada acil servisimize başvuran geriatrik travma demografik ve medikal özellikleri, geçirilen travmaya ait bilgiler ve acil serviste yapılan tetkikler değerlendirilerek mortalite ve morbidite üzerinde etkili olabilecek parametrelerin araştırılması amaçlandı. Materyal ve Metot: Bu retrospektif çalışma, 2024 yılı boyunca Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Acil Servisi’ne başvuran 65 yaş ve üzeri travma hastalarını kapsamaktadır. Etik kurul onayı sonrası yürütülen çalışmada demografik veriler, travma mekanizması, vital bulgular, travma skorları, yaralanma bölgeleri ve klinik sonlanımlar incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 1296 hastanın yaş ortancası 72 yıl (IQR:10) olup, olguların %87’si 65–84 yaş, %13’ü ≥85 yaş grubundaydı. Cinsiyet dağılımı dengeliydi (%50,1 erkek), ancak ≥85 yaş grubunda kadın oranı anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,005). En sık travma nedeni düşme (%83,9) olup yaş grupları arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). ≥85 yaş grubunda 112/ambulansla başvuru oranı daha yüksek bulundu (p<0,001). Komorbidite oranı %68,2 olup, ≥85 yaşta demans, KAH ve AF sıklığı anlamlı biçimde fazlaydı (tümü için p<0,05). Bu grupta GKS ve RTS değerleri düşük (p<0,001), ISS değeri yüksek (p<0,001) saptandı. BT kullanımı özellikle ≥85 yaşta (p<0,001) ve trafik kazası grubunda belirgin olarak yüksekti (p<0,001). Baş-boyun yaralanmaları ≥85 yaşta daha sık (p<0,001), toraks ve batın yaralanmaları trafik kazalarında anlamlı olarak fazlaydı (p<0,001). Transfüzyon gereksinimi %8,4 olup ≥85 yaşta (p<0,001) ve mortal olgularda daha yüksekti (p<0,001). Cerrahi oranı %22,8 olup TK ve DKAY grubunda anlamlı artış gösterdi (p<0,001). Konsültasyon oranı %53,4 olup ≥85 yaşta (p=0,004) ve mortal grupta (p<0,001) belirgin biçimde yüksekti. Hastaların %19,4’ü servise, %6,6’sı yoğun bakıma yatırılmış, genel mortalite oranı %4,3 olup ≥85 yaşta anlamlı olarak artmıştı (p<0,001). Sonuç: Geriatrik travma hastalarında mortaliteyi belirleyen başlıca etkenler yaş, travma mekanizması ve yaralanma şiddetidir. İleri yaş, komorbiditeler ve yüksek enerjili travmalar kötü prognozla ilişkilidir. Erken tanı, multidisipliner yaklaşım ve hızlı tedavi sağkalımı artırmada kritik öneme sahiptir.Öğe KOAH alevlenme ile acil servise başvuran hastaların prognozunu öngörmede DECAF skorunun prokalsitonin/albümin oranı ve crp/albümin oranı ile karşılaştırılması(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Can, Oğuzhan; Koçak, SedatAmaç: KOAH alevlenme ile acil servise başvuran hastaların prognozunu öngörmede klinik ve laboratuvar parametrelerini içeren DECAF skorunun kullanışlı bir skorlama olup olmadığı ile diğer laboratuvar parametrelerine üstünlüğünün olup olmadığının araştırılması amaçlandı. Materyal ve Metot: Bu çalışma, 21.12.2022–21.03.2025 arasında KOAH alevlenmesiyle bir üniversite acil servisine başvuran erişkin hastaların retrospektif incelenmesiyle yürütüldü; hastaların başvuru esnasındaki klinik, laboratuvar verileri, ve bu değerler esas alınarak hesaplanan DECAF ,PAR VE CAR skorlarının klinik sonlanımları karşılaştırıldı.. Bulgular: Çalışmamız belirlenen tarih aralığında acil servise başvuran 458 hasta ile yapıldı. Hastaların yaş ortalaması 69,96 ± 8,36 yıl olup hem acil servis sonlanımında (p=0,951) hem de hastane sonlanımında (p=0,654) yaş açısından anlamlı bir fark saptanmadı. Cinsiyetin acil servis sonlanımı (p=0,045) ve hastane sonlanımı (p=0,391) arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Çalışmada incelenen DECAF skoru, hem yatış gereksinimi (duyarlılık %21, özgüllük %79), hem yoğun bakım ihtiyacı (duyarlılık %65,1, özgüllük %96,9) hem de mortalite (duyarlılık %52, özgüllük %84) açısından diğer skorlamalara göre daha anlamlı bulundu. PAR değeri özellikle mortalite için yüksek duyarlılık gösterdi (duyarlılık %95, özgüllük %19); ancak özgüllüğünün düşük olması klinik kullanımını sınırladı. CAR ise tüm sonlanımlar açısından düşük özgüllük düzeyiyle daha zayıf bir belirteç olarak değerlendirildi. DECAF skoru yatan (EAA= 0,886; p<0,001) ve eksitus olan (EAA= 0,837; p<0,001) hastalarda yüksek saptandı. PAR skoru yatan (EAA= 0,636; p=0,001) ve eksitus olan (EAA= 0,600; p=0,002) hastalarda yüksek saptandı. CAR skoru yatan (EAA= 0,594; p=0,017) ve eksitus olan hastalarda anlamlı olarak (EAA= 0,470; p=0,341). Sonuç: DECAF skorunun klinik sonuçları öngörmede diğer araştırılan belirteçlere kıyasla daha dengeli ve güvenilir bir yapıya sahip olduğu, PAR’ın özellikle duyarlılık gerektiren durumlarda avantaj sağlayabileceği, CAR’ın ise sınırlı ayırt edici güce sahipÖğe Otizm spektrum bozukluğu teşhisi olan çocuklar ve annelerinde mikroplastik seviyelerinin araştırılması(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Çelebi, Büşra Büyükateş; Akça, Ömer FarukAmaç: Mikroplastiklerin insan biyolojik örneklerinde saptanabilirliği son yıllarda artan bir ilgi alanı olmakla birlikte, bu maruziyetin nörogelişimsel bozuklukların etiyopatogenezindeki olası rolü henüz yeterince aydınlatılamamıştır. Bu tez çalışmasının amacı, sıklığı artmakta olan bir nörogelişimsel bozukluk olan Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) tanılı çocuklar ile sağlıklı kontrollerde, çocuk kanı, anne kanı ve anne sütü örneklerinde mikroplastik düzeylerini değerlendirerek, OSB etiyolojisi bağlamında olası çevresel katkılara ilişkin insan temelli veriler sunmak ve bu düzeyler ile OSB’ye özgü klinik özellikler arasındaki ilişkileri incelemektir. Ayrıca, anne–çocuk ekseni çerçevesinde erken yaşam dönemindeki çevresel maruziyetlerin OSB etiyolojisi açısından bütüncül bir yaklaşımla ele alınması hedeflenmiştir. Yöntem: Hasta grubu dahil edilme ve dışlama kriterlerine uyan DSM-5 tanı ölçütlerine göre OSB tanısı alan yaşı 36 ay altı 11 çocuk ve anneleri ile, kontrol grubu ise bilinen psikiyatrik veya tıbbi hastalığı olmayan ve yaşı 36 ay altı 10 çocuk ve annelerinden oluşturulmuştur. Tüm katılımcılardan çocuk ve anne kanı örnekleri alınmış; emziren annelerden ise bunlara ek olarak anne sütü örnekleri toplanmıştır. OSB teşhisi konulan katılımcılara OSB semptom şiddetini değerlendirmek için Sosyodemografik Veri Formu, Çocukluk Otizmi Derecelendirme Ölçeği (ÇODÖ), Otizm Davranış Kontrol Listesi (ODKL) ve Gilliam Otistik Bozukluk Derecelendirme Ölçeği-2 (GOBDÖ-2) uygulanmıştır. Kontrol grubuna ise yalnızca Sosyodemografik Veri Formu uygulanmıştır. Mikroplastik analizleri Piroliz–Gaz Kromatografisi/Kütle Spektrometrisi (Py-GC/MS) yöntemi kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Örneklerde Polimetil metakrilat (PMMA), polipropilen (PP), polistiren (PS), polietilen (PE), poliüretan (PU), polikarbonat (PC), poliamid6 (PA6) ve poliamid66 (PA66) polimerleri nicel olarak değerlendirilmiş; tekil polimer düzeyleri ve toplam mikroplastik yükleri hesaplanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda OSB grubunda çocuk kanı, anne kanı ve anne sütünde ölçülen toplam mikroplastik yükü, kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu. Polimer türleri ayrı incelendiğinde ise, çocuk kanında PP, PS, PE, PU, PC düzeyleri ile anne kanında PS, PE, PC düzeyleri anlamlı saptandı fakat anne sütünde anlamlılık saptanmadı. Korelasyon analizlerinde tekil polimerler düzeyinde, çocuk kanı örneklerinde PA6 düzeylerinin ÇODÖ ve ODKL toplam puanları ile pozitif yönde anlamlı korelasyon göstermesi dışında PP, PS, PE, PU, PC ve PA66 gibi diğer polimerlerin çocuk kanı düzeyleri ile klinik ölçek puanları arasında anlamlı bir ilişki izlenmedi. Anne kanı örneklerinde ise PP, PS, PE, PC ve PA6 düzeyleri ile ÇODÖ ve ODKL toplam puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. Anne kanında PU düzeyleri yalnızca ÇODÖ toplam puanı ve ODKL toplam puanı ile; PA66 düzeyleri ise sadece ÇODÖ toplam puanı ile anlamlı korelasyon gösterdi. Anne sütünde ölçülen hiçbir polimer türü ile ÇODÖ veya ODKL toplam puanları arasında anlamlı bir korelasyon tespit edilmedi. Çocuk kanı, anne kanı ve anne sütünde ölçülen toplam mikroplastik düzeyleri ile ÇODÖ ve ODKL toplam puanları arasında anlamlı bir korelasyon saptanmadı. Çocuk kanı PS düzeyleri ile ODKL sosyal ve özbakım becerileri alt ölçeği; PC düzeyleri ile ODKL ilişki kurma alt ölçeği ve PA6 düzeyleri ile GOBDÖ-2 sosyal etkileşim alt ölçeği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edildi. OSB grubunda anne kanında PE düzeyleri ile GOBDÖ-2 sosyal etkileşim alt ölçeği; PU düzeyleri ile GOBDÖ-2 sosyal etkileşim alt ölçeği; PA66 düzeyleri ile ODKL duyusal ve ODKL ilişki kurma alt ölçekleri ile GOBDÖ-2 sosyal etkileşim alt ölçeğinde istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler saptandı. Anne sütünde ölçülen hiçbir polimer düzeyi ile ODKL ve GOBDÖ-2 alt ölçek puanları istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki göstermedi. Toplam çocuk kanı, anne kanı ve anne sütü mikroplastik düzeyleri ile ODKL ve GOBDÖ-2 alt ölçeklerinin hiçbiri arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Anne ve çocuk kanı arasındaki mikroplastik düzeyleri karşılaştırılmış, PS ve PC polimerleri için anne ve çocuk kan düzeyleri arasında pozitif ve istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanırken, PMMA, PP, PE, PU, PA6 ve PA66 için anlamlı bir ilişki gösterilememiştir. OSB ve kontrol grupları karşılaştırıldığında, çocuk kanında PS, PU, PC ve PA6 polimerlerinin tespit düzeylerinin dağılımı anlamlı farklılık gösterirken, PP ve PA66 için anlamlı fark saptanmadı; PE polimeri ise her iki grupta da nicel olarak güvenilir düzeyde bulunduğundan istatistiksel karşılaştırma yapılamadı. Sonuç: Çalışmamızda, OSB tanılı çocuklar ve sağlıklı kontrollerde çocuk kanı, anne kanı ve anne sütünde mikroplastik varlığı nicel olarak gösterilmiştir. OSB grubunda çocuk kanında bazı mikroplastik polimerlerinin tespit düzeyleri kontrol grubuna göre farklılık göstermiştir. Ancak mikroplastik düzeyleri ile davranışsal ve gelişimsel değerlendirme ölçekleri arasında tutarlı ve yaygın bir ilişki saptanmamıştır. Elde edilen bulgular, erken yaşam döneminde mikroplastik maruziyetinin ölçülebilir olduğunu ortaya koymakta ve bu maruziyetin olası klinik etkilerinin aydınlatılması için prospektif, uzunlamasına ve daha geniş örneklemli çalışmalara ihtiyaç vardır.Öğe Kliniğimize başvuran erişkin bağışıklama endikasyonu olan hastaların influenza, pnömokok, tetanoz, COVİD-19, herpes zoster aşılanma oranlarının ve aşılar hakkındaki farkındalıklarının değerlendirilmesi(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Kocakır, Esra; Erayman, İbrahimAmaç: Bu çalışmada, kliniğimize başvuran 65 yaş ve üzeri bireyler ile 18–64 yaş arası aşı endikasyonu olan erişkinlerde influenza, pnömokok, tetanoz, COVID-19 ve Herpes zoster aşılanma oranları, bu aşılara yönelik farkındalık ve aşılanmama nedenlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca pandemi sonrası aşı tutumlarındaki değişiklikler incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Şubat–Haziran 2025 döneminde aşı endikasyonu olan ≥18 yaş bireylerle yürütülen kesitsel çalışmada; sosyodemografik özellikler, hastalık öyküleri, aşı farkındalığı ve aşılanma durumlarını içeren yapılandırılmış anket 524 katılımcıya yüz yüze uygulanmıştır. Veriler SPSS 22.0 ile analiz edilmiş, istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Katılımcıların influenza aşısı farkındalığı %90,1 olup son sezonda aşılama oranı %23,4’tür. Pnömokok aşısı farkındalığı %46,6, aşılanma oranı %22,1’dir. COVID-19, tetanoz ve Herpes zoster aşılanma oranları sırasıyla %91,6, %53,2 ve %0’dır. Aşılanmamanın başlıca nedenleri öneri eksikliği ve bilgi yetersizliği olarak belirlenmiştir. Pandemi sonrası COVID-19 dışındaki aşılara yönelik tutumun çoğunlukla değişmediği (%77,1) saptanmış; bilgilendirme sonrasında katılımcıların %69’u aşı yaptırmayı düşündüğünü ifade etmiştir. Sonuç: Çalışmamızda aşılanma oranlarının hedeflenen düzeylerin altında olduğu gözlenmiştir. Aşı önerisi ve bilgi eksikliği, aşılanmamanın başlıca nedenleri arasında yer almaktadır. Katılımcılara yapılan bilgilendirme, aşılara yönelik olumlu tutum geliştirilmesini sağlamıştır. Erişkin aşılama oranlarını artırmak için bilinçlendirme ve sağlık profesyoneli önerilerinin güçlendirilmesi önemlidir.Öğe Erken evre mikozis fungoides tedavisinde tümör mikroçevresinin hipoksik yanıtı(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Kılıç, Fatih; Özer, İlkayAmaç Mikozis fungoides kutanöz T hücreli lenfomaların (KTHL) en sık görülen alt tipini oluşturur. Hastalığın gelişiminde malign çoğalan hücrelerle birlikte, malign olmayan diğer bağışıklık hücreleri, derinin stromal ve epidermal hücreleri arasındaki etkileşimin oluşturduğu spesifik tümör mikroçevresinin etkili olduğu düşünülmektedir. Tümör mikroçevresinde gelişen hipoksi, malign T lenfositlerin hücresel enerji ihtiyaçlarını karşılamada glikolitik yolağa yönelmesini teşvik ederken hipoksi ile ilişkili HIF-1α ve glikoz taşıyıcıları olan GLUT-1 ve GLUT-3’ün hücre proliferasyonu, enerji metabolizması ve tümör progresyonunda önemli rollere sahip olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda, erken evre MF hastalarında GLUT-1, GLUT-3 ve HIF-1α ekspresyonlarını immünohistokimyasal olarak değerlendirerek, klinik ve prognostik parametrelerle ilişkilerini ve bu belirteçlerin hastalıktaki potansiyel rolünün ortaya konulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem Çalışmamız, Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı’nda takip edilen, klinik ve histopatolojik olarak erken evredeki Mikozis Fungoides tanısı doğrulanmış toplam 57 hasta ile gerçekleştirildi. Çalışma, retrospektif kesitsel bir araştırma olarak tasarlandı. Histopatolojik doğrulama ve değerlendirme için Patoloji Anabilim Dalı arşivindeki doku blokları kullanıldı. Tüm preparatlar ve immün boyanma özellikleri, Mikozis Fungoides tanı kriterleri açısından tekrar gözden geçirildi. İmmünohistokimyasal analizlerde GLUT-1, GLUT-3 ve HIF-1α ekspresyonu epidermal ve dermal düzeyde boyanan H-skoru (boyanma yoğunluğu × yüzde) yöntemiyle hesaplandı. Klinik evreleme ISCL/EORTC kriterlerine göre, prognostik değerlendirme ise CLIPi skorlamaları kullanılarak yapıldı. GLUT-1/3 ve HIF-1α ekspresyonu ile klinik evre, laboratuvar bulguları ve prognostik risk grupları arasındaki ilişkiler uygun istatistiksel testlerle analiz edildi. Bulgular Çalışmaya dahil edilen erken evre MF hastalarının ortalama yaşı 52,0±13,8 yıl olup, erkek/kadın oranı 0,78 olarak saptandı. Histopatolojik remisyon sağlanan biyopsilerde tanı anına göre epidermal ve dermal GLUT-1 ekspresyonunda istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik izlenmezken, boyanma paterninde belirgin farklılık saptanmıştır. Özellikle tanı anındaki biyopsilerde epidermotropizm alanlarına komşu rete uçlarında izlenen fokal GLUT-1 kaybının, histopatolojik remisyon sonrası doku kesitlerinde gerilediği belirlenmiştir. Epidermal ve dermal GLUT-3 ekspresyonu histopatolojik remisyon sonrası tüm evrelerde tanı anına göre belirgin şekilde düşük bulunmuş ve istatistiksel olarak anlamlı fark izlendi (p<0,001). Doku hipoksisi ve glikolitik yolağı değerlendirmek amacıyla çalışmaya eklenen HIF-1α boyamalarında yeterli immünreaktivite saptanamaması nedeniyle, bu belirtece ait bulgular istatistiksel analiz ve evreler arası karşılaştırma kapsamı dışında bırakılmıştır. Sonuçlar Tanı anında ve histopatolojik remisyondaki doku kesitlerinde GLUT-1’in epidermal ve dermal ekspresyonunda anlamlı bir farklılık saptanmazken, tanı anında epidermotropizm izlenen alanlara komşu rete uçlarında saptanan fokal GLUT-1 kaybının remisyonla birlikte gerilediği ve GLUT-1 boyanmasının izlenmesi, boyanma paternindeki değişimlerin ekspresyon düzeylerinden daha özgün ve ayırt edici bir bulgu olabileceği değerlendirilmiştir. Bu durumun MF’te GLUT-1 ekspresyonunun büyük ölçüde fizyolojik glikoz kullanımını yansıttığını desteklediği düşünülmektedir. Histopatolojik remisyon sağlanan dokularda GLUT-3 ekspresyonunun neredeyse tamamen kaybolması ve tanı anına göre istatistiksel olarak anlamlı düşüş göstermesi, bu belirtecin tedavi etkinliğini ve histopatolojik iyileşmeyi doğrulamada duyarlı ve güvenilir bir biyobelirteç olarak kullanılabileceği düşündürmektedir. HIF-1α değerlendirmesinde saptanan düşük immünreaktivitenin antikor ya da retrospektif süreçlere bağlı antijenik kayıptan kaynaklanabileceği, mevcut kısıtlı verinin istatistiksel analizde yanıltıcı sonuçlara neden olabileceği değerlendirilmiştir. Elde edilen verilerin yeterli örneklem sayısında olmaması neden ile HIF-1α ile ilgili daha ileri çıkarımda bulunulmamıştır.Öğe Büyüme farklılaşma faktörü 15(GDF15)'in yaygın değişken immün yetmezlik(CVID) hastalarında tanısal değerinin ve otoimmünite belirteci olarak kullanılabilirliğinin araştırılması(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2025) Karatopuk, Gönül; Çölkesen, FatihAmaç: Yaygın Değişken İmmün Yetmezlik (CVID) tekrarlayan enfeksiyonlar, malignite, otoimmünite gibi heterojen klinik tablolarla prezente olabilen bir hastalıktır. Otoimmün komplikasyonlar CVID hastalarının büyük çoğunluğuna eşlik etmektedir. Büyüme farklılaşma faktörü 15 (GDF15), TGF-β süper ailesine ait bir sitokindir. Hipoksi, doku hasarı, inflamasyon, miyokardiyal iskemi ve malignite gibi çeşitli hücresel stres faktörlerine yanıt olarak ekspresyonu artan GDF15’in, psöriyazis, romatoid artrit, multiple skleroz (MS), tip 1 diyabetes mellitus (tip 1 DM) gibi çeşitli hastalıklardaki rolü incelenmiştir. Mevcut çalışmada CVID hastalarında GDF15’in tanısal değeri ve otoimmünite için biyobelirteç olarak kullanılabilirliğini değerlendirmek amaçlanmıştır. Otoimmün komplikasyonların erken tespiti ile klinik yönetimin kolaylaşması, hastaların yaşam kalitesi ve süresinin uzatılması ile sağlık maliyetlerinin azaltılması hedeflenmiştir. Yöntem: Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi, Erişkin İmmünoloji ve Alerji kliniğinde Nisan 2024 ile Mayıs 2025 tarihleri arasında takipli olan 18-70 yaş aralığındaki 80 CVID hastası ve 40 kişilik kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. CVID hastaları otoimmün hastalık bulunanlar ve bulunmayanlar olarak iki gruba ayrıldı. CVID hasta grubu ve kontrol grubu arasında serum GDF15 düzeyleri karşılaştırıldı. Ayrıca GDF15’in, CVID tanısını koymada kullanılabilirliği ve CVID hastalarında otoimmünite belirteci olarak kullanılabilirliği araştırıldı. Bulgular: CVID hastalarının %52,5(n=42)’inde otoimmün hastalık bulunmaktaydı. CVID(+) otoimmün hastalığı olanların %61,9(n=26)’u, CVID(+) otoimmün hastalığı olmayanların %55,3(n=21)’ü, kontrol grubunun ise %52,5(n=21)’i kadın cinsiyetti. CVID otoimmün hastalığı bulunan kişilerin yaş ortalaması 38,2±13,6 , CVID otoimmün hastalığı bulunmayan kişilerin yaş ortalaması 39,6±13,1 , kontrol grubunun yaş ortalaması 39,1±3,8 idi ve aralarında istatiksel açıdan anlamlı fark yoktu (p=0,701). CVID(+) otoimmün hastalığı olan grubun GDF15 değerleri, otoimmün hastalığı olmayan CVID hastaları ve kontrol grubunun GDF15 değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olarak tespit edilmiştir (p<0,001; GDF15 değerleri sırasıyla 2205, 1526 ve 1083 pg/ml). CVID hastalığı tanısında biyobelirteç olarak GDF15 düzeyleri için AUC (eğri altında alan) değeri 0,769, % 95 güven aralığı 0,687-0,852, kesim noktası 1651 pg/ml ve istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,001’dir. Sensivitesi % 52,5, spesifitesi % 87,5’dir. Pozitif prediktif değeri %89,36; negatif prediktif değeri %52,04’tür. CVID hastalarında otoimmünite belirteci olarak GDF15 düzeyleri için ROC analizinde AUC (eğri altında alan) değeri 0,683, % 95 güven aralığı 0,581-0,785, kesim noktası 1564 pg/ml ve istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,001’dir. Sensitivitesi % 67,9, spesifitesi % 64,3’dir. Multivariate lojistik regresyon analiz sonuçlarına göre serum GDF15 değeri normalden yüksek olan CVID hastalarında, normal veya düşük olan CVID hastalarına göre otoimmünite gelişme riskinin yaklaşık 5 kat arttığı gösterilmiştir (OR:5,164, %95 güven aralığı 1,386-19,241, p=0,014). Sonuç: Mevcut çalışmamızın sonuçları değerlendirildiğinde serum GDF15 düzeyi, CVID hasta grubunu sağlıklı bireylerden ayırmada ve CVID hasta grubunda otoimmün komplikasyonları öngörmede yardımcı bir biyobelirteç olabilir. Ancak GDF15’in CVID hasta gruplarındaki rolünü inceleyen, tedavi hedefi olarak kullanılabilirliğinin araştırılacağı daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.Öğe Lokalize prostat kanseri hastalarında GA-68 PSMA PET/BT semikantitatif parametreleri ile sistemik inflamatuar indekslerin korelasyonu(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2025) Karakaşoğlu, Cennet Cansel; Şahin, ÖzlemAmaç: Prostat kanseri günümüzde sıklığı giderek artan bir malignite olup erken tanı ile küratif tedavi imkanı sağlanabilmektedir. Prostat kanseri tanısı almış hastalarda, prostat kanserinin evrelemesinde lokal invazyon ve uzak metastazların değerlendirilmesinde Galyum-68 prostat spesifik membran antijeni (Ga-68 PSMA) pozitron emisyon tomografi/bilgisayarlı tomografi (PET/BT) kullanımı tüm dünyada giderek yaygınlaşmaktadır. Prostat kanserinin gelişiminde ve metastatik hastalığa ilerlemesinde kronik inflamasyonun rolü olduğu bilinmektedir. Hematolojik parametrelerin ve bu parametrelerden türetilen sistemik inflamatuar indekslerin, sistemik inflamasyonu ve bağışıklık yanıtını değerlendirmek ve hastalıkların seyrini izlemek amacıyla kullanımı her geçen gün daha da artmaktadır. Bu çalışma ile lokalize prostat kanseri tanılı hastalarda evreleme amacı ile yapılan Ga-68 PSMA PET/BT görüntüleme semikantitatif parametreleri ile sistemik inflamatuar indeksler arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Nükleer Tıp Anabilim Dalı’nda 8 Kasım 2018 ile 14 Şubat 2024 tarihleri arasında prostat kanseri tanısıyla Ga-68 PSMA PET/BT görüntülemesi yapılan hastalar retrospektif olarak tarandı. Evreleme amacı ile başvuran hastaların görüntüleri yeniden değerlendirilerek lokalize prostat kanseri olan hastalar tespit edildi. Bu hastaların arşiv kayıtları taranarak patoloji verileri ve Ga-68 PSMA PET/BT ile eş zamanlı (2 hafta içinde) tam kan (nötrofil, lenfosit, monosit, platelet), prostat spesifik antijen (PSA) değerleri kaydedildi. Ga-68 PSMA PET/BT parametreleri (maksimum standart tutulum değeri (SUVmax), ortalama standart tutulum değeri (SUVmean), pik standart tutulum değeri (SUVpeak), total lezyon PSMA ekspresyonu (TL-PSMA), PSMA ekspresyonu gösteren tümör volümü (PSMA-TV)) ölçülüp, sistemik inflamatuar indeksleri (nötrofil-lenfosit oranı (NLR), platelet-lenfosit oranı (PLR), lenfosit-monosit oranı (LMR), sistemik immün- inflamasyon indeksi (SII), sistemik inflamatuar yanıt indeksi (SIRI), pan-immün-inflamasyon değeri (PIV)) hesaplandı. Ga-68 PET/BT parametreleri ile sistemik inflamatuar indeksler arasında korelasyon analizleri yapıldı. Ayrıca hematolojik parametreler ile Gleason skoru (GS), ISUP (Uluslararası Ürolojik Patoloji Derneği) grade grubu (GG) ve PSA arasındaki korelasyonlar da değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 183 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması 69,40±7,48 idi. Platelet değeri ile GS ve ISUP GG arasında negatif yönde istatistiksel olarak anlamlı (sırasıyla r=-0,159, p=0,032; r=-0,163, p=0,028) ilişki saptandı. Monosit değeri ile SUVpeak, SUVmean %40, SUVmean 3,5 arasında negatif yönlü (sırasıyla, r=-0,154, p=0,038; r=-0,160, p=0,03; r=-0,167, p=0,024) anlamlı bir ilişki tespit edildi. Hematolojik parametreler medyan değere göre ikiye ayrıldığında platelet değeri ile SUVpeak arasında negatif yönlü (r=-0,157, p=0,034) anlamlı bir ilişki saptanırken, SIRI değeri ile PSMA-TV %40 değeri arasında pozitif yönlü (r=0,145, p=0,049) anlamlı bir ilişki tespit edildi. NLR, PLR, LMR, SII, PIV değerleri ile SUVmax, SUVmean, SUVpeak, TL-PSMA, PSMA-TV değerleri arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı. Sonuç: Yeni tanı lokalize prostat kanseri hastalarında evreleme Ga-68 PSMA PET/BT semikantitatif parametrelerinin sistemik inflamatuar indekslerle ilişkisini araştırmak üzere yapılan tez çalışmamızda; NLR, PLR, LMR, SII, PIV değerleri ile SUVmax, SUVmean, SUVpeak, TL-PSMA, PSMA-TV parametreleri arasında herhangi bir ilişki bulunamadı. Çalışmamızda hastaların tümörü prostat bezine sınırlı olup, herhangi bir metastazları bulunmuyordu, hasta sayımız da sınırlıydı. Lenf nodu ve uzak metastazları olan hastaların da dahil edildiği daha geniş kapsamlı çalışmaların, sistemik inflamatuar indeksler ile PET/BT parametreleri arasındaki ilişkileri daha belirgin şekilde ortaya koyabileceği düşünülmektedir.Öğe Bağırsak Geçirgenlik Metabolitlerinin ve Proinflamatuar Sitokinlerin Erken ve Geç Başlangıçlı Kolon Kanserleri ile İlişkisi(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2025) Yeşil, Hasan Hüseyin; Artaç, MehmetAmaç: Kolorektal kanser (KRK), dünya genelinde en sık görülen üçüncü malignite ve kanser kaynaklı ölümler arasında ikinci sırada yer almaktadır. 50 yaşın altındaki bireylerde KRK görülme sıklığındaki artış, erken tanı ve tedavi için yeni stratejiler geliştirilmesinin önemini vurgulamaktadır. Son çalışmalar, bağırsak mikrobiyotası, proinflamatuar sitokinler ve KRK arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir. Zonulin, Trimetilamin-N-oksit (TMAO), IL- 17A ve IL-22 gibi belirteçler, hastalığın patogenezi ve prognozunda önemli rol oynamaktadır. Bu belirteçlerin daha iyi anlaşılması, KRK'nin erken teşhisi, tedavisi ve takibi için yeni hedefler belirleme potansiyeline sahiptir. Bu çalışma, erken ve geç başlangıçlı KRK'de Zonulin, TMAO, IL-17A ve IL-22'nin prognostik önemini araştırmayı amaçlamaktadır. Çalışmamızın bulguları, KRK için yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesine ve hastalığın prognozunun daha doğru bir şekilde tahmin edilmesine katkıda bulunabilir. Materyal ve Metot: Çalışmamız, tek merkezli prospektif bir çalışmadır. Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı'nda takip edilen, erken (≤50 yaş, n=18) ve geç başlangıçlı (>50 yaş, n=42) olmak üzere toplam 60 KRK hastası ile 28 sağlıklı kontrol bireyi çalışmaya dahil edilmiştir. Katılımcılardan alınan serum örneklerinde, bağırsak geçirgenlik metabolitlerinden, Zonulin ve TMAO ile proinflamatuar sitokinlerden, İnterlökin- 17A (IL-17A) ve İnterlökin-22 (IL-22) düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçülmüştür. Ayrıca, tam kan sayımından elde edilen nötrofil-lenfosit oranı (NLR), platelet-lenfosit oranı (PLR) gibi inflamatuar indeksler hesaplanmıştır. Verilerin istatistiksel analizi SPSS 25.0 programı ile yapılmış ve p<0,05 anlamlılık düzeyi olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya kolorektal kanser tanısı bulunan 60 hasta ve sağlıklı 28 birey dahil edildi. Çalışmamızda, KRK'li hasta grubunda, sağlıklı kontrol grubuna kıyasla serum Zonulin (p=0,007) ve IL-22 (p=0,006) düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır. TMAO düzeyleri de hasta grubunda daha yüksek olmasına rağmen bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Cinsiyete göre yapılan analizde, erkek hastalarda IL-22 düzeyleri kadınlara göre anlamlı şekilde yüksek (p=0,004), Zonulin düzeyleri ise düşük (p=0,001) bulunmuştur. Metastatik hastalığı olan grupta, metastaz olmayanlara göre IL-17A, IL-22 ve TMAO düzeyleri anlamlı olarak daha düşük saptanmıştır (sırasıyla p=0,017; p=0,034; p=0,037). Ayrıca, ileri evre (Evre 3-4) hastalarda IL-22 düzeylerinin erken evre (Evre 1-2) hastalara göre anlamlı derecede düşük olduğu gözlenmiştir (p=0,034). İnflamatuar indekslerde, PLR ≥167,94 grubunda TMAO düzeyi anlamlı yüksek (p=0,010), Sistemik inflamasyon yanıt indeksi (SIRI) ≥1,33 grubunda kadın cinsiyet oranı daha düşük (p=0,035), metastaz oranı daha yüksek (p=0,020) saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamız, KRK hastalarındaki bağırsak bütünlüğündeki bozulmanın sistemik inflamasyon ve proinflamatuar sitokinlerle olan ilişkisini ortaya koymuştur. Zonulin, TMAO, IL-22, IL-17A gibi biyobelirteçler, hastalığın hem tanısı hem de prognozunun belirlenmesinde potansiyel belirteçlerdir. Ancak bu moleküllerin hastalığın erken ve geç dönemlerindeki dinamik ve çelişkili rolü, tek başına değil de çoklu belirteç panelleri şeklinde kullanımının daha doğru sonuçlar verebileceğini göstermektedir. Bulgularımızın daha geniş örneklem ve çok merkezli çalışmalarla doğrulanması, bu alandaki bilgimizi artıracak ve KRK hastaları için bireyselleştirilmiş tedavi ve takip stratejilerinin geliştirilmesine önemli katkılar sağlayacaktırÖğe Acil servise intrakranial kanama ile başvuran hastalarda arter kan gazıparametrelerinin mortaliteyi öngörmede katkısı(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2025) Türedi, Rumeysa; Ayrancı, Mustafa KürşatAmaç: Bu çalışmanın amacı, acil servise başvuran ve beyin BT’sinde intrakranial kanama (İKK) tanısı konulan hastalarda, başvuru ve 6. saatte alınan arter kan gazı parametrelerinin (pH, PaO₂, PaCO₂, laktat, baz açığı, iyonize kalsiyum) mortaliteyi öngörmedeki prognostik değerini değerlendirmektir. Yöntem: Retrospektif ve kesitsel tasarıma sahip olan çalışmamızda, 01/01/2020-23/04/2025 arasında acil servise başvuran ve çalışmaya dahil kriterleri sağlayan 299 hasta analiz edilmiştir. Demografik veriler, klinik bulgular, görüntüleme sonuçları ve başvuru ile 6. saat arter kan gazı parametreleri kaydedilmiştir. Veriler, mortalite ile ilişkilendirilmiş ve parametrelerin prognostik performansı Mann-Whitney U testi ve ROC analizi ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya intrakranial kanama tanısı alan toplam 299 hasta dahil edilmiştir. İlk yedi gün içinde mortalite oranı %7 olarak bulunmuştur. Başvuru anında alınan arter kan gazı parametreleri incelendiğinde, ilk yedi gün içinde mortal seyreden hastalarda laktat düzeyleri [2,50 (1,50–4,10) mmol/L] ve baz açığı [−4,30 ((−7,45)–(−1,20))] yaşayanlara göre anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (p=0,016; p=0,014). Buna karşın pH, PaCO₂, PaO₂ ve iCa²⁺ düzeyleri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmemiştir (p>0,05). Başvuru sonrası 6. saatte alınan ikinci arter kan gazı ölçümlerinde, mortal seyreden hastalarda pH [7,33 (7,20–7,42)] ve baz açığı [−6,80 ((−12,10)–(−1,90))] değerleri anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (p=0,002; p=0,001). Ayrıca laktat düzeyleri [3,50 (1,90–4,35) mmol/L] yaşayanlara göre belirgin olarak yüksek saptanmıştır (p<0,001). Ancak PaCO₂, PaO₂ ve iCa²⁺ parametrelerinde iki grup arasında anlamlı farklılık görülmemiştir (p>0,05). Sonuç: Çalışmamız, İKK hastalarında başvuru ve erken dönemde ölçülen arter kan gazı parametrelerinin, özellikle laktat ve baz açığının mortaliteyi öngörmede anlamlı prognostik belirteçler olduğunu göstermektedir. Bu parametrelerin acil serviste erken değerlendirilmesi, risk stratifikasyonu ve klinik karar süreçlerini destekleyerek hızlı tanı ve tedavi stratejilerinin belirlenmesinde yol gösterici olabilir.Öğe Yeni nesil dizilemenin herediter renal tübüler hastalıkların tanısındaki yeri(Necmettin Erbakan Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 2025) Şanal, Sümeyye; Göktaş, EmineAmaç: Kalıtsal renal tübüler hastalıklar, sıvı, elektrolit ve asit-baz dengesi bozuklukları ile seyreden, genetik ve fenotipik olarak heterojenite gösteren nadir bir hastalık grubunu oluşturur. Yeni Nesil Dizileme (NGS) teknolojileri, bu heterojen yapıyı anlamada ve birden fazla genin eşzamanlı analizini mümkün kılarak tanısal doğruluğu artırmada önemli bir araçtır. Bu çalışmada, merkezimizde değerlendirilen hastaların fenotipik özellikleri ile NGS verileri birlikte ele alınarak, Türk toplumunda gözlenen genetik varyasyonlar hakkında bilgi edinmek, genotip-fenotip ilişkisini daha iyi anlamak ve daha önce tanımlanmamış varyantları inceleyerek klinik veri ile korelasyonlarını değerlendirmek amaçlanmıştır. Yöntem: 2019–2023 yılları arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Genetik Anabilim Dalı’na kalıtsal tübüler hastalık ön tanısı veya ilişkili klinik bulgular ile başvuran toplam 56 hastanın genetik analiz verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Tüm hastalardan elde edilen DNA örnekleri, kalıtsal tübülopatilerle ilişkili genleri içeren hedefe yönelik NGS paneli ile analiz edilmiştir. Belirlenen dahil etme kriterlerini karşılayan 26 hastanın fenotipik ve genotipik verileri detaylı olarak değerlendirilmiş ve bu hastalar çalışma grubunu oluşturmuştur. Ayrıca, saptanan genetik varyantların aile içi segregasyonunu incelemek amacıyla Sanger dizileme veya hedefe yönelik NGS yöntemleri ile elde edilmiş veriler retrospektif olarak taranmıştır. Bulgular: Çalışma grubundaki 26 hastada, 12 farklı gende patojenik, olası patojenik ve önemi bilinmeyen varyant sınıflarına dahil olan toplamda 30 varyant tespit edilmiştir. Genetik tanı oranı ise %46,4 olarak belirlenmiştir. En sık saptanan kalıtsal tübülopati Gitelman sendromu olup, 10 hastada (%38,5) saptanmıştır. Bunu sırasıyla Bartter sendromu (4 hasta, %15,4), distal renal tübüler asidoz (3 hasta, %11,5), ailesel hipokalsiürik hiperkalsemi (2 hasta, %7,7) ve hipokalsemi (2 hasta, %7,7) izlemiştir. Ayrıca, beş olguda literatürde daha önce bildirilmemiş, “novel” varyantlara rastlanmıştır. Sonuç: Bu çalışmada, kalıtsal tübüler hastalıklarla ilişkili genlerde saptanan genetik varyantlar kapsamlı biçimde değerlendirilmiş; klinik önemi bilinmeyen ve literatürde daha önce bildirilmemiş varyantlar tartışılarak olası yeni genotip-fenotip korelasyonları ortaya konulmuştur. Elde edilen bulgular, mevcut literatüre katkı sağlamanın yanı sıra, kalıtsal tübülopatilerle ilgili gelecekte planlanacak araştırmalara, hastaların klinik yönetiminde ve tedavi stratejilerinin geliştirilmesinde yol gösterici olabilir.












